Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2015 Çarşamba

Hep eski

"Günde 3 yazı girdiğim günler vardı."
"Bir ara Bumerang reklamlarını hiç kaçırmazdım."
"Sabahları koşuya çıktığım dönem..."
"Dukan diyeti ile epeyce zayıflamıştım."
"Hayvan herif ne üzmüştü beni."
"Kimse inanmadı ama ben onun mutluluğu için öyle yapmıştım."
"Eskiden bayramlarda..."

Beynimiz hep eskiyi tutuyor. Bu yüzden belki de ne bugünün tadını ne de yarının hayalini doğru düzgün yaşayabiliyoruz. Mindfuless dedikleri, bırak artık eskiden olanı düşünmeyi, saçma sapan falcılık oyunları ile geleceği tahmin etmeyi ve şu an içinde bulunduğun havayı yaşa.

Gözlemevindeyim. Kuzey İrlanda'da minik bir kasabada. Binbir imkanın tanındığı, bilimsel olarak çok verimli ve ideal bir iş yeri. Ama donuyorum. ve bu gayet komik aslında. Daha kalın mı giyinmeliydim? Kollarım üşüyor, sırtım hafif bir rüzgar serinliğinde. Isıtıcılarımız var ama yetmiyor belli ki, zaten fanlı ısıtıcı da yasak, yangın çıkarabilirmiş. Amma da takıntılılar iş güvenliği meselesine. Masam darma dağın, diğer çoğu kişiye göre, ama ben daha yeni toplarladım. Zerrincim'n gönderdiği ajanda geldi bugün, çok verimli oluyor onu kullanmak, çok iyi oldu gönderdiği, hem içine minik minik notlar da yazmış. Daha ne isterim? Analizleri yapılacak yeni yıldızların ön indirgemesini yapmışım zaten, klasörleme şeklinde saçmalamışım ama sorun değil aslında, yeter ki aklımı vereyim. Aldığım nefes hafif serince ama ayaz değiş yine de. Saat 2 oldu, burda öğle molası bitti demek bu. Bu kadar laf salatası yeter bence. Şimdi güzel bir fincan böğürtlen çayı alıp çalışmak zamanı...

5 Kasım 2014 Çarşamba

Aklımdakiler

Dün, 3 Kasım Pazartesi, sabah 7:10’du eve geldiğimizde: Tezin yazımı ve düzeltmeleri bittiğinde. 3,5 saatlik uykunun üstüne geri gittik gözlemevine. Murtaza özet üzerinde düzeltmelerini yapmıştı, tezin orijinalliği ile ilgili kontroller için gerekeni yapmaya çalışıyordu. (Originality check ve Turnitin anlatılacak, bilahare) Özeti hallettim, 2si üniversite, 1i Murtaza, 1’i Gerry (internal examiner), 1’i de benim olacak şekilde 5 kopya tez çıkardık, spiralledik. Murtaza gerekli formları imzaladı, orijinallik raporu çıktı, her şey salim, 4 civarı eve geldik, yemek yedik, uyuduk, uyandık, uyuduk.
Bu sabah üniversiteye gittik tezi teslim etmek için. Kağıt kürek işlerinde sorun çıkacağından çok tedirgindim. Çıkmadı! Tezi teslim ettiğimde bir de bez çanta verdiler hatta, üstünde PhDone! yazıyo, aşık oldum çantaya! Bir de öğrenci kimliğimin süresi dolmuş, onu yenilediler hemen. Vize uzatma işlemleri ile ilgili bilgi de aldım. Ve günün eeeeennnn güzel haberi de, Zerrincim’in vizesinin çıkmış olması! Geliyor, sonunda! Sanırım 10 yıllık bir hayalim gerçek olacak o geldiği zaman…üzerine söz söylemeye korkuyorum.


Ingress oynaya oynaya (ingress anlatılacak bilahare) şehir merkezine gittik, alışveriş yaptık, noodle yedik, eve geldik. Yol boyu otobüste planlar yaptım. 9 Aralık’ta olacak olan savunmaya kadar ve sonrasında günlerimi nasıl geçirmek istediğimi düşündüm. Bir yandan da audio book’um vardı kulağımda (audible,Chris Hadfield, Stephen Fry (bi polarite ve ayrıca kişi olarak kendisi), polisiye kitaplar, Loop oyunu hakkında bilahare yazılacak). Zibilyon tane şey not aldım ve aslında bu yazıya onları yazma niyetiyle başlamıştım ama sonradan vazgeçtim. Onları yazıcam bu defa zamanı geldikçe. Yine de özet geçeyim mi aklımdaki planları?

Bi kere inşallah yarın bi evi adam edicem, sağlıklı yemekler almak üzere alış verişe de gidicem. Sonrasındaki günler sevdicekle sabah kahvaltısı ile başlayacak. Saatleri planlamak suretiyle günümü 
- teze eklenecek analizler
- savunmaya hazırlanma
- kart yapmaca
- online dersler (psikoloji / psikiyatri üzerine online ama ücretsiz veya çok düşük ücretle bir degree alabileceğim bir yer bilen varsa ses etsin.)
- dönüşümlü olarak piyano/Korece/Almanca
- tercümeler
- dergiye içerik hazırlama
- bloga anlatılacaklar
- scrapbooking
- post-doc başvuruları
ile doldurmayı planlıyorum. (Tabii ki tüm bunlar ayrı ayrı yazı konusu ama şimdi buna girişmeyeceğim.) Her gün ingress bahanesiyle şehirde bir tur da yaparsam, çok güzel olabilir bence. 
Öte yandan, çok fazla vakit de yok aslında savunma öncesi, bu haftayı sevdiceğe düzen kurmaya ayırsam geriye 3 hafta kalıyor. Zerrincim 5 Aralık’ta geliyor. Geldiği zaman onu Londra’da karşılamak ve bir kaç imza gününe katılmak planındaydım ama savunmaya 9 Aralık olunca bu durum değişmeli mi yoksa kendime biraz moral vermem açısından mutlaka gerçekleştirilmeli mi, henüz bilemiyorum. 

