19 Şubat 2014 Çarşamba

Witchie's Crafts

It took me a long while to decide how to share my cards and crafts. I was very close to have a new blog for this purpose but I really don't like the idea of having many tiny and less-active blogs. On the other hands, how attractive can be a bi-lingual blog? Would this push my audience rather than adding new ones? Ah...I know this sounds silly but this was a hard decision for me.  Anyway, obviously the decision is made to go on here. But what I will do to differ the craft ones, is to use a proper label, which I haven't used this feature of blogspot properly yet. So here starts my new label: Witchie's Crafts!

I have always been into stationary; papers, notebooks, pens, pencils, stickers, markers, clips, highlighters, agendas, calendars, etc. On the other hand, my card making adventure started only 3 years ago, when I found tons of christmas cards at the paper recycle bin. Our landlords, Armstrong family, is a well-known and old family here. So they get probably hundreds of christmas cards every year, and surely it can't be possible to keep every one of them. I should also add this information to the attention of my non-UK readers that card sending/giving is a serious thing here in UK! People give cards in addition to their birthday gifts, and what I understand is, this is nearly a must! On Mother's day, Valentine's Day, Easter, Christmas and even on Halloween, people send/give cards. Can you see what a haven this is for me?! Yeah, so what happened when I found tons of christmas cards in our paper bin is, surely I grabbed the nice ones to recycle on my own way =) I cut, paste, glitter and God knows what else I have done and created new cards our of them!

Would you like to have a look at my very first handmade cards? It is interesting to see the progress actually =)

This was made in 12/09/2011. Independent of finding christmas cards, I have already bought some card making kits when I was in Germany. So I used some elements from those kits and a bit of my own design.

To tell the truth; the idea might me nice but it was really not successful =) Thanks to my dearly friend to got the cards, appreciated this effort.

Before I stared to make cards, I have found myself struggling with lots of tiny, colorful threads; known as cross-stitching =) Everything started with this little star! Yeeep, this is my very first cross-stitching!  And when I put my hands onto cards making, surely these tiny pieces of art were my prior elements to use. To tell the truth, I quite like that star and the card itself.


I was way ahead on cross-stitching than card making in the year 2011. Though obviously I was way more patient to glue all those silver stars one by one!


There were some cross-stitches that I loved too much and didn't want to waste them as cards, so I found a way to make them lasting all year as calendars:



Well, I think this is enough for the first post. Please stay tuned, there are more to come soon!




27 Ocak 2014 Pazartesi

Tek çocuk

"Paylaşmayı bilmeyen tek çocuk" meselesini oldum olası anlayamamıştım bir 'tek çocuk' olarak. Tek çocuksan, paylaşmaktan büyük zevk yoktur ki. Hep yalnız olmaktan sıkılmışsındır zaten. Paylaşırsın paylaşabildiğin kadar ki birlikte olmaktır asıl mutluluk, birşeylere sahip olmak değil. Milyon tane oyuncağın olsun, birlikte oynayacak bir arkadaşın yoksa neye yarar? 

Ben bu paylaşma mutluluğunu biraz abartmış bir çocuktum. Mesela, resim dersine fon kartonu getirin dediği zaman hoca, fazladan 2 tane daha götürürdüm. Birinci neden, hangi rengi kullanmak isteyeceğimi önceden kestiremeyeceğim için kendime özgürlük vermek (şimdi fark ediyorum ki o zamandan başlamış benim özgürlük takıntım),  ikincisi de fon kartonu getirmeyi unutacağından emin olduğum bazı arkadaşlarımla paylaşmak. Ama hiç unutmam, ben daha ortaokuldaydım, teyzem görmüştü resim çantamı, "Bir tane karton yetmiyor mu neden hepsini götürüyorsun?" demişti. Özgürlüklerimin kısıtlanması meselesini o anda o kadar iyi açıklayamayacağımı ve ikinci nedenin daha geçerli olduğunu düşündüğümden, "belki biri unutursa ona veririm diye." demiştim kısadan. "Arkadaşların seni sevsin diye onlara yaranmaya mı çalışıyorsun?" demişti teyzem de nasıl üzülmüştüm günlerce... Halbuki ben emindim arkadaşlarımın beni sevdiklerinden. Ama o günden sonra içimden gelen her iyilikte bunu sorar buldum kendime, neden yapıyorum ben bu iyiliği, diye. Neyse ki karşılık beklemeden iyilik yapmayı öğrenmişim de, iyilik yaptığım insanların tepkisi ne olursa olsun kendime verdiğim cevaplar hiç üzmedi beni.

