21 Şubat 2015 Cumartesi

Sinir oluyorum



Sinirimi bozan bi dolu şey olduğunu hep biliyordum da, bunları yazarsam rahatladığımı unutmuştum nicedir. Dün gece kendi kendime sinir olduğum bir konu üzerinde konuşurken, eh bazen ben de bir uzman görüşüne ihtiyaç duyuyorum :P, eskiden bu kendi kendime konuşmalarımı bloga yazdığımı hatırladım.

Öyle görünüyor ki, "sinir oluyorum" adı altında bir seri geliyor buralara yakın zamanda. Şükür ki işler güçler yolunda gidiyor da yazmaya yeniden vakit ayırabiliyorum bu sıralar. Ben sinir olduklarımı yazacağım parça parça, başımdan geçen olaylarla birlikte. Bu arada siz de yorumlara yazın bakalım nelere sinir oluyorsunuz?

15 Şubat 2015 Pazar

Sen de anlat

Büyük lokma ye, büyük laf etme diye boşa dememişler. “Benim evim Konutkent’te olsa hayatta gitmezdim derslere” derken kendimi gece 12’de Ankara’dan otobüse binip sabah 5’te Kayseri’ye varıp, 2 saat terminalde ilk servisin varmasını bekledikten sonra üniversitede derse girerken buldum kendimi, sene 2006 idi. 

Kayseri malum mütaassıp şehirdir. Hele ki ramazan ayında kantine inip de yemek ne var diye bakmak, utançtan ölesi tepkiler alacağınız bir dengesizliktir. Gel gör ki aynı Kayseri’nin aynı semtinde, söz konusu kantinden en falza 1 kilometre ötede, iftar ezanının üzerinden 10 dakika ya geçmiş ya geçmemişken, üniversitenin misafirhanesine giden yola girdi bir araba, Aralık ayında. Benden yüz metre kadar ötede durup da içinden inenleri görünce, en samimi refleksimle  arabanın tekerlerine gitti gözlerim; patlak da değiştirmeyi bilmiyorlarsa yardım edeyim diye. İki kişiden biri arabaya bakarken biri etrafa bakıyordu, eh dedim arabada bir sorun yok heralde. Ne zaman ki baktıkları şeyin ben, neredeyse dizlerime inen uzun kabanımla, pantolonumla, kafamı kapattığım kapşonumla, ben, olduğunu fark ettim, o zaman hafifçe duraksadım. Sırtımdaki çantayı iyice bir yerleştirdim, telefonumu alıp elime, “mavi mazda” yazdım, okuyabildiğim zaman plakayı da yazmak için sımsıkı tuttum elimde, elim cebimde, yürümeye devam ettim. Başka ne yapabilirdim? Arabaya geri bindiler, plakayı gördüm, yazdım hemen, 38 AT 083, ama göndermedim mesajı kimseye henüz. Belli değil ki adamların beni illa ki kaçırıp organlarımı çalacakları. Araç yanımda ilerledi bir kaç saniye, sonra durdu. Önüme açıldı ön kapı, kısa boylu bir adam indi arabadan. Yol verdim, sağdaki tarlamsı inşaat alanına mı gidecek, yoldan birşey mi alacak, neyse derdi benden uzak halletsin diye. 

Hikayenin devamında bana hiçbirşey olmadığı için, şimdi hatırlamadığım bir ceza aldı adam, buna şaşırmadık tabii. Polis teşkilatının suçluları yakalaması 24 saat sürmedi, işte buna şaşırdık. Zaten bu olaydan sonra inanır oldum zaten polis teşkilatının iş yapar olduğuna. Ne Kayseri’de, ne ramazan ayında, ne iftardan dakikalar sonra, ne kılık kıyafetimin üsturupluluğu… bunların hiçbiri bu adamların bu girişimini daha da şaşırtıcı kılmadı aslında. Yaşadıklarım, sonrasında tek başıma sokağa çıkamayışım, geceleri tedirgin yürüyüşüm ve hala daha kaldırımda yürürken yoldan geçen arabalardan tedirgin oluşum bir yana, beni en çok ne etkiledi biliyor musunuz? Şikayetimi geri çekeyim diye bana telefon eden kişinin, bu adamın KARISI olması. 