Savunma sonrası mutlaka ki düzeltmeler olacak, vize başvuru süreci olacak, Christmas gelecek, hayaller planlar umutlar… 

Sabah ola hayır ola! (Bilahare açıklanacak!)



21 Ağustos 2014 Perşembe

ne var ne yok


Londra koşturmacasından yorgun argun eve vardık ama aksilikler peşimizi bırakmadı. Farkettim ki sevgili dostum GTT'un bana hediye yolladığı Moğolistan Günlüğü kitabımı uçakta unutmuşum. Halbuki ne kadar da önemliydi o kitap benim için, hem hediye olduğundan hem de Moğolistan ziyaretime 10 günden az zaman kaldığından... Aer Lingus'un peşine düştüm ama, henüz bir sonuç yok. 

F'nin ise keyfi gün geçtikçe kaçtı. Çalınan sadece tüm tatil parası olsa, hadi belki neyse de, kimlik ve ehliyet de gidince, araba kiralama hayalimiz de suya düşmüş oldu. Döner dönmez okulların açılacağını düşünce yeni kimlik çıkartma karmaşası, ve yolculuk yorgunluğunu üzerinden atma derdi epeyce sıkıntılı olacaktı onun için. Hal böyle olunca 28 Ağustos olan dönüş biletini iptal edip 22 Ağustos'a çekmeye karar verdi. 1 gün Armagh, 1 gün Belfast, 1 gün de Dublin'e yeter dedi ve bu sabah itibariyle aramızdan ayrılıp Dublin yollarına koyuldu. Ben olsam hiç değilse hırsıza pabuç bırakmamak adına tatilime devam ederdim ama, içine sinmedi işte.

Bana gelecek olursak... 20 Ağustos'a kadar yazmış olacağımı tahmin ettiğim kısımda bir gıdım bile ilerleme yok. Üzerinde çalıştığım son cismin literatür taramasını yapsam, geriye sonuçlarını yorumlamak kalacak ama üzerimde tembellik devleri cirit atıyor resmen.


Haftaya perşembe, Dublin'den İstanbul'a, gidiyorum. 1 gece Zerrincimle geçirip, cuma günü Ulan Bator'a doğru yola koyuluyorum. Herşey yolunda giderse 30 Ağustos sabah 11 civarı varacağım Moğolistan'a. +8 saat diliminde bulunan Moğolistan, Türkiye'den vize istemiyor neyse ki. Ama aksilikler biter mi? Bu sabah bir mail aldım yer ayırttığım otelden, 2-7 Eylül arası otelimiz kullanıma kapalı olacaktır, başınızın çaresine bakın diye. Kabus gibi! Civarda, hatta toplantı yerine daha yakında, başka bir otel ayarladım; 100$ daha pahallı, ve ne yazık ki booking.com'da birkaç negatif yorum mevcut. Artısı, kaldığım süre boyunca ücretsiz bisiklet vereceklerini iddia ediyorlar, ve bir de konumu. Eksisi, havaalanından alacaklar mı emin değilim, daha pahallı, ve tedirginim. 

Şimdi bana şans dileyin de, bir an önce bitireyim şu elimdeki bölümü. Moğolistan'a gitmeden yeni bir araştırma projesi hazırlamam gerek. Oradaki toplantıya katılacak hocaları kafalamak için sağlam fikirler üretmem gerek!

23 Haziran 2014 Pazartesi

Şimdilik böyle

Hayat, kesinlikle imadan anlamayan bir mahlukat. "Ah daha beteri olamaz heralde" diyip de tüm o rezilliklerle hayata adapte olup kendine yeni bir "normal" yarattığın anda karşına daha da pis sıkıntılar çıkartıyor. Bak, yeni sıkıntılar demiyorum, daha da pis, daha da zor sıkıntılar diyorum. Ve ne komik ki seninle birlikte hayata maruz kalan diğer canlılar senin "yeter ulan" deme hakkını elinden almış durumda. Komik mi, traji komik mi bilmiyorum ama hayat denilen bu zıkkımın tirajı yüksek, o kesin! Yoksa neden hala çocuk doğursun ki kafası çalışan insanlar? Belki de ben çok fazla kimsenin kafasının çalıştığını zannediyorum da aslında o kadar kimsenin kafası çalışıyor değildir?

Çocukken, "deli" tanımlaması yapılarak tımarhaneye konulan ve ilaçlarla etkisizleştirilen insanların "asıl akıllı" insanlar olduklarından, ve onlar ayılıp da "gerçekleri" görüp de diğerlerini de ellerinden geldiğince uyarmaya çalıştıklarında, üstün akıllı bir sınıf olan "doktor"ların, bu "deliler"in herkese gerçeği yayacağından korktukları için, "deliler"i kapattıklarından şüphelenirdim. Sanırım bu yüzden "The Island" filmi pek etkiler beni. İzlemedinizse izleyin. Cümle çok uzun mu olmuş? Bölerek okuyun, belki o zaman anlarsınız. Hayır, hiçbir anlatım bozukluğu yok!