Derken 30umda gördüm 40ında bir 'tek çocuk'un paylaşmaktan nasıl bihaber olduğunu. "Ortak" birşeylerin varlığının kendisini nasıl rahatsız ettiğini, rahat olduğu zamanda ise nasıl sömürdüğünü... Çok ilginç bence, kesinlikle üzerinde çalışmak istediğim psikolojik bir durum. Ama bence bu sorun 'tek çocuk' olmaktan kaynaklanıyor olamaz. Kendisine ve etrafına güvensizliği tek çocuk olduğu için değil, kendisini yetiştirenlerin, eğitenlerin hatalarından kaynaklanıyor olabilir olsa olsa. 

Siz ne düşünüyorsunuz? Etrafınızda 'tek çocuk' olduğu için paylaşmayı bilmeyen 'çocuklar' var mı?

15 Ocak 2014 Çarşamba

Kasım'dan kalma

"Uzun zaman oldu yazmayalı. Zerrin ablamın sözüyle yazıyorum şimdi de. Ne olursa olsun ara vermemek gerek yazmaya. Gün içinde fırsat olursa değil gün içinde ne olursa olsun yazmak lazım. Herşeyde olduğu gibi bunun için de insanoğlunun zilyon tane bahanesi var tabii ki.   Neyse, şimdi yazma zamanı. Her zamanki gibi olan biteni mi yazmalı yoksa son zamanlarda epeyce sansüre uğratmış olduğum hissiyat ve düşünce alemi mi bilmiyorum.   Hayat aslında hep aynı şeyleri gösteriyor ama biz, ya da bazılarımız demek gerek belki de, inatla şaşırıyor ve inatla devam ediyoruz hayatın olduğundan daha iyi olduğuna inanmaya.Hayat aslında gerçekten dedaha iyi ama bize o yüzünü göstermiyor olabilir mi? Eğer öyleyse neden? Biz bunu hak etmediğimizden mi? Yoksa henüz zamanı gelmediğinden mi? Hayattaki varlığın bir anlamı olması gerektiği konusunda fazlaca kafa yoran insanlar olarak bizler için ne kadar da önemli "ASLINDA" dünyanın nasıl olduğu. Ne kadar da önemli içten içe inandığımız o iyiliğin gerçek olması..."

Taa 13 Kasım'da yazmıştım bunu. Hem de tablette yazdığım ilk ve en uzun metin oldu. Neden bilmem, yayınlamamışım. Sanırım unuttum :) Şimdi yine elime tableti alıp yazayım deyince (doğrusu diyince gibime geliyor ama bakmaya uğraşamayacağım şimdi. Zaten hep bu ve bunun gibi detaylar yüzünden sekteye uğruyor yazlarım son zamanlarda.) aklıma geldi.

Yatağa girdiğimde saat 12 sularıydı. Şimdi 02:38. Tam midemin tepesinde bir leblebi tıkalı gibi bir hissiyat var. insanlar buna gaz diyorlarmış ama bence bu başka bir şey. Ne olduğunu bilmiyorum ama çok sinir bozucu. Ha aklıma gelmişken, mideniz yanıyorsa turşu yiyin; sütten bile iyi geliyor.

Göz tembelliği

Çoğunuz gibi benim de iki gözüm var. Beş parmağın beşi bir mi bilmem ama benim iki gözün ikisi bir değil. Hem de hiç değil! Ah o sol göz yok mu.. ha var ha yok. Hatta bence yok ama görünürde var. Var ama olmasa daha mı iyiydi derseniz...buyrun siz karar verin: bi kere tembel. ikincisi kayma var, üçüncüsü de neredeyse kör. 4.75 de nedir yani kardeşim? Gözsen gözlüğünü bil! Göz dediğin görmeli ne de olsa!