İronik değil mi peki bu yazıdaki satır aralarının “Bakın pantolon giyiyordum, yani mini etek giyip de kuyruk sallamış değildim. Bakın kapşonum takılıydı, yani saçlarım açık kimseyi tahrik etmiyordum. Bakın Kayseri’deydim, İstanbul gibi kozmopolit ve it kopuğun olduğu bir şehirde değil. Bakın üniversite civarındaydım, derdim eğlence değil okumaktı…” diye çığlık atıyor olması?

Ve ben o polis tutanağına bile ev adresimi vermedim, çünkü biliyordum ki o tutanak zanlıya/suçluya da gönderilecekti ve telefon etmeye çekinmedikleri gibi belki kapıma da geleceklerdi. 

Belki bazılarınız ilk defa okuyordur bu hikayeyi. Halbuki olduğu andan itibaren hiç çekinmedim anlatmaya. Mini etekli olsam da çekinmezdim. Denk gelmemiştir de ondan duymamışsınızdır şimdiye. Ve işin kötüsü şu ki ben sadece şanslıydım, belki de Özgecan’a kıyasla biraz da deli. Yoksa bu adamlar da istese bıçaklayabilirdi beni, sonra yakar, sonra da bir dereye veya baraja atardı. Ben şanslıydım ki Emek-Tandoğan dolmuş şöförleri bana “sınav nasıl geçti?” diye sorar, 1 hafta beni okula annem bıraksa, “nerelerdesin, hasta mı oldun diye meraklandık”, derlerdi. Bu demek değil ki akşam geç vakte kaldığımda gece vardiyasındaki dolmuş şöförlerinden korkmadım. 

İşin daha da komik yanı, hala daha taksiye binerken bindiğim taksinin plakasını, varsa beni yolcu eden arkadaşıma, yoksa mesajla bir yakınıma iletirim, ve etrafımdakiler bana “hikaye yazma” der. 


Ne var ki benim yazmadığım hikayeleri benden çok daha büyük koca koca adamlar yazıyor, hiç düşünmeden…

(hikayenin detaylarını sanırım şurda daha fazla anlatmıştım, emin değilim.)

14 Ocak 2015 Çarşamba

Hep eski

"Günde 3 yazı girdiğim günler vardı."
"Bir ara Bumerang reklamlarını hiç kaçırmazdım."
"Sabahları koşuya çıktığım dönem..."
"Dukan diyeti ile epeyce zayıflamıştım."
"Hayvan herif ne üzmüştü beni."
"Kimse inanmadı ama ben onun mutluluğu için öyle yapmıştım."
"Eskiden bayramlarda..."

Beynimiz hep eskiyi tutuyor. Bu yüzden belki de ne bugünün tadını ne de yarının hayalini doğru düzgün yaşayabiliyoruz. Mindfuless dedikleri, bırak artık eskiden olanı düşünmeyi, saçma sapan falcılık oyunları ile geleceği tahmin etmeyi ve şu an içinde bulunduğun havayı yaşa.

Gözlemevindeyim. Kuzey İrlanda'da minik bir kasabada. Binbir imkanın tanındığı, bilimsel olarak çok verimli ve ideal bir iş yeri. Ama donuyorum. ve bu gayet komik aslında. Daha kalın mı giyinmeliydim? Kollarım üşüyor, sırtım hafif bir rüzgar serinliğinde. Isıtıcılarımız var ama yetmiyor belli ki, zaten fanlı ısıtıcı da yasak, yangın çıkarabilirmiş. Amma da takıntılılar iş güvenliği meselesine. Masam darma dağın, diğer çoğu kişiye göre, ama ben daha yeni toplarladım. Zerrincim'n gönderdiği ajanda geldi bugün, çok verimli oluyor onu kullanmak, çok iyi oldu gönderdiği, hem içine minik minik notlar da yazmış. Daha ne isterim? Analizleri yapılacak yeni yıldızların ön indirgemesini yapmışım zaten, klasörleme şeklinde saçmalamışım ama sorun değil aslında, yeter ki aklımı vereyim. Aldığım nefes hafif serince ama ayaz değiş yine de. Saat 2 oldu, burda öğle molası bitti demek bu. Bu kadar laf salatası yeter bence. Şimdi güzel bir fincan böğürtlen çayı alıp çalışmak zamanı...

3 Ocak 2015 Cumartesi

2014

Sonunda yıllardır yapmak isteyip de bir türlü yapamadığım şeye geldi sıra. An be an 2014 macerası...