Sinirlerim tepemde, evet! Bir süredir böyle. Ve ben yine her zamanki gibi her ne hikmetse, yazdıkça rahatladığımı unutmuşum. Yalnız kalamamak, unutturuyor insana kendisini. Fazla yalnız kalınca da ayrı bir dert. Ben yine çocukken, "sevgilim olunca ayrı evlerimiz olacak" derdim, valla akıllı kızmışım ha! Şimdiyse "ama aynı şeyi o söylese ben ne kadar kırılırım" diye düşünüyorum. Tabii bir de hormonlar falan devreye girince, "beni seviyo mu?" "demin seviyodu ama hala seviyo mu?" "şimdi de seviyo mu?" durumu var ki... of!

2 yılı geçti belim ağrıyor. MS de değil, bel fıtığı da. Yapmadıkları test kalmadı. Üstüne bir de kuyruk sokumu kemiği çatlaması olduğundan şüphelendiğim yeni bir rezillik eklendi. Tam öğrendim bisiklete binmeyi, gözlemevi-ev arasından başka bir mesafeye gidebilir oldum, bisiklete binmem yasak hale geldi sağlık sorunları nedeniyle. Ulan İrlanda'dayız ama ne arabamız var, ne bisiklete binebiliyoruz, ne de paramız var etrafı gezebilecek. Gel de küfretme şimdi!

Hadi gezme, otur oturduğun yerde de işine bak, doktor ol; olur da birinin yıldızı hastalanırsa onu tedavi edersin diycem kendime, diyemiyorum! Neden? Eh kuyruk sokumu kemiğim oturmama izin vermiyor da ondan! Oturamıyorum!

Oturamıyorum! Yürüyemiyorum! Bisiklete binemiyorum! Camış gibi yatarak da astrofizik doktorası vermiyorlar canım burada. Murtaza "yattığın yerden okursun" diyerek 15cm kalınlığında makaleler öbeği verdi bana. "Ulan hıyar, canım acıyo be ne makalesi!" diyemiyorsun tabii. Neden diyemiyorsam.

Ha bu arada, ben depresyonda falan değilim diyordum da bipolar çıktım, siklotermia imiş benimkinin adı, söylemiş miydim? Heh, işte durum böyle olunca anti-depresenlar durumu daha da kötüye götürür diye ilacı kesti doktor. E zaten işe yaramıyordu sıkıntı yok. Ama onun yerine vermesi gereken ilacı vermedi, bunu napıcaz? Aklınızdan geçenleri biliyorum, deli etmeyin beni! "En doğurgan zamanındasın, hamile kalırsan cenin için zararlı bu ilaç" diyerek vermedi kadın, gerek olmadığından değil. Ayrıca manyak mıyım ben ki ilaç içmek isteyeyim gerek olmasa? Çocuk falan doğurmayacağım dedimse de dinlemedi kadın. Kendimi kesersem eğer bir gün zıvanadan çıkıp, o zaman dava açarız artık kendisine, naapalım! Tahammül etmek kolay değil bu hayata. O kadar ki, bunu söylemek bile sakıncalı. "Ama neden öyle diyorsun tatlııııım" "sus allahaşkına" lar gelir hemen. Kolay mı lan hayat? Bunca bokluk içinde çok mu keyif alıyosunuz siz? alıyorsanız eğer, maşallah size, aman yaklaşmayın da bulaşmasın bendeki boklar size de. Keza hiç de "oh ya hayat ne güzel" değil hayat. Katlanmaya çalışıyoruz işte. elimden geldiğince aranızda kalmaya çalışıyorum. Ama bunu da söylemesem daha iyi olacak di mi? Sonra da birileri kendisini köprüden falan atınca arkasından "ay çok hayat doluydu, hiç böyle birşey yapacak birine benzemiyordu" dersiniz güzel güzel, olur biter di mi? Yok canım, öyle değil işte. Benim köprüden atmaya falan niyetim yok ama işte arada kısa devre olunca olanlar oluyor, napalım? İsteyerek değil yani, en azından benim için değil.

Fazla karışık oldu bu yazı. Yani okuyunca öyle gelecektir muhtemelen, yazarken bana çok normal geldi, hatta sakin bile, sürekli kafamın içinde olup bitenlere kıyasla.

Her şey aslında Ece'nin Makbule denilen hatunla röportajını izlememle başladı. Ne uyuz oldum o Makbule'ye ha! Ah onun yerinde ben olsam noolurdu sanki! Ne pis kıskandım var ya! Neyse o röportaja bilahare yazı yazıyım ben artık.

Şimdilik böyle. Uslu bir kız olup da daha okunası şeyler yazarım ben yine ama şimdilik böyle işte.

