9 Kasım 2009 Pazartesi

Kahvaltıyı sevmiyorum!

#Neden 1#



Çocukluğumdan beri kabusum olmuştur kahvaltı denilen olay. Servisin gelmesine 5 kala açtığım gözlerim, hızlıca halledilmiş tuvalet faslı, akşamdan hazırlanmış önlüğü yarım dakikada giymek, yarım dakikada saçları toparlamak ve koşar adım servise yetişmek; yani olabildiğince çok uyumak ve serviste de uyumaya devam edebilmek için elinden geleni yapmak. Veya: Servisin gelmesinden 1 saat öncesinden kalkıp çay demlemek veya süt içmek veya portakal suyu çıkarmak, ve daha gözlerini bile açamamış zavallı midenin başına aşşağı pata küte peynir zeytin taneleri fırlatmak. Ben birincisini seçerdim hep kavga kıyamet. Hal böyle olunca, onlarca yıl kahvaltısız bir hayatın tadını sürdükten sonra şimdi de bünye kaldırmıyor kahvaltı denen mefhumu.


Gel gör ki tüm gün aç kalmaya razı olabilecek ama asla kahvaltısız yapamayacak bir sevdiceği olunca insanın, zamanla alışmaya, uyum sağlamaya çalışıyor zavallı bünye. Ben de bu sabah erkenden uyanınca, sevdiceğe bir öpücük kondurup sessizce kalktım, mutfağa geçtim. Dün akşamdan kalan rezil tabakları bulaşık makinesine dizdim, çay demelemek üzere çaydanlığı aradım ki salonda çıktı, yine dün akşamdan kalma bi dolu pis çay bardağı ile birlikte. Bir kahvaltı hazırlama aşamasında bunlar çok normal şeyler olabilir ama başta yazdığım gibi, kahvaltı yapmaya alışkın olmadığım gibi sevmem de. O yüzden çok da sevgi dolu bir durum olmadı benim için tahmin edersiniz ki. Geçen seferki kahvaltı hazırlama girişimimde nasıl olsa corn flakes yenilecek diye çay koymayışım sorun olmuştu. Halbuki ben corn flakes'li kahvaltı sonrasında içilir diye çayı da hazırlıyordum yavaş yavaş ama kahvaltıda ne olursa olsun mutlaka çay da olmalıymış. Neyse, ders aldım bu durumdan, bu defa herşeyden önce çayı koydum ocağa. Kahvaltı masasını sildim, sofrayı hazırladım, ekmek var mı diye kontrol ettim, yoksa gidip alacaktım. Hatta çıkıp poğaça almayı da planladım ama en son adımlardan biri olarak. Yumurtaya koymak üzere kaşar kestim yamuk yumuk, çünkü küp küp kesince erimesi daha zor oluyor ama yamuk yamuk olunca ince yerinden başlıyor usulca erimeye, çok daha lezzetli oluyor. Neyse efenim, kaşarımızı da kestikten sonra, "omletleri şimdi pişirsem çay demlenmemiş olur işim bittiğinde, o yüzden gidip içeride oyalanayım bari biraz" dedim. Geldim, reader'ı açtım, SeMe bişiyler yazmış Erkek Blogları'na onu onudum, tam yorum yaparken sevdicek uyandı. Uykulu ve yarı kırmızı gözlerle geldi, birkaç gündür haber beklediğimiz Apple Servisinden gelen maili anlattı ve içeriye giderkeeeenn.... Mutfağa girdi! Mutfaktan gelen tıkır tukur seslere huylandım çünkü hiç hoşlanmam yaptığım işe karışılmasından. Hele ki bu kadar kendimi ileteye iteleye alıştırmaya çalıştığım bir işe karışılmasından hiç mi

hiç hoşlanmam, sevdicek de çok iyi bilir bunu. Ama sen tut, çayın altını kıs! E tamam hem müsriflik, hem de çay demlendiğinde suyun aşınmış olması durumu söz konusu olduğu için iyi bişiy. Ama yaptın bi iyilik, tut çeneni ve ilerle di mi? Yooook! Sen gel, "bak ama neden kızıyosun ki" diye bişiyler söyle, görmezden duymazdan gelinmesi zor da olsa benim bu müdahaleyi  farketmemiş gibi yapmama izin verme, ve üstüne de "asma suratını" diye başlayıp doğalgaz fiyatlarından, müsriflğin kötülüğünden, doğadan, bıdır bıdır bıdır konuş. Kafana terlik ye ama yine de susma, trip atarak içeri git. E hal böyle olursa ben de hiç üşenmem gider o sofrayı gerisin geri toplarım! Hatta çayı da dökecektim ama  sinirin ve müsrifliğin de bir sınırı olmalı diyerek dökmedim.

Nedir yani sessizce ocağın altını kısıp yoluna devam etsen be adam? Ne olur yani? Bak işte bi önceki kahvaltıda çay bile yoktu, öğreniyorum yavaş yavaş, derdin nedir? Nedir? Neeee?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İki kelam etmeden gittiğinde üzülüyorum ben.