01 Ocak: Yeni yıla 2013 boyunca keyifli bir dostluk paylaştığımız karşı komşumuz ve aynı zamanda astronom bir çift olan Una ve Dav çifti ile birlikte bizim minik fakirhanemizde girdik.

14 Ocak: Normalde sıradan olabilecek bir detay olmasına rağmen beni çok mutlu eden bir yeniyıl hediyesi aldım: James’in benim için internetten aldığı yılbaşı hediyesi geldi.

17 Ocak: Una’nın doğumgününü kutladık içinde Armagh Rymers’ın da bulunduğu Armagh’lı arkadaşlarımızla. Bu vesile ile İrlanda kültürüne dair sohbet etme fırsatı bulduk, Türk kahvesi yaptık, tüm beceriksizliğimle fal baktım.

28 Ocak: İlk yazarı olduğum ilk makalemi hakemli bir dergiye gönderdim! Doktora çalışmamın ilk elle tutulur ürünü…

31 Ocak: Sevgili olalı 5 yılı geride bıraktık...

18 Şubat: Yaşama sebebim, hayatımın anlamı, canım annem 55 oldu. Yanında değildim son yıllarda olduğu gibi ama tam da bugün gelen makalemin hakem raporu ile 55’e layık bir hediye verebildiğimi umdum.

11 Mart: Market Place and Theatre’da James Joyce’un “A Portrait of the Artist as a Young Man” eserinin tiyatrosunu izledik Una ve Dav ile. Kitap çok beğendiğim bir eser değildi ama sahnelenişi fena sayılmazdı bence.

15 Mart: Kuzey İrlanda’da sokak hayvanları toplandığı ve 3-5 gün içinde sahibi çıkmazsa uyutulduğu için özellikle kedi ve köpeklere göz kulak olan vakıflar var. Bunların önde gelenlerinden birisi de, bizim de 2011 yılından beri üyesi olduğumuz Armagh Cats Protection. Ben de bugün bu vakıf için biraz kedi makyajı yapıp, elimde vakfın kumbarası ile şehirde belirlenmiş noktalardan birinde durarak para toplanmasına yardımcı oldum. Gün sonunda toplanan toplam £180'un £54.24'ü benim kumbaramdan çıktı.

17 Mart: St. Patrcik’s Day karnaval alayını izlemeye gittik şehir merkezine, ordan Shambles Yard ve kiliseye geçtik. Dönüş yolunda Armagh’da ilk defa fish & chips yedik ve günü Hole in the Wall’da kapattık. Akşam eve dönünce uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi gerçekleştirdim ve Stampin’ Up temsilcisi olmak için ilk siparişimi verdim. Stampin’ Up, tıpkı Avon benzeri bir satış stratejisine sahip ancak bu defa ürünler kırtasiye malzemeleri!

18 Mart: Sevgili PİM’in doğumgünüm için hazırladığı paket geldi. Ama sabırla 28 Mart’a kadar sakladım!

19 Mart: Şirin Baba, Onur’a 6 aylık burs vereceklerini söyledi, ve üzerimizden büyük bir yük kalktı.

20 Mart: Evimizin ilk halısını aldık, nihayet!

22 Mart: Yıldızlar ile sesleri eşleştiren, duysal bir sergi olan Around North’un Armagh Gözlemevi’nde halka tanıtımında görev aldık. Önümüzdeki yıldan itibaren serginin sürekli gözlemevi bahçesinde bulunması planlanmakta.

26 Mart: NeOkuyorsun.com benzeri ancak çok daha geniş bir kiteye sahip olan Goodreads’ten kazandığım ilk kitap “Abduction”(Jonathan Holt) adresime geldi.

27 Mart: Katıldığımız “World Host Training” ile nasıl iyi bir ev sahibi, müşteri temsilcisi, dükkan sahibi, tezgahtar olunacağını öğrendik.

28 Mart: Yine doğdum! Bu defa 31 oldum. Önceki yılın 30 yaş sendromundan sonra, 31 hiç de zor gelmedi doğrusu.




1 Nisan: İlk youtube videomu yükledim.

8 Nisan: Ruxy ile birlikte ilk defa yogaya gittim. Normaldekinin aksine, hızlı tempoda bir yoga olduğu için biraz zorladı ama kesinlikle keyifliydi.