30 Ocak 2011 Pazar

zorlu hafta 2

Geçen hafta, pazartesi günü Belfast'ta "proje yönetimi" seminerine katılacak olmam sebebiyle sabah 6,5'da başladı. Belfast'taki bu seminerler iyi hoş ama 9,5'a yetişebilmek için sabahın köründe kalkmak, soğuk ve daha da beteri karanlık havada yollara koyulmak ve 1,5 saat yol gitmek çok feci. Neyse ki eve yakın durağı keşfettiğimizden beri sabah karanlığında çok fazla yürümek gerekmiyor. Ama burdaki en sıkıntılı şeylerden bir diğeri de otobüsler sanırım. Türkiye'de hiç başıma gelmezdi yol tutması durumu, burada ise tam bir kabus. Bir otobüsün amortisörü anca bu kadar kötü olabilir. Yolculuğun ilk 5 dakikasında uyumazsan mide bulantısı kaçınılmaz. Neyse ki sabahın köründe kalkınca uyumak sorun olmuyor. Ne var ki bu gün şöförün iyiliği tutmuş, ısıtıcıları açmış sonuna kadar. İnsan resmen eriyor. Belfast'a varıp da dışarı çıktığında ise tirtir titre! Bi de bu karanlık sabahlar beni acayip depresifleştiriyor, üstüne de üşüyünce sanırsın ki günlerdir sokakta kalmış zavallı bir köpek yavrusuyum. Hayat zindan, ben esir. Titreye koşa durağa gittim, üniversiteye giden otobüse binicem diye. Neyse ki durağın paravanı rüzgarı kesti biraz olsun. Kafamda kalın mı kalın berem, kaşkol burnumun üstünden boğazıma kadar her yeri kapatıyor, ve paltom zaten benim o anki tek kurtarıcım. Bunların arasından gözümü görebilene madalya vermek lazım ki gözlerimdeki ifadeye bakıp da beni sığınma evine götürmeyenler utansın. Ama daha fazla utanması gereken biri varsa o da durakta benimle birlikte otobüs bekleyen liseli kız. Güya okul forması var üzerinde ama ne bir bere ne bir palto, hatta ceketi bile giymemiş. İnce bir gömlek, boynunda kravatı, mini eteği, ayak bileklerine gelen soket çorabı ve babet ayakkabıları. Allahım kızı hatırladıkça üşüyorum hala! Neyse ki seminer gayet keyifli geçiyor da sabahki işkence boşa değilmiş diyorum.

Bu arada taa Aralık ayında bulaşık makinesi alacağımızı ve bunun için muslukçu gelmesi gerektiğini söylüyoruz ev sahiplerine. Bizimle hemfikirler, muslukçunun bir an önce gelmesi için ellerinden geleni yapacaklar ama Christmas zamanı buradaki don nedeniyle muslukçu aşırı yoğun olduğu için sıranın bize gelmesi vakit alabilir falan filan. Eyvallah. 7 Ocak'ta gidip makineyi seçiyoruz, 14 Ocak'ta alet evde. Gün itibariyle ev sahibine muslukçu gelmesi gerektiğini söyleyeli bir ayı aşmış ve ben son 2 haftadır bulaşık yıkamama grevi yapıyorum. Evde yemek işleri sevdicekten, bulaşık işleri benden soruluyor. Ben kendimi kurtarmak için bulaşık makinesi ile çözüm bulduğumu zannediyorum ama muslukçu bana engel! Ya bu makine çalışır ya da ben bulaşıklara dokunmam! diye viyaklarken ben, arada bir sıkıştırıyoruz ev sahibini. Geçen cumartesi günü muslukçu çıkageliyor bir anda (evet önceki yazıda bunu anlatmayı unutmuşum). Bakınıyor ne yapacağına, pazartesi veya salı geleceğini söylüyor. Ve geçen ğazar günü ev sahibine soruyorum muslukçu hangi gün saat kaçta gelecek diye, Pazartesi gelecek ama saatini hatırlamıyorum, öğrenip haber veririm diyor. İnanıyoruz. Bu yüzden de ben pazartesi günü Belfast'a gittiğimde sevdicek evde kalıyor muslukçuyu beklemek üzere. Ama ne gelen var ne giden... Sevdicek ev sahibine gidiyor, "Bak amca muslukçu gelecek diye evde bekledim tüm gün ama tık yok, yarın da Belfast'a gidicez. Bi hallet şunu da haber ver bize artık" diyor, amca her zamanki gibi tamam diyor. İşin kötüsü şu ki bizim kapının anahtarı aynı zamanda dış girişin anahtarı. Binaya giriyorsun, sonra bir kapı bizim eve bir kapı da ev sahiplerimizin evine açılıyor. Haliyle bizim evin anahtarı bu evde yaşayan herkeste mevcut ve amca sürekli "siz dert etmeyin, evde olmasınız da ben hallederim" modunda. İyi de biz bunu istemiyoruz ki!

Neyse, Salı oluyor, yine sabahın köründe yollara koyuluyorum ama neyse ki yalnız değilim bu defa, sevdicek de benimle birlikte. Belfast'a vardığımızda ben bu defa "Zaman Yönetimi" seminerine giriyorum, o beni dışarda bekliyor. Çıkışta üniversitenin kitap satışına gidiyoruz. Niyeti bir an evvel buralara gelmek olan ve TOEFL'a hazırlanan kankam için birkaç ingilizce kitap bakıyorum ama benim burdan alıp göndermemdense gidip kendisinin Olgunlar'dan alması çok daha mantıklı geliyor. Sonuçta o benim gibi orjinal kitap hastası biri değil, hele ki söz konusu ders kitabı ise. Ama bu arada kendim için bir kaç kitap buluyorum. Bunlardan bir tanesi Akademik İngilizce Metin Yazımı. TOEFL'dan 120 üzerinden 100 almışın da daha neyin derdindesin demeyin, insan çok kolay unutabiliyor. 4 aydır burda olmamız ise hiç bir anlam ifade etmiyor çünkü ha bire Türkçe konuşuyoruz sevdicekle. Bonn'da yaşadığım dönem günün %90'ı ingilizce geçiyordu, burda ise %5'i ancak. Farklı dilde düşünmek o dili konuşabilmek için en önemli faktörlerden. Ama etrafınızda anadili ingilizce olmayan insanlar olunca ister istemez onların hatalarından etkileniyorsunuz, hele ki hatalarından habersizce tekrarlıyorlarsa, sizin de kafanız karışabiliyor pekala. Ama bunca yıl ingilizce eğitim gördükten sonra hala daha ingilizce kitabı alıyor olmak da insana dokunuyor azıcık. Kendimi yabancı dil ders kitaplarının arasında buluyorum. İlk fırsatta yeni bir dil daha öğrenmek için yanıp tutuşuyorum ama önce şu yıllardır başıma bela olan Almanca'yı halletmem gerek. İki tane de almanca ders kitabı alarak çıkıyorum kitapçıdan.

