5 Kasım 2009 Perşembe



Duymak istediklerini söylemek gerek insanlara. Kimi insanlar inatla
"bana duymak istediklerimi söyle" diyolar. Olur da duymak
istediklerinden farklı doğruları dile getirirseniz de yine bir şekilde
kendi huzurunuz duymak istediklerini söylemek zorunda kalıyorsunuz
onlara. Mükemmelliğinize toz kondurmamak adına istenilen miş gibi
yapmak ile içinizden gelen olmak arasında kalıyorsanız bu kimin suçu?

Neyimiz Eksik?

Bizim neyimiz yok biliyo musun ,

sessiz sakin oturup çalışabileceğimiz bir çalışma alanımız yok. Facebook'u, friendfeed'i, twitter'ı, rapidshare'i, torrent gate'i ve bunun gibilerini engelleyen, illa ki girmek istiyorsak en fazla 60 dakika süre tanıyan, sessiz, sigara içilmeyen, sıcak, interneti olan bir çalışma alanımız yok.

Çalışmak istiyorum diyince gidilebilecek en uygun yer olarak Milli Kütüphane gelirdi eskiden aklıma ama orda da bilgisayarla gidip çalışmak ancak aradaki salonumsu yerda mümkün olabiliyor ki orası da çok gürültülü. Başka da bi yer yok zaten ne çalışmak ne de keyifle iki çift laf edip sohbet edebilmek için.

Çok sevgili noel baba, hazır vaktin varken sipariş etsem, bu yılbaşında bize güzel bir kübik ayarlar mısın piliz?


Pollyanna - Annayllop





Aşk içinde Pollyanna'yı mı barındırır?  Yoksa aşk gelip de yerleşince kalbe, Pollyanna aklı alıp da dağ başına mı kaçar?

Pollyanna'yı pek sevmezdim çocukken. Büyüyünce yeniden okuma fırsatım olmadığı için şimdi sever miyim bilmiyorum ama hala bir antipati var içimde. O yüzden aklımı Pollyanna'nın kaçırdığına değil, kendi rızası ile sevdiceğime kaçtığını düşünüyorum. Bu yüzden zaten kafamı karıştıran her durumda önce mantıksız olan geliyor aklımdan geriye kalan boşluğa. Halbuki Pollyanna aşkın içinde olsa, en sevimlisi, en olumlusu gelirdi. Belki de sevdiceğin tabiriyle Annayllop vardır. İlk anda akla gelen Annayllop, durum en dehşetengiz halini alınca yerini Pollyanna'ya bırakır; hızlı bir çeki düzen verilmeye çalışılır kendi kendini kan revan içinde bırakmış olan kalbe. Değil sakin güvenli bir kara, tutunulabilecek herhangi bir dal parçasından bile fersahlarca ötede salınan bir şarap şişesi mantarı gibi, ya da artık korkmaktan vazgeçtiğim zombiler gibi.. Bulanık bir zihin ve her acaba..?'ya, her yoksa..?'ya atlayan, sınıfın sinir bozucu öğrencisi gibi akıl boşluğunun içinde tepinip durur Annayllop.

Ne yapmak gerek Annayllop girince akıl boşluğuna? Sevdiceğe gidip anlatmak mı gerek? Yoksa bozuntuya vermemek, çaktırmamak mı? İletişimciler hep derler; bir sorun varsa konuşarak çözmeye çalışın diye. Ama bu Annayllop o kadar büyük bir yüzsüzlükle o kadar sık çıkabiliyor ki insanın karşısına, her defasında sevdiceğe gitmek, sonunda, içinde "yine mi", "bu defa", "şimdi" cümlelerini barındıran tepkilere yol açabilir, ki en çok da bu acıtır. Yok her seferinde değil sadece çok gerekli anlarda anlatılmalı ise sevgiliye, nedir bu çok gereklilik kriteri? Hangi acaba daha az acıtır ki insanın canını, söz konusu en sevdiğin olunca?

4 Kasım 2009 Çarşamba

Geniş Zaman Kare

Ben kareyi severim. Köşelerini, sivriliklerini, keskinliklerini. Dikkat etmezsen canını acıtmasındaki ciddiyeti severim.
O yüzden nerde kare varsa gider onu alırım elime. Etraftaki tüm karelere bakar, o anki şartlar içinde en sevimli gelenini seçerim. 
O günlerde sarı kareleri seviyorumdur, başka gün kahverengileri. 
Önemli olan kare olmasıdır, rengi zamanla solsa da çok sorun etmem.
Elime aldığım kareyi sağa sola çarpmamaya, düşürmemeye çok dikkat ederim. Çünkü çarparsam bozulabilir, yamulabilir.


Arada geçen zamanla karenin kenarlarının çok da keskin olmadığını görürüm. Neyse derim, zaten fazla keskin olursa gereğinden fazla acıtabilir canımı.
Haftalar geçer, köşelerinden sanki minik üçgenler çalınmış gibi olduğunu fark ederim. İçim biraz huzursuzlanır ama çok sivri olmasa da olur derim.
Aylar geçince görürüm ki sekizgen olmuş kareden çok. Afallarım, nasıl yani, derim, nasıl fark etmemiş olabilirim bunca zaman elimdekinin kare değil de bir çokgen olduğunu?
Ve gün gelir, aslında onun bir daire olduğunu anlarım. Dünyam sanki içinde yaşadığım bir kareden ibaretmiş de üstüme yığılmış gibi altında ezilirim yanılgımın. 


Bu noktaya varınca yapılabilecek iki şey vardır. Ya bırakırım kare sandığım daireyi, başka kareler ararım. Ya da daire de olsa içinden hala bir kare çıkabilir diye onu sevmeye devam ederim.
Mantıklı olanın hangisi olduğu değişkendir. Aramaya inanan ve Pollyanna'cılık oynayan iki farklı ruhtur aslında bu seçenekler. 

3 Kasım 2009 Salı

Bilgisayarda yer açmak için çöp kutusunu boşaltmaya yeltendim. Olur da yanlışlıkla sildiğimiz bir şey varsa diye de içinde ne var ne yok diye bir bakıyım dedim. rmx uzantılı dosyalar dikkatimi çekti. Bilseydim, kesseler açmazdım: sessizce hazırlamaya çalıştığı acemi ama sevgisi bakışlarından okunan görüntülerle minik bir süpriz yapmayı planlıyormuş meğer; kamera karşısına geçip kaydettiği denemeleri bulmuşum...üzüntüsü 5 yaşındaki bir çocuğunki gibiydi...