10 Nisan: Makalem yayınlandı!

19 Nisan: Sevdicekle ilk bisiklet turumuza çıktık! Uzun zamandır gitmek istediğimiz, Navan Centre & Fort’a gittik.

20 Nisan: Una’larda Paskalya yemeğine katıldık. Çokça bahsi geçen annesi ile de tanışma fırsatım oldu.

28 Nisan: Youtube’daki videolara eklediğim şarkıların telifi ile ilgili dertlendiğimi öğrenen Şişko Hobit beni Cansu ile tanıştırdı!

1 Mayıs: Hayatımın ikinci ehliyet sınavına girdim ve kaldım. Sınav süresince arabada bulunan direksiyon hocama kalırsa aslında geçer bir sınav vermiştim, ama sınavı yapan hoca gıcıktı. Emin olamadım, belki de çok heycanlanmıştım. Türkiye’de ehliyetim olmasına rağmen, 1 yılı aşkın süredir UK’da yaşıyor olduğumuz için ehliyetim burada geçersiz sayılıyor. Hem bir AB kimliğim olsun, hem araba kullanma meselesindeki pasımı atayım, hem de burada bir arabamız olsun, gezelim ve belki de araba ile Türkiye’ye geri taşınalım istemiştik; olmadı.
Günün sonunda Armagh tarihinde önemli bir karakter anısına düzenlen “Brian Boru Awakening” etkinliğine katıldık Church of Ireland’da.

2 Mayıs: Araba kullanmayı UK’da öğrenen sevdicek hayatının ilk ehliyet sınavına girdi ve geçti! Çok sevindik!

4 Mayıs: Vikingler şehre kamp kurdu!

8 Mayıs: Yaklaşık 1,5 yıldır süren psikolog görüşmelerinin sonunda nihayet anladılar depresyonda olmadığımı. Gün itibariyle teşhisin bir tür bipolar, siklotermia, olduğuna kanaat getirildi. Antidepresanlara elveda!

10 Mayıs: Giro D’Italia, Armagh’tan geçti. Sabahın köründe başlayan etkinliğe sevdicek ikimizin yerine gitti, güzel fotoğraflar çekti. Bense yataktan ayrılamamış, derin bir uykudaydım keyifle…

12 Mayıs: Bir türlü bitmek bilmeyen bel ve bacak ağrılarım için bir egzersiz grubuna başladım Orchard Leisure Center’da.  2 ay boyunca her Pazartesi ve Çarşamba, saat 17’de, 1.5 saat boyunca. Ayrıca ne zaman istersen gidip yüzmek de serbest.

15 Mayıs: Armagh’ın yerel ve tarihi çalgıcı grubu olan Ryhmers'a kostümlerle dahil olup  kilisede yaptıkları bir etkinlikte görev aldık, gazeteye çıktık!

19 Mayıs: Hayatımın üçüncü, UK’daki ikinci ehliyet sınavına girdim, yine kaldım! Bu defa sorunun bende değil sınavı yapan dangalakta olduğundan eminim. Sınav boyunca yanımda olan direksiyon hocam da aynı fikirde.

20 Mayıs: Orchard’dakine ek olarak bir de TowerHill community Hospital’da, bel ve sırt ağrısı çekenlere özel egzersiz grubuna başladım. Her salı 15:30’da.

21 Mayıs: İlk defa bir kart gönderdi babam bana!

22 Mayıs: Market Place Theatre’ın müşteri memnuniyet toplantısına katıldım. Bu tür bir uygulamanın nasıl gerçekleştiğine müşteri gözüyle bakmak ilginç oldu.

24 Mayıs: Çocukluğumdan beri yapmak istediğim bir şeyi gerçekleştirdim ve bir fuara katıldım kendi ürünlerimle! Standı Stampin’ Up bağlantım Alice ile birlikte kurduk. Yaklaşık 40Pound’luk satış yaptım ama asıl mutluluk beni hiç tanımayan insanların ürünlerimi beğenmesiydi.

27 Mayıs: Yaşadığım şeyin fuar yorgunluğundan öte, kuyruksokumu kemiği kırığı/çatlağı olduğunu anladık sonunda. Feci bir acı! Nasıl oldu bilmiyoruz, bisiklet üstündeyken olmuş olabileceği iddiaları var.