Dolana dolana Apple Store'un yolunu tutuyoruz sevdicekle. Christmas vakti tesadüfen karşılaştığım kitapçıyı bulmaya çalışıyorum bu arada ama hatırlanacak gibi değil, hemen turist info'ya gidip bir Belfast haritası alıyoruz, bir de yakında nerde kitapçı var diye soruyoruz. Bu sayede benim bildiğim kitapçıya kırtasiye açısından bin basar nitelikte başka bir kitapçı öğreniyoruz. Tabii ki ilk işim mektup kağıtlarına saldırmak oluyor. Yarım saatten biraz fazla süren seçme sürecinin ardından ellerimde kağıtlarım ve iki dolap kilidi ile çıkıyoruz dükkandan.

Yılın başından beri spora gidiyoruz ama soyunma odaları konusunda biraz sıkıntılıyız. Çünkü üyelere özel olan soyunma odalarındaki dolapların kilitleri yok, her üye kendi kilidinden sorumlu. E bizim de kilidimiz olmadığı için üye olmayanların 1 pound atarak kullandıkları yerleri kullanıyoruz. Normalde bu da sorun değil ama havuzu kullanmak istediğimiz zaman üyelerin soyunma odası çok daha avantajlı oluyor havuza yakınlığı, saç kurutma makinesi, duşlar, vs. açısından. Biz de kilitsizliğimiz yüzünden havuzu kullanamıyoruz. Ama artık mor ve mavi kilitlerimiz ve dolayısıyla da havuz hayallerimiz var.

Kitapçıdan çıkıp Apple Store'a doğru koşuyoruz. İki derdimiz var. Birisi benim iPhone, birisi de sevdiceğin MacBook. Mac Book için bugüne randevu veremiyorlar ama iPhone için 1 saat sonrasında bir boşluk var, beni araya sıkıştırıyorlar. Biz de bu bir saatlik boşluğumuzda civarın en UCUZ kahvecilerinden biri olan Starbucks'a gidiyoruz. Bir saat kadar kafa dinliyoruz derken telefon çalıyor. Arayan ev sahibi. "Muslukçu ansızın çıkageldi. Biz hallettik sizin bulaşık makinesini. Ortalık biraz kirlendi ama elektrik süpürgesiyle aldık, fazla bişiy yok ama yine de azıcık temizlik gerekebilir. Siz de makineyi ilk çalıştırırken bi dikkat edin bakalım damlatıyor mu, biz birkaç dakikalığına test etmek için çalıştırdık" Evet, tam da korktuğum başıma gelmiş! Neyse diyoruz, en azından halledildi artık.

Apple Store'daki ablaya anlatıyorum derdimi, kitleniyor bu alet hiç söz dinlemiyor diye. Yazılımsal bir sorun olabilir diyor. Format atacağını tahmin ederken ben, "yenileyeceğiz bunu" diyor. Neyse ki böyle bir şey olabileceğini tahmin edip yedeklemiştim Cuma akşamı ofisteki bilgisayara. İyi madem diyoruz. 1 ay içinde ikinci yeni iPhone'umu alıyoruz, eve geliyoruz.

Evdeki manzarayı layığıyla anlatabilmemin imkanı yok. O an o kadar sinirli olmasaydım da fotoğrafını çekebilseydim keşke. Özetle, kilimler bir yana kaldırılmış, yerler çamur. Masa kenara çekilirken masanın üzerindeki kaplardan biri yere düşmüş ve içindekiler etrafa saçılmış. Su vanasına ulaşmak için yatak odamızdan geçerek banyoya girmişler. Banyodaki depomsu kısıma yerleştirdiğim her şeyin altı üstüne getirilmiş ve vanaya ulaşılmış! E be adam! Bu ev senin yüzyıllık evin! Bilmiyor musun su tesisastı nerde? Bu iş için benim yatak odama banyoma girmen gerekecekse ben yokken bunu yapma isteği nedir? Sadece ben değil sevdicek de çok sinirlendi bu sahneye haliyle. İkimizden birimizin sinirli olduğu zamanlar tamam da ikimiz birden sinirlenince işler pek kolay olmuyor haliyle. Neyse, durumu kabullendik, temizlik yaptık, sinirli sinirli oturduk kıçımızın üstüne. Zaten temizlik ve bir de hızlıca yemek faslı bittiğinde saat çoktan gece yarısı olmuştu.