Ah bu salak sol göz neler çektirmedi bana ya; bi kere sırf onun yüzünden başladı gözlük maceram daha ilkokuldan mezun olduğum sene. Ama o bile sorunlu çünkü sol göz ne kadar tembelse sağ göz de aksi gibi o kadar çalışkan! Aksi gibi çünküüü bir gözlüğün iki camının numaraları arasındaki fark 2,5'tan büyük olamazmış. Nedenini bilmiyorum ama durum böyleymiş işte. Hal böyle olunca göz doktorları ve gözlükçüm kafakafaya verip camlarının biri 3 biri de 0,5 derece olan bir gözlükte karar kıldılar. Göz bozukluğu fark edilene kadar hiç bir görme derdi olmayan bana, dünyayı dar kıldılar. Keza sağ göz gayet güzel gördüğü için hiçbir sıkıntım yoktu ama ne zaman ki gözlüğü takmaya başladım, baş ağrılarına da merhaba dedim. Ve hep düşündük ki "gözlüğmü sürekli takmadığım için ağrıyor başım". Bu yetmezmiş gibi bir de bu tembeli adam edicez diye "sağ göze yama veya gözlük camı önüne bir engel" koyulması gerek demesinler mi?! Tabii ki benim gibi bir cadıya sökmedi böylesi bir tedavi.

Çocukluğum boyunca büyüyen kafam sayesinde çeşit çeşit gözlük kullandım; kalın çerçeveli, çerçevesiz, renkli camlı, hafif camlı, vs. vs. vs. Ne var ki gerçek huzuru geçen yıl tek taraflı lens kullanmaya başladığımda buldum. Tabii onu takmayı öğrenmek de ömrümden ömür çaldı ya, neyse şimdi iyiyiz.

Artık tam "bu görme meselesi artık çözüme kavuşmuş bir sorundur"huzuruyla gündem dışı olmuştu kiiii CIIIRT diye gerisin geri gündemin taaa kendisi oluverdi geçtiğimiz aylardan birinin bir cuma gecesi / cumartesi sabahı.

Neler oldu neler bitti, ne acılara gark oldum... çok fena dertli şeyler.  Sanırım son yazıda bahsetmiştim, o yüzden şimdilik detaya girmiyorum ama siz siz olun, gözünüzün kıymetini bilin canlar.

28 Aralık 2013 Cumartesi

Baah

Öyle yapayım, böyle edeyim derken sanırım ben bloga geri dönüyorum canlar. Hayatıma biraz yavaşlık katmam gerektiğini farkettim üstüste gelen zilyon tane hastalıktan sonra. Bu 30 yaş bana hiç iyi gelmedi. Bi kere zaten benim nerem 30 yani çüş! Bak neler oldu da iyi gelmedi, özetleyeyim. (Hah işte bu yazı bitmez dostum, kim bilir kaç gün kaç saat yazıcam da yazıcam, yazıcam da okuycam, okuycam da düzelticem. o-hoooo...)

2012 temmuz'unda başlayan bel-bacak ağrısı bitmek bilmedi. Hala da devam ediyor şerefsiz. Siyatik midir, bel fıtığı mıdır, MS midir bilmiyoruz. Kimileri "siyatik işte canıııım" diyor, kimileri "bel fıtığı olmuşsun sen ama bu düzeyde bir bel fıtığı bu kadar ağrı yapmamalı" diyip suyu bulandırıyor. Derken bacak ağrısı şiddetleniyor, güçsüzlük başlıyor, refleksler... neyse neyse anlatmıştım ben bunları daha önce, geçelim. Halen devam yani, bir değişiklik yok ilaçların dozunu arttırmış olmaktan başka.

Bilen var bilmeyen var ama daha fazla saklamayı gereksiz buluyorum, bir süredir kullandığım sevimli bi antidepresanım vardı. Zamanla işe yaramamaya başladı. Bendeki durum depresyon değil yalnız, yani bişiye daraldım üzüldüm falan da atlatamıyo değilim, o nedenle her anti-depresan kılıklı şey işe yaramıyor. Hatta bloga başladığım ilk haftalarda kullanmakta olduğum ilaçlar falan ters tepki vermişti de bir kez daha "milyonda bir" görülen yan etkilerden görmüştük. Neyse, ilaç değişimi, doz değişikliği falan derken, yamuldum ben biraz. Keza 2. Tür BiPolar olduğumdan şüpheleniyoruz doktorum ve ben. Ayın 9'unda randevum var, bakalım nasıl olacak. Neyse ki hiçbir ilaç beni sersem hipnoz etmiyor, ama özellikle şu sıralar genellikle akşam 9,5 10 oldu mu bana geliyorlar... Allah'tan audiobook'lar uykuya dalma sorunumu çözmüş durumda. Size de tavsiye ederim, hem ekrana bakarak uyanıklığınızı sürdürmüyorsunuz hem de boş boş durarak sıkıntıdan anksiyeteler geliştirmiyorsunz, hem de kitap okumuş/dinlemiş oluyorsunuz, daha ne?! Hele ki bir de yabancı dilinizi geliştirmek istiyorsanız, bundan alası yok bence. Zaten tüm öğrencilerime öneriyorum ama kaçı dinliyor ki dediklerimi, aaah ah...