3 Haziran: Bir kez daha girdim ehliyet sınavına. Bu defa hepimiz eminiz ki sınavı yapan adamda bir pislik var. Kusursuz bir sürüş gerçekleştirmeme rağmen sınavcı dangalak “kavaşklarda gereksiz yere yavaşlıyorsun” diyerek bıraktı beni bu defa. Sonrada öğrendim ki kadın sürücülere gıcıklık yaparmış, tek defada onun sınavından geçen kadın şöför azmış vs. Tabii ki ilgili yerlere şikayette bulunma niyetim var ama fırsat bulamadım henüz… Avuntu olarak kocacık beni Portadown’a, en sevdiğim kitapçıya götürdü. Dönüş otobüsünü kaçırıp taksiye bi dolu para vermek zorunda kaldığımız, çok uyuz bir gün oldu.



7 Temmuz: Önceki yıl çekilen sonsuz MR’dan birinde tespit edilmiş olan, sağ tirodimdeki bir nodül nedeniyle ultrasona gittim.

11 Temmuz: Asena ve Özgün çifti ile harika bir haftasonu geçirdik. Enniskillen Kalesi ve Donegal başta olmak üzere gezdik, dolaştık, bol bol fotoğraf çektik.

15 Temmuz: İlk Stampin' Up etkinliğimi gerçekteştirdim evsahiplerimizin mutfağında. 5 kişi katıldı, çok da keyifli geçti.

18 Temmuz: 1 yıldır görüştüğüm psikolog hatun benim psikologlug bir durumum olmadığını, Freudiyen bir yaklaşımla psikanaliz yapılarak bilinçaltıma inilmesi gerektiğini iddia etti. Armagh’da psikanaliz yapan bi yer yok. Türkiye’ye inşallah :D

23 Temmuz: Evin bahçesinde yangın çıktı! 170 yıllık olduğu tahmin edilen ağaçların tutuştuğunu farkeden sevdicekle birlikte ev sahiplerine haber verdik. İtfaiye gelene kadar ön müdahalede bulunup ciddi bir sorun olmadan sakince atlattık durumu. (Yangını haber vermeye giderken yol boyu "yangın vaaaar! Jil yengeeee!" diye bağırdığım doğrudur.)

28 Temmuz: İrlanda Cumhurbaşkanı gözlemevini ziyarete geldi. Bir cumhurbaşkanı nasıl olur, nasıl davranır hatırlamış olduk böylece.

10 Ağustos: Evliliğimizde 4 yılı tamamladık. 4. yıl şimdiye kadarkilerin en güzeliydi. En sevgi dolu, hoşgörülü ve “biz” olduğumuz yıldı. Gelecektekiler bunu da gölgede bırakacak kadar güzel olur inşallah.

15 Ağustus: Ortaokul matematik öğretmenim olarak hayatıma giren ama sonrasında çok güzel bir dosta dönüşen sevgili Fer geldi bizi ziyarete. Onu karşılamaya Londra’ya gittim.
Londra’da geçirdiğimiz iki günün ilkinde Bizans’ın Yüksek Lisans mezuniyet hediyesi olan, aldığım günden beri sürekli taktığım safir kolyemi kaybettim. Gerilim ve korku dolu bir tiyatro olan "The Woman in Black" oyununu izlediğimiz ikinci günün sonunda ise Fer’in cüzdanının çalındığını fark ettik! Londra kabus oldu bizim için. (Detaylar için: ilk gün ve ikinci gün) 2 hafta kalmayı planlayan Fer’in cüzdanıyla birlikte neşesi de gitti, ve öyle olunca erken döndü Türkiye’ye.


28 Ağustos: Dublin’den yola çıkıp İstanbul’da annemle bir gece geçirip Moğolistan’a gidecekken, İstanbul uçağımı kaçırdım. Çok ağladım, çok özlemiştim annemi. Romanya üzerinden gittim, gece değil sabah vardım İstanbul’a, sarılıp uyuyamadım anneme ama bol bol konuştuk ve koşturduk. Sonunda vardım Moğolistan’a. Sırf giderken başıma gelen aksilikleri bile olsun yazacağım ilk fırsatta, inanamayacaksınız başıma gelenlere!

30 Ağustos: Moğolistan’a vardım! 10 gün geçirdiğim bu ülkede hayatımı değiştiren şeyler yaşadım, insanlar tanıdım, kararlar aldım.