Çarşamba sabahtan rutin toplantı vardı. Sonrasında da patrona gidip imzalatmam gereken birkaç evrak.. Bir de bu Güney Afrika seyahati nedeniyle sağlık ocağının bana bazı aşılar önerdiğini ve onlar için öğleden sonra sağlık ocağına gidip aşı olacağımı söyledim. Adam ben de olmalı mıyım acaba diyeceği yerde yüzünü astı, iyi peki dedi. Uyuz! Sanki ben işten kaçmak için yapıyorum bunu. Mal herif! Öğle arasında pek nadir yaptığımız bir şekilde yemek için dışarı çıktık sevdicekle. Yemeğimizin ortasında gözlemevinin en sevimli iki tipi de katıldı bize ama biz alelacele kalkmak zorunda kaldık aşılara geç kalmamak için. Neyse ki gecikmedik. Sol koluma Difteri/Tetanoz/Polio sağ koluma da Hepatit A ve Tifo karışımı. Soldaki hiç acımadı ama sağdaki hem yaparken hem de sonrasındaki 5 dk boyunca çok fena yaptı beni. Gün boyu iki kolum da sızladı ama çok da dayanılmaz bişiyler olmadı.

Aşıdan çıkınca eve gidip dinlensem mi yoksa ofise mi dönsem diye kararsızdım sabah evden çıkarken ama gündüz patronun suratsızlığı ile ofise dönüp orda aylaklık edeceğim kesinleşti. Biri benle inatlaşmaya görsün işte! Zaten akşama doğru da çıktık aylık ev alışverişi yaptık.

Perşembe gündüz nasıl geçti bilmiyorum. Önceki yazıda yine unutmuşum yazmayı, geçen cuma patronla bir görüşme yaptım. Mart sonunda vermem gereken bir rapor var üniversiteye, ve Mayıs-Haziran gibi de o raporun sunumunu yapmam gerek. Bununla ilgili Cuma'ya kadar benden bir "yol haritası" istedi. Yol haritası diyerek ne kastetti acaba diye düşünürken ben, bi baktım ki adam odamda duruyor. İşler nasıl gidiyor diye sormaya gelmiş, te allaam! Dedim işte senin istediğin "yol haritası"na bakınıyorum naapsam diye, meğer istediği şey raporun içindekiler kısmı imiş. Bi yandan raporu yazmamı bi yandan da indirgemelere devam etmemi ve analizlere başlayıp bitirmemi istiyor. Sanırım akşam yemeklerinde karısıyla sohbet etmek yerine bu kıza daha başka ne iş verebilirim diye düşünüyor. Ne yapmam gerektiğini anlayınca tabii ki yapmak yarım saatimi aldı ama süsleme kısmı bitmedi. Cuma günü rapora ek bir de zaman çizelgesi hazırladım. Götürdüm verdim, pek bi etkilendi tabii. Sonra bi de tatil planımı söyleyip raporun sunumunu Mayıs'ta yapmak istediğimi anlattım.
WOS: Haziran başı-ortası gibi Tr'ye gitmek istiyorum çünkü seçimler var ve oy kullanmam gerek.
P: Heheheee, posta ile oy kullanamıyor musunuz?
WOS: Hayır güvenli olmaz öyle. Gerçi şimdi de oyları saydıklarına inanmıyorum ama en azından ben üzerime düşeni yapayım istiyorum.
P: Tamam.
WOS: Bu durumda bu sunumu Mayıs'ta yapsam olur mu?
P: Benim için sakıncası yok ama komitedeki diğerlerinin tarihlerinin uyması da önemli. Ben bununla ilgili bir mail atayım.

Bu konuşmadan 15 dk sonra mail posta kutumdaydı. Adam iki dönem önermiş sunumlar için, ya 23 Mayıs haftası ya da 13 Haziran haftası. Benim adama verdiğim zaman çizelgesinde ise sunum Mayıs'ın son haftası görünüyor ve ben 10 Haziran'dan 20 Haziran'a kadar tatildeyim. Ya adama yazıp veriyorum da hala neyi anlamıyor, ne diyor da dediğinin farkında değil, bilmiyorum!

Salı günü gittiğimizde Apple Store, Mac Book için Cumartesi'ye randevu vermişti. Ve işin sinir bozucu yanı şu ki, yeni verdikleri iPhone da ha bire kitleniyor, fotoğraf çekmek çin işkencesi! Ben de iPhone için de bir randevu aldım Cumartesi'ye, böylece bir taşla iki kuş vuracağız ümidiyle. Cumartesi yine sabahın 6,5'unda kalktık, kahvaltı yaptık. Baktık ki cumartesi günü otobüs 7:15'te değil 7:30'daymış. Bizi aldı bir rehavet. "Zaten hava da çok soğuk" "Ya bugün cumartesi olduğu için iki kat bilet fiyatı ödiycez" "ya baksana daha güneş bile yok ortada" "ya akşama da misafirler gelicek, ya yetişemezsek" derken kendimizi yeniden sıcacık yatağımızda bulduk. Randevuları internetten iptal edip horrrr. Aslında gidebilseydik hem telefonu ve notebooku tamir ettirecektik hem de ben biraz hediye alışverişi yapacaktım, bi de sevdiceğe kitap alıcaktık. Ama gelecek haftaya ertelendi artık naapalım.
Evde kalmanın verdiği mahmurlukla uyanmamız 12'yi buldu. Evi temizledik, ortalığı toparladık derken akşam oldu. Geçen hafta spordayken televizyondan öğrendiğim çilekli rulo kek tarifini uygulamak için gayet iyi bir bahaneydi akşamki toplantı ama tarifin detaylarına bakınca sadece kek tarifini kullanıp gerisini yine doğaçlama yapmam gerektiğini farkettim. Neyse ki sonuç gayet güzel ve lezzetli oldu ve zaten bu arada da millet gelmeye başladı teker teker.