Kasım ayı başında Türkiye'den dönünce ilk hedef insanın ennnn kıymetli organı olan gözü olunca can acısı inanılmaz boyutlardaydı ne yazık ki. Ben hayatımda böyle bir acı daha görmedim. İnsan bi yeri acıyınca ay uy der, gözlerini yumar falan ya, hah işte acıyan yeriniz gözünüzse, hem de korneanız yırtılmışsa o göz yumma meselesi olayı iyice mahfediyor. Şahsen ben çattadanak bayılıverdim acıdan, öylesi bir şey yani! Neyse ki geçti, 2-3 günde onarıyormuş göz kendisini. Buradan ona kocaman bir aferim gönderiyoruz! AFERİİİİM!

Göz kendini onarıyor ama kornea yırtıklarında en sık rastlanılan durum gözün mikrop kapmasıymış. O nedenle antibiyotik verdi doktor. Hali hazırda içmekte olduğum zilyon tane ilaca bir de bu antibiyotikler eklenince benim mide arızaya geçti bu sefer. Mide kramplarından uyuyamaz oldum. Ben de çareyi ağrı kesicileri almamakta buldum. Böylece mide ağrılarım azaldı ama bu sefer de bel ağrısından duramaz oldum, ki olacağı da buydu zaten. Fazla sürmeden anti-biyotik kullanımı bitti ama midedeki arıza geçmedi bi türlü. İnanılmaz korkunç gaz sancıları, sürekli! Ve tabii ki antibiyotiğin en süper yan etkisi olarak mantaaaar! Mantar olmasın diye ayrıca ilaçlar, ve daha da artan mide ağrısıııı... 

Yok yok ölmedim bakın yazıyorum, hala ayaktayım. Ayaktayım ama ayaklarım bundan pek memnun değil; keza baş parmağımdaki çılgın ağrı yüzünden yürüyemez hale geldim. Sonra biraz azaldı, yine şiddetlendi derken, nooluyo yahu ne garip bir ağrı bu böyle diyerek google amcaya sordum ki bunion diye bişiymiş. Ne olduğunu, nasıl geliştiğini aklım almadı ama baş parmak ile işaret parmak arasında bir minik yastıkçık koyunca, 2 günden sonra geçiverdi, hiçbirşeyi kalmadı. E hani o kemik büyüyordu? Benimki geri gitti? Ama sonra yine geldi. Derken yine gitti. Son 3 gündür yine benimle... Bilmiyorum...


Ha tüm bunların üstüne, son 1,5 senedir kullanmakta olduğum doğum kontrol hapı iyice saçmaladı, ve aralıksız 10 gün çok fena feci ortalık malazgirt meydan muharebesi! Eöyh! Her şey bi anda mı olur yahu! Üstelik nasıl bir karın ağrısı, nasıl bir soğuğa hassasiyet...

Tamam bu da geçti derken aksilikler sağlık kısmını askıya alıp maddi kısma atladı. Özetle şöyle oldu:

UK vizesini uzatmak için yaklaşık 7500sterlin paranın en az 28 gün boyunca benim adıma bir hesapta durması lazım. Ama para yok. Bankadan kredi alayım dedim, mobil imza lazım dediler. Mobil imzam olsun dedim, 128 bilmemneli sim kart lazım dediler. Verin dedim, Turkcell tutturdu kendin gelmelisin diye. "hadi len geldik varsayın deli etmeyin adamı" diyerek zar zor ikna ettiğimiz adamdan sim kartı almak 10 gün sürdü. Kartı mobil imzaya açtırmak 3 gün, mobil imza ile o almak istediğim krediyi alamayacak olduğumu anlamam yarım gün! Evet, boşa uğraşmışım. 
Bankayla yeniden iletişime geçtim, tamam başvurunuzu yapın ama vekalet verdiğiniz birisinin mutlaka gelmesi gerek bankaya dediler. Malum buralarda öyle bir yer yok, en yakın Türk Büyükelçiliği desen, Dublin'de. Elimiz mahkum, Dublin ile irtibata geçtik. "Vekalet işi hemen oluyor ama vekalet yazısında yazılmasını istediğiniz yazıyı, vekaleti hangi kurum/kuruluş istiyorsa size göndersin, biz kopyala-yapıştır yaparız ona göre" dediler. Bankaya döndüm dedim ne yazıcaz vekaletnamede, adam bu defa "sizin ön onayını çıktı ama yine de şu formu bi doldurup gönderin de öyle yazalım vekalete gerekecekleri" dedi bu defa da. Form geldi maille, çıktı al, doldur, imzala, scan et, mail at, telefon bekle, telefon bekle, telefon bekle, ertesi gün olsun telefon bekle, telefon et, kimse çıkmasın, telefon et, kimse çıkmasın, telefon et, kimse çıkmasın, telefon et ve sonunda adam desin ki "ikametiniz yurtdışında olduğu için müdürümüz onay vermiyor, yurtdışı ikametli kredilerin geri ödemesinde bir aksaklık olduğu taktirde takibinde sorun yaşadığımız için..." 

Borç harç bulduk parayı sonunda. Şimdi hesapta. 

Tamamdır bunu da aştık, derken, vakit geçti gitti tabii. 25 Aralık'tan önce göndermiş olmamız gereken makalenin hala daha son düzeltmeleri bitmedi. Mart ayı sonrasında sözleşmem bitmiş olacak ve biz nasıl devam edicez yaşamaya, kiramızı neyle ödiycez, bilmiyorum. 


Ve hepsinin üstüne de bugün; mide yanması. Ama bu normal bir mide yanması değil de reflü ile mide yanması karışımı bişiy. "heartburn" diyorlar, ateş topu yutmuşsun da özafagus boyunca gidip gidip geliyor sanki. Ölümcül birşey. 2007 yılında Almanya'da yaşadığım zamanlarda olmuştu bi kere, kullandığım yüksek asiditeli ilacı tam yutamadığım için tüm yemek borumu yakmıştı, ve ben de acıdan sokak ortasında bayılıvermiştim de hastaneye kaldırmışlardı. Doktorlar "sen asit içip intihar etmişsin" demişler, bana lüzumsuz adam muamelesi yapmışlardı. Ne fenaydı... 
Neyse bu defa sağlık meselelerinde guru olmuş karşı komşum Mira'nın lafını dinledim ve o lanetli yanmaya rağmen turşu yedim. Turşu yedim ve hafifledi! Ne mide ilaçlarının, ne süt ne ekmek de ıhlamurun (asla denemeyin zaten sıcak birşey içmeyi, gebertiyor insanı) yapamadığını yaptı turşu ve bir sihir gibi düzeltti beni. 

Arada başka şeyler de vardı da, aklıma gelmedi artık. Haaa bi de geçen haftasonu postanede yaşadığım kabus var... arkadaşlarıma hazırladığım minik paketlerin içine cracker koymuştum, meğer yasakmış, üstelik postane onu farkettiği durumda paketi göndericiye geri bile göndermeden imha ediyomuş, keza patlayıcı falan fistan meseleleri... Of! Postane köşelerinde aç o güzelim paketleri, o itina ile hazırladığın güzel kutuları aç katır kutur, herkesin içinde çıkar o crackerları ve geri paketle... rezilliğin daniskası! 


Farkındasınız di mi, bunların her biri ayrı ayrı ve uzun uzun yazı konuları? E işte her birine ayrıca odaklanayım diyince inanın içi daralıyo daralıyo bööööyyyyk, çok fena oluyo. Bu yazı da zaten hiç ben gibi yazılmadı ama hiç yazılmamasından iyidir zannımca. İşte bu 2013 yılının, benim 30. yaşımın bir kısmı böyle rezilliklerle geçti. Arada Amerika ve Belçika maceraları oldu, kimi çok iyi kimi çok rezil şeylerle dolu ama geçti sonunda, ha bendeki yıpranmayı soracak olursanız... boşverin be, sormayın.

2014 çok güzel olacak, diyorum bakın. Minik minik havai fişeklerle dolu, minik minik ama bi dolu güzel süprizlerle dolu bir yıl olacak. İnşallah Türkiye'miz için de güzel olur.

Yüzyıldır yazmamış olan cadınız, hasta yatağından bildirdi...