9 Eylül: Moğolistan dönüşü 2 gece Ankara sıkıştırdım kendime. İstanbul havaalanında Cansu, Serkan ve Dicle’mle buluştum. 2014’ün en sevimli hediyelerinden olan Cansu’yla kanlı canlı görüşme fırsatım oldu böylece.

10-11 Eylül: Ankara’da inanılmaz hızlı ve azıcık uykulu dolu dolu 2 gün geçirdim. Anneanneme sarıldım bol bol, babam ve babaannem ile görüştüm iki arada bir derede. Zerrincim’e doyamadım tabii ki ama en azından kokusunu çektim içime bol bol! Kanka ile küsüştük, uzun zamandır biriken gerginliklerin anlık bir patlamasıydı ve ilişkinin sonrasında da önemli bir dönüm noktası oldu bu.

16 Eylül: Gözlemevinin ve evin bahçesinden 1 kiloyu aşkın böğürtlen topladık! Reçel yaptım!

20-28 Eylül: Armagh’a, evime, sevgilime döneli daha 1 hafta olmadan yeniden yollara koyuldum. Ne olur ne olmaz diyerek sevdicek de Dublin havaalanına geldi bu defa benimle, sabahladık birlikte. 10 yıl sonra yeniden Zerrincim’le Heidelberg’de olma hayaliyle başvurduğum toplantıda kariyerim için önemli kararlar aldım ama ne yazık ki Zerrincim’in vize işlemleri yetişmedi, buluşamadık. Moğolistan’da tanıştığım Polonya’lı arkadaşlarımla yeniden bir araya geldim. Bonn’dan eski dostum Mark beni ziyarete geldi; sayesinde ingress oynamaya başladım. Başta biraz zorlasa da, sonrasında iyi ki diyerek araba kiraladım ilk defa tek başıma. Sorunsuz geçti herşey, dönüşe 2 kala arabanın çekilmesi hariç kazasız belasız atlattım.



1 Ekim: Türkiye’den güzel bir teklif aldım kariyerimle ilgili. Moralim yerine geldi, normale döndüm.

8 Ekim: Armagh Market Place Theatre & Arts Centre’da Phantom & The Musicals’a gittik sevdicekle. Umduğumuzdan farklı bir şovla karşılaştık ama yine de eğlendik.

11 Ekim: Scott Kelby Photowalk'a katıldık. Armagh'da birçok fotoğraf çektik, yeni arkadaşlar edindik.

23 Ekim: Armagh Market Place Theatre & Arts Centre’da sahnelenen, tek kişilik bir oyun olan “The Trials of Galileo”yu izlemeye gittik sevdicekle. Oyunu izlemeye gelmiş olan Murtaza’ya tezin son halini verdim o sırada.

24-27 Ekim: Sevgili Asena ve Özgün çifti misafir oldu evimize. Tezden kurtulmanın huzuru ile harika bir haftasonu geçirdik birlikte; Moher Yamaçları'na, Doolin Mağarası'na ve Brigit’in Bahçesi'ne gittik. Hava çok güzel değildi ama yanınızdaki insanlar güzel olunca nerede olursanız olun mutluk elinizin altında! Dönüş yolunda Murtaza ile karşılaştık ama neyse ki tanımadı o bizim arabayı!

Reklamlar


ve gerçekler

 

28 Ekim: Yıl sonunda Türkiye’ye döneceğimizin planları neredeyse kesinleşmiş, kedilerin uçak ayarlamaları, taşınma firmasıyla buluşma tarihi yapılmışken gözlemevi Onur’a “6 ay daha burs verelim, sen de bitir de öyle gidin” dedi! Sevinmek yerine sinirden kudurdum ama zamanla alıştık buna da. Artık 1 haftadan uzun vadeli plan yapmak yok!
Aynı gün, gözlemevinin kapısında soğuktan titreyen zavallı bir kedi bulduk, adını Avatar koyduk. Sahibini aradık ama bulamayınca sokağa salmaya içim elvermedi. Ne var ki bizim kediler Avatar'ın evde olduğu gün boyu koltuğun altından çıkmayıp, yemeden içmeden kesilince kendisine hoşçakal demek zorunda kaldık. Neyse ki Ruxy tam da böyle bir ev arkadaşı arıyordu kendisine. Yeni adı Sirius.