Biz AKP'ye içtik, siz ne yaptınız bilmiyorum. Beklediğimin onda biri kadar ses getirmedi bu etkinlik, ya son anda herkes vazgeçti ya da basın pek ilgi gösteremedi malum ödleklik faktörü nedeniyle. Bi de bugün facebook'ta izlediğim bir videoya bakınca biraz ayaktakımına kalmış aylak bir etkinlik olmuş gibime geldi. Belki de Mısır'daki olayların yanında böyle gelmiştir bana. Haksızlık etmemek lazım kimseye.

Dün gece iki Hintli bir İngiliz bir de Alman misafirimiz vardı. Aslında gelmesi beklenen daha fazla kişiydi ama son dakika aksilikleri işte. Yine de en keyifli ev partilerimizden biriydi. Jenga'yı bir "drinking game" haline dönüştürmüş bir oyun almıştık taa ne zaman, oynamak bugüne kısmetmiş, çok eğlendik hepimiz, çok çok da sohbet ettik. 4 misafirimizin 3ü ilk defa gördü evimizi, hepsi de çok sevdiler. Hemen herkesinki gibi bunların ilk cümlesi de "evin heryerini doldurmuşsun" oldu. İçimden siz bir de benim yurttaki odamı görseydiniz dedim =) O kadar çok ve hızlı içtik ki anlatamam. Ama hiç başım ağrımadı! Ertesi gün ağrır kesin diyordum ama şimdi de ağrımadı! Çook mutluyum!

Bugün için plan kahvaltının ardından havuza gitmekti aslında ama aşılar beni biraz tedirgin etti. Sevdiceğin de tembelliği had safhaya ulaşınca havuz yalan oldu. Zaten bu Difteri/Tetanoz/Polio aşısı yapılan sol kolum biraz kızardı ve şişti. Bi de her iki kolun ağrısı da geçmedi bi türlü. Böyle olunca vücudun bağışıklığı zaten zayıftır şu günlerde bi de gidip mantar falan enfeksiyonlarla karşılaşmayalım diye pek istekli olamadım yüzmeye.

Sabah kahvaltımız dünden artanlar oldu. Ne zamandır istediğim Chronicles of Narnia - Prens Caspian inmişti, onu izledik. Sonra bi önceki yazıyı yazdım ve akşam atıştırmacamız ekmek arası peynir ve domates. Şimdi ben bu yazıyı yazana kadar da akşam oldu. Sanırım birazdan fingerfish ve biraz sebze eşliğinde House M.D. izler, geceyi kapatırız.

İşte iki hafta böyle koşuşturmaca, heyecan ve hayal kırıklıkları ve mutluluklar ile geçti gitti su gibi. Bakalım bu hafta bizi neler bekliyor.
Bu hafta perşembeye kadar kodlamayı bitirmem lazım ki hafta sonuna kadar kodları çalıştırma kısmını da halledeyim.
Pazartesi veya Perşembe gerçekleşecek bir grup toplantımız var. Pazartesi gerçekleşecekse eğer, ben hala kesin saatinden habersizim, ne güzel di mi? Sanırım Çarşamba günü patron ortalarda olmayacak, bu durumda Belfast'a gidişi Çarşamba yapabiliriz gibime geliyor. Bunların dışında en azından Pazartesi, Çarşamba, Cuma ve Cumartesi spora gitmek istiyorum ama bakalım ne kadarını yapabilicez.

Eee, sizde ne var ne yok bakalım? Ben çok anlattım, sıra sizde!

Zorlu hafta 1

Şu geçen iki haftayı bir anlatayım da vakit burda nasıl hızlı geçiyor bilin siz de.

Önceki hafta

Malumunuz patron bana Güney Afrika'ya gideceğimi söyleyince ben daldım hayaller alemine. THY sayesinde İstanbul'da geçirebileceğim iki koca gün beni en az gözlem yapacak olmam kadar sevindiriyordu. Penguenler meselesini hiç hesaba katmıyorum bile. Ptesi günü gittim patronun yanına.
WOS: Biletlere baktım ben, ama ödeme işlemi nasıl olacak kesinleşti mi?
Patron: Muhasebeciyle konuştun mu?
WOS: Hayır, önce sana geldim işte.
P: Tamam git muhasebeciyle konuş, sorun çıkarsa o zaman bana haber ver.
WOS: Peki. Almak istediğim bilet bu. Şu gün burdan yola çıkıp senin varışından bir gün geç varıyorum. Bu yüzden seninle aynı taksiyi paylaşamayacağım, bu bir masraf olabilir ama otelde bir gün az kalacağım için bunlar birbirini dengeliyor.
P: Ha, bir gün geç geliyorsun yani. Farklı uçakla gelmek istiyorsun, tamam, sorun yok.
WOS: Aynı uçakla gelmemi tercih ediyorsan öyle yapayım ama ben bunu seçtim. senin uçağından çok daha ucuz, en ucuz uçuştan da 10 pound pahallı.
P: Yok canım 10 pundun lafı olmaz zaten. Tamam sen bilirsin.
WOS: Teşekkür ederim. Peki, başka bişiy var mı?
P: Bi durum var aslında ama seninle pek ilgili değil. Mayıs sonunda Şili'deki gözleme Naz gidecek ama vize alması gerekiyor. Bu da biraz sıkıntılı. Sen bi bakabilir misin acaba Şili senden de vize istiyor mu?

