4 Eylül 2013 Çarşamba

Bir toplantı uğruna - Bölüm 1

Bu yazıyı yazmayı Pazar gününden beri düşünüyorum. Pazar günü evde bilgisayar başına geçmek istemediğim için yazmadım. Pazartesi günü zaten çalışmaya bile vakit olmadı, CouchSurfer ile sağlık ocağı ile, alışveriş ile, Mall'da uyuklamak ile geçti. Salı günü biraz kırıklık vardı üzerimde, hasta olmak üzereydim, Parasetamol, C vitamini ve Magnezyum dopingi ile kurtardım günü ama en panik olduğum gündü. Bugünse yeniden dizginleri elime almış ve yapılacaklar listesinden bir madde daha silmiş olmanın rahatlığıyla yazabiliyorum sanırım.

Blogu okuyanlar iyi bilir ki benim hayatım hep çok dolu, hep koşturmacalıdır. Benim için normal olan bu tempo, normal insanlar için dayanılmazdır. Normallerin normali ise beni depresyona sokacak kadar boş ve sakin bir hayat. Ne var ki son 1 aydır ipin ucunu kaçırmış durumdayım. 

Sanırım hayatımda yaptığım en büyük salaklık ile fark ettim içinde bulunduğum bu durumu.



Geçenlerde yazmıştım ya size, Belçika vizesine başvurmam gerekiyor ama posta ile başvuru meselesinde sıkıntı çıkabilir diye. Çıktı da keza. Eh ne demiş Murphy, "Eğer bir işin ters gitme ihtimali varsa mutlaka ters gidecektir." Ne kadar mail yazdım, telefon ettimse nafile, adamlar tutturdu kendin geleceksin diye. Ben de baktım Dublin-Londra, Belfast-Londra uçuşlarından daha ucuz, Dublin'den aldım bileti. SALAK! SALAK! SALAK! Kaç kere salak desem kendime yetmez. Salak, sen vize başvurusuna gidiyorsun, gidince pasaportunu bırakacaksın, o zaman Dublin sınırında ne ile geçeceksin, SALAK?! Bunu son güne kadar fark etmedim üstelik! Daha da üstelik, sevdicek de fark etmedi. 

Randevuyu aldım. Planlarımı yaptım. Murtaza'ya söyledim, Salı gün yokum diye. Eve gelen CouchSurfer'larla ona göre plan yaptık, bizden çıkıp Dublin'e gideceklerdi, ben de onlarla gidecektim. Derken... Pazartesi günü saat 3 suları... Marketteyim, kasada. Sevdicek aradı. Dur dedim acil bişiy yoksa döncem ben sana. Kasadan ayrılır ayrılmaz aradım. İyi ki hemen aradım. "Senin Londra uçuşun yarın değil bugün. Gece 10'da ama oraya vaktinde varabilmek için burdan saat 5'te otobüse binmen gerek. Acele et!"

Uçarak gittim gözlemevine. Boarding pass çıktısı aldım. Başvuru evraklarımı aldım, apar topar eve gittik. Ben çantamı hazırlarken sevdicek yemek yaptı. Yarım yamalak yiyip çıktık koşar adım otobüs terminaline. Yetiştim neyse ki.

Londra'da uçaktan indim, gidiş dönüş havaalanı-şehir otobüs bileti aldım. Şehir merkezinde otobüs değiştirip kalacağım hostelin yakınında bir durakta indim. Sorunsuzca buldum hosteli ama saat gece yarısı civarı, sokaklar ıssız olmasa da sessiz. 

Ucuz olsun diye hostelde kalıyorum. Ne de olsa bu Belçika toplantısının tüm masrafları benden çıkacak, gözlemevi destek vermiyor bu defa çünkü Arizona toplantısında tüm seyahat bütçemi aştım. Başta düşününce tek masrafım uçak bileti olacaktı. Toplantı organizatörleri katılım ücreti olan 220€'luk bir destek verdiler, otel yerine de Brüksel'de bir arkadaşımda kalıyorum. Geriye bir de oradaki şehir içi ulaşımım ve günlük yemek masrafım kalıyor, ki bu da çok dert olmaz dedik. Ama şimdi bu vize masrafları... Vize başvuru ücreti yaklaşık 50£, Londra'ya gidiş geliş yaklaşık 120£, eh bir de üstüne otel masrafı koyamam. 

Neden mi bir gün önceden gidiyorum? Çünkü başvuru merkezinden verdikleri en geç randevu saati 10:45. O saatte orda olabilmek için uçağın Londra'ya inişi en geç 9 olmalı. 9'da Londra'ya inecek uçak Dublin'den 8 gibi kalkar, ki o saatteki uçağa binmek için en geç 7'de havaalanında olmam gerek. 7'de havaalanında olabilmek için Armagh'tan 5 civarı yola koyulmam gerek ama en erken otobüs saat 8'de. Yani ya Dublin'de bir gece geçireceğim ya da Londra'da....