4 Kasım: Tezi üniversiteye teslim ettim, jüriye mail attım!

7 Kasım: Murtaza bizi, yeni doktora öğrencisini ve stajyer öğrencilerini evine akşam yemeğine davet etti.

8 Kasım: Meşhur Interstellar’ı izledik.

10 Kasım: 7 Temmuz'da gittiğim ultrasonun devamı olan biyopsi girişimi tam bir facia ile sonlandı. Doktor örnek almayı başaramadığı gibi boğazımı delik deşik etti ve boyun kaslarımı da zorladı. Ultrason görüntüsünde öncekinden bir farklılık tespit edilmediği için iyi huylu bir nodül olduğu tahmin edilerek, 6 ay sonra yeniden bakılmasına karar verildi. Sonuç olarak ağrılı bir hafta geçirdim.

13 Kasım: Moskova şehir balesinden “Fındıkkıran” balesini izledik sevdicekle! Harikaydı!

25 Kasım: Doktora savunma provası yaptık Murtaza ve Necmi ile. Zor oldu ama “24 saat öncesine göre daha az endişeliyim” dedi Murtaza prova sonunda. Adamın iyi birşey söyleme kapasitesi bu kadar!

29 Kasım: Sevdicekle birkikte Georgian Day etkinliğinde görev aldık gözlemevinde. Gün bittiğinde ise hayatımın EN mutlu gününü yaşamıştım. Zerrincim geldi evime, İrlanda’ya! Benim için ne anlama geldiğini anlatmam mümkün değil. Büyülü 2 hafta geçirdik birlikte!

6 Aralık: Game of Thrones turuna katıldık Zerrincim ve sevdicekle. Uzun zamandır görmek istediğim Dark Hedges’i de görmüş oldum sonunda.

9 Aralık: Doktora savunmamı başarıyla verdim!

13 Aralık: Zerrincim’le Dublin’e James Joyce Centre’a gittik. Sonradan sevdicek de geldi. Doktoramın son aylarında audiobook’unu dinlediğim, ve kitabından büyük güç aldığım astronot Chris Hadfield ile tanıştım! Günü Ha’Penny Bridge Inn’de birer Guiness ile sonlandırdık.

14 Aralık: Zerrincim’i Dublin'den yolcu ettik…



17 Aralık: Yılsonunda TR’ye dönemeyeceğimiz ve benim vizem de yılsonunda bittiği için, bir kez daha vize uzatma koşturmacasına daldım. Tam bir kabus! 1 hafta içinde 3 kere Belfast’a gittim.

18 Aralık: Tüm gözlemevi kadrosu olarak muhtemelen son yılbaşı yemeğine gittik. Çıkışta Hole in the Wall’da toplandık. Doktoramı verdiğimden beri insanlardan Murtaza ile ilgili duyduklarıma inanamıyorum; adam tam bir psikopat!

25 Aralık: Christmas günü, ev sahiplerimize katıldık. Çam ağaçlarının altından bizim için de hediyeler çıktı bu sene!

29 Aralık: Sevdicek 31 oldu. Şakaklarındaki ve sakallarındaki aklar, gülünce gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar daha da olgunlaştı… Hobbit'e gittik sevdicekle bugün, çıkışta Hole in the Wall'da toplanacaktık arkadaşlarla ama arkadaşlar bulamadı bizi, biri hariç. Tesadüf ki barda da her yıl yapılan "bilgi yarışması" varmış, parkinson derneği yararına. Eksik kalmadık tabii ama ne yazık ki sonuncu olduk yarışmada. Hal böyle olunca teselli hediyesi bir şişe şarabı da kaptık! Yeniyıl kartlarımız da bugün postalayabildik ancak. Eh 100'den iki eksik olunca, çoğunluğu da el yapımı olunca hem hazırlaması hem zarflaması vakit aldı biraz.

31 Aralık: Belfast’a gittik, çılgın bir alışveriş maratonu yaptık. Pek bişey almadık ama çok koşturduk. Yeni yıla evimizde, iki başımıza girdik BBC’den Londra’daki havaifişek gösterisini izlemeye çalışıp, ha bire kesilen bağlantıya küfredip, orada olmaya o kadar yaklaşmışken gidememiş olduğumuz için biraz gözyaşı döküp, herşeye rağmen önceki yıllara göre daha sağlıklı ve çok daha huzurlu bir yıl geçirdiğimiz, birlikte olduğumuz ve birlikteliğimiz için şükrederek…


7 Kasım 2014 Cuma

Refah

Refah böyle birşeymiş arkadaş. Son 3 gündür, sanırım yıllaaaardır olmadığım kadar huzurluyum. Sabahları uyandığımda içimi kemiren bir sıkıntı yok. Gün içinde yapmam gerekenleri düşünüp uykuya sığınma isteği yok. Hem ev, hem iş, hem keyfi şeyleri aynı anda yapmaya çalışmak stresi yok. Şimdi tatil ilan ettim kendime ama 3 gün sonra işe dönünce canıma okunacak tasası yok. Yok işte, hiçbir dert yok! Çok şükür!

Önümüzdeki hafta hızlıca birkaç analiz yapacağım. Olursa ne ala, olmazsa da çok da dert değil valla. Ama biliyorum ki olacak, bi dert çıkmayacak. En kötü durumda, analiz sonuçları mantıksız çıkar, ama onda da yapacak bişe yok, öncekilerle kıyaslanabilir temelde olduğu sürece.

Bu akşam Murtaza yemeğe davet etti beni, sevdiceği, yeni doktora öğrencisi ve 2 stajyer öğrenciyi. Giderken aşure götüreyim dedim ama vakit yaklaştıkça vaz geçiyorum bu düşüncemden. Mesele aşur yapmanın zorluğunda değil. Tamam aşure yapmak ilk başta çok zahmetli gelmişti ama akşamdan suya koydun mu gerisi o kadar da dert değil gibi, hala yapmaya başlamadığım için kesin bir şey diyemem. Ama asıl mesele, ben o kadar uğraşıp yapıcam, sonra o it herif bi yorum yapacak ve tabağı onun kafasına geçirmek istiycem. Ne gerek var? Alayım şarabımı, gideyim uslu uslu. Şarabı beğenmezse hiç umurumda olmaz nasıl olsa. Çünkü bak şöyle şeyler geliyo gözümün önüne:
Yapmışız aşuremizi, koymuşuz büyükçe 1-2 kaba, gitmişiz Murtık'ın evine. Tek tek kaselere koyup götüremeyiz çünkü karısı ve kızıyla birlikte 8 kişi olucaz. Taşıması hiç pratik olmaz. O nedenle kaba koyup götürmek mantıklısı. Giriyoruz bunların evine. "Mutfağa koysam bunları olur mu?" diyorum. "Ne ki o?" diyo, anlatıyorum aşureyi, içindekileri, adeti falan. Suratını bi garip şekle sokup "buyur geç mutfağa" diyor. Mutfağa gidiyorum ama kase lazım. Kase isteyince bu bi daha bozluluyo ve muhtemeln diyo ki "ben kaseleri salata için koydum sofraya, başka kase yok." Ben kalıyorum mal gibi. "E salata bittikten sonra kaseleri yıkayıp öyle mi koyayım yani bunları?" diye düşünüyorum ama kitlendiğim için boş boş bakıyorum adamın suratına. O da bana bakıyor ve "nerden çıkardın başıma şimdi böyle tatlı matlı" diye söylendiğini hissettiriyor ama fiilen hiçbirşey yapmıyor. Bi kere böyle durumlarda harekete geçmek zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Senin evindeyim, senden birşey talep ediyorum ve bir sevimlilik yapmaya çalışıyorum, bu domuz suratlılığın alemi ne? Uf neyse, bu senaryoya daha fazla devam edemiycem. Zaten aşure dediğin şeyin içinde elli milyon tane şey olur ve burdaki garip adamlar herşeye alerjisi var. Yok yok ben götürmem güzelim aşuremi bu hıyar adama. 

Bak dünkü en büyük derdim mesela, oyun oynarken telefonum şarjı bitti, seviye atlayamadım. Sonra alışverişten çıkınca taksi çağırmak için de telefonsuz kaldım, ama hiiiç gerilmedim buna. Başka zaman olsa lanetler ederdim, kendime de, hayata da, teknolojiye de. Gittim para bozdurdum, telefon kulübesine girdim. Telefona yapışmış bilmediğim taksi numarasını aramadan önce cep telefonumu açmayı denedim. %3 şarjla açıldı, kendi taksicimin numarasını tuşladım hemen kulübeden. Ve sorun çözüldüüü! 

Akşamki derdim de bugün Murtaza'lara gitmeden önce ojemi değiştirmem gerekliliğiydi. =) Ne güzel dertler bunlar ya! 

Darısı başınıza şekerler!