Neyse, ne diyorduk? Hah, hostel. Hostel dediğimiz şey aslında yurt. Olabildiği kadar küçük odalara, olabildiği kadar çok sayıda yatağı sığdırıyorlar ve siz de minimum ücretle kalıyorsunuz orda. Başınızı sokacak bir delik misali. 4lü, 6lı, 8li, 16lı ve hatta sanırım 20li odalar bile var. Bulduğum en makul hostel 4lü oda için geceliği vergiler dahil 25£ (yaklaşık 75TL). Odaların kimi karışık oluyor, kimi de kızlı erkekli. 6lı odaların tanımında kız ve erkek diye ayrı ayrı olduğu yazdığı için, 4lü oda görece daha lükse kaçtığı için, dikkat etmedim. Girince gördüm ki etmeliymişim. Ama duur, öyle kolay değil hemen odaya erişmek. Önce 10£ depozito vereceksin! Neden? Çarşaflar ve sana verilen anahtara bir zeval gelirse diye. Cüzdanımdaki tek para olan 10£'u uzattım resepsiyondaki hıyara. Kabul etmedi. Kuzey İrlanda banknotlarını İngiltere'de yasal olarak kabul etmek zorundalar ama zorluk çıkaranlar da oluyor, yapacak bir şey yok. Genellikle şirinlikle çözüyorum ama bu hıyar işte, adı üstünde. Neymiş, köşeyi dönünce benzinlik varmış, orda ATM varmış, ordan para çekebilirmişim. Cidden cebimizdeki son parayla gitmiştim. Bankada ise o aylık mutfak masrafı için ayırdığımız son 50£. Elim mahkum, gecenin o yarısı, geri yürüdüm o yolları, parayı çektim, götürdüm verdim hıyara. Çarşafımı ve anahtarımı alıp çıktım odaya. 

Oda harbiden minnacık ve pis kokuyor. Karşılıklı iki ranza var odada.  Her iki ranzanın da alt katı dolu; perdeler var ama birininki yarım açık, diğeri tam kapalı. Yatanlar kız mı erkek mi anlamadım, ama önemsemedim ilk başta. Sonra baktım ki sağdaki adam garip garip genzini çekiyor, sümüğünü yutuyor, haliyle huylandım biraz. Telefonun yedek pilini şarja taktım, bir tek ayakkabılarımı aşağıda bırakıp tırmandım yukarı. Çarşaf falan serecek durumum yok, adamlar uyanmasın, benim varlığımı fark etmesin diye tırsıyorum. Normalde tecavüzden ziyade organ mafyasından korkarım ama bu defa değil. Neyse ki gayet unisex görünümlü ayakkabılarım, yoksa onları da alırdım yukarı. Sırt çantam ayaklarımın dibinde, üstüme nevresimi örttüm, yastığa da kılıfımsı bir şey koydum, kıvrıldım. Perdemi çektim tamamen ama bir yandan da alttaki adama bakıyorum, adam mıdır kadın mıdır emin olamıyorum, kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Derken rezil ötesi bir koku! Tabii ki uyuyan adamdan ne beklenir?! Kusacak gibi oluyorum! Anlıyorum ki odadaki koku ayak kokusu değil! Cam da açık ama yine de durum dayanılır gibi değil. Eşyalarımı alıp lobide sabahlasam diye düşünüyorum ama "zaten yeterince salaklık ettin kızım, bari az da olsa uyumaya çalış, ayaklarını uzatıyorsun böyle hiç değilse, yarına bir de bel ağrısı eklenmesin, az kaldı zaten sabaha" diyerek sakinleştiriyorum kendimi. Çantamdan kolonya bulup, burnumda o minik şişe, elimde twitterın sakinleştirici gücü olan telefonla uyuya kalıyorum. Uyku da uyku değil kabus oluyor haliyle. Ha bire uyanıyorum, resmen tavşan uykusu. Bi ara alt kattaki adam kalkıyor. Tuvalete gidiyor. Çıplak mı??? Yerde kıyafetlerini görmüştüm ama çıplak uyuyor olabileceğini tahmin etmemiştim doğrusu. Saat sabahın 4'ü. Az daha dayan diyorum kendime. Uyuya kalıyorum adamın yatağa geri girişini duymadan, perdelerim sımsıkı kapalı. Saat 5'e çeyrek var. Uyanıyorum. Perdeyi aralayıp alttakileri kontrol edicem belki de adam sabah çok erkenden gitmiştir diye. Alttakinin perdesi aralık. Garip bir şey görüyorum, uyku sersemi anlamıyorum ne olduğunu. Meğer adamın pipisi! Boxerının önündeki boşluktan dışarı sarkıyor! Of Allahım!!!! Koşar adım kaçmak istiyorum ordan. Ama sonra sakinleşiyorum, "odada kız olduğunu bilse adam böyle yatmaz, demek ki benden haberdar değil. Bu saatte her yer kapalıdır, az daha durayım diyorum." Tüm vücudum gergin, uyuya kalıyorum. Uyanıyorum, saat 5 buçuk. Uyanıyorum, saat 6. Uyanıyorum, saat 6 buçuk, uyumuyorum bir daha. Biraz duruyorum olduğum yerde. Sonra kalkıyorum, tuvalete bile girmeden apar topar çıkıyorum odadan. 



Devamı gelecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

İki kelam etmeden gittiğinde üzülüyorum ben.