St.Ziza'nın paylaştığı bir vize rejimleri dosyası vardı, Türkiye hangi ülkeden vize istiyor, hangi ülkeler Türkiye'den vize istiyor vb. bilgiler içeren. Hemen koştum baktım ki Şili Türkiye'den vize istemiyor, sanırım 30 güne kadarki kalış süreleri için. Gittim söyledim patrona, söylemez olaydım. "İyi o zaman sen bi süre daha bekle, bişiy söyleme muhasebeciye, Naz'la ilgili bir haber bekliyorum, ona göre karar veririz. Tabii bu durumda Naz'ın ne diyeceği de önemli, onunla da konuşmam gerek."
WOS: Naz mutfakta, şimdi çağırayım mı? (mutfak patronun odasının hemen yanı)
P: Hayır, o benim yanıma gelmesi gereken vakti kendi biliyor. (bu da sana kapak olsun)

Heycanım kursağımda kaldı mı? kaldı! Neyse dedim, bakalım Şili'de neler varmış, bakalım THY ile yine aynı İstanbul atraksiyonunu yapabiliyor muyuz? Baktım ve fark ettim, Şili Cape Town ile aynı tarafta değil ki, nasıl yapcan İstanbul aktarmasını, salak!

Salı günü oldu, patron Şili'ye değil Güney Afrika'ya gideceğimi söyledi bana. Ben her iki gözleme de giderdim halbuki =) ama Naz şimdiye kadar hiç gözleme gitmemiş, o yüzden bu biraz zor bir hayal benim için. Bu tür şeylerde olabildiğince gözlemevine az masraf çıkarmaya bakıyorlar. Naz'ın vize alması içinse Londra'ya bizzat gitmesi gerekiyormuş. E pasaportu alır almaz da vizeyi vermedikleri için, büyük ihtimalle orada en az bir gün kalması veya yeniden gitmesi gerekecek, ki bunlar da gereksiz masraf. Neyse, ben bilmem. Şimdi istikamet, muhasebeci. Gittim anlattım hatuna durumu ama aklına yatmayan bişiyler varmış ki ertesi gün benim patronla konuşacağını söyledi.

Çarşamba günü, postalarımı kontrol etmek için ana binaya geçtim. Benim patron, sekreter, muhasebeci, daha bi dolu kişi ve posta kutularımız ana binada; benim odam kütüphane binasında. Patron dedi ki PT adından bir seyahat acentası var şu sokakta, ben birazdan onlara ve sana bir e-mail atıcam, bunun ardından oraya gideceksin, biletini alacaksın, faturayı gözlemevine kesecekler, nema problema. Peki dedim. Öğlen mail geldi, biz de koyulduk yola. Yol boyu "noolur allahım THY bileti satmıyoruz demesinler" dualarıyla geçti. Girdik içeri, biraz bekledikten sonra sıra bize geldi. Kadına anlattım istediğim uçağı, aradı baktı ama bulamadı. Zaten niyeti de beni patronla aynı uçağa koymaktı belli ki. Bulamadığını görünce üzüldüm haliyle, neden bu kadar önemsediğimi sordu, küçük emrah'a bin basacak bir ifade ile "annemi görecektim" dedim. Kadının gözleri doldu bir an. "Belki bişiyler yapabilirim" diyip bir yerlere telefon etti. Ve hatta detayları anlatınca ben, THY uçuşunu patronun uçuşundan olabildiğince ucuza getirmek için de elinden geleni yaptı. Giderken yanıma almıştım yer ayırttığım uçuşların sefer sayılarını, o şekilde arayınca buldu. Ve tabii THY uçuşu yine patronumunkinden ucuz! Yani gözlemevinin kabul etmemesi için bir sebep yok. En ucuz uçuştan 30pound daha pahallı ama patronun bu miktarı önemsemeyeceğinden eminim. Ama yine de ödemeyi yapacak olan ben değil kurum olduğundan, kadın kurumdan onay almak üzere patronu aradı. Durumu anlattı: "mailde bahsettiğiniz bayan yanımda. istediği uçuşa baktık, en ucuz uçuştan 30 pound daha pahallı ama sizin uçuşunuzdan daha ucuz. Satış işlemini gerçekleştirmeden önce onayınızı almak istedim." sessizlik.."anlıyorum tabii ki, isterseniz kendisini vereyim bunları siz anlatın ona" dedi ve telefonu bana verdi.
WOS: Efendim, sorun nedir?
P: Bu tür şeyler yapmadan önce bana haber versen iyi olurdu.
WOS: Pardon?
P: Bu tür şeyler yapmadan önce bana haber versen iyi olurdu.
WOS: Bu tür şeyler derken?
P: Yani farklı uçuşla gitmek istemişsin.
WOS: E pazartesi günü konuştuk bunu zaten. Ben tercih ettiğim uçuşu gösterdim. Sen de "bir gün geç geliyorsun yani" dedin.
P: Evet, doğru, konuşmuştuk. Ben de öyle dedim ama dediğimin farkında değildim. (hatta aynen şöyle dedi: "Yes, I've said so, but i didn't realise")
İşte o an benim b.k gibi kaldığım andır! Ne demek dedim ama farkında değildim? Ne demek bu ya? Kadına rezil olduğuma mı yanayım, bundan sonra adamın neyi dediğinin farkında olup olmadığını asla bilemeyecek oluşuma mı, yoksa İstanbul hayallerimin suya düştüğüne mi? Sinirden ellerim titredi ama o noktada tartışmayı telefonda sürdürmenin alemi yoktu. Fark ettim ki adam hala konuşuyor.
P: Farklı uçuşla gelirsen havaalanından gideceğimiz yere kadar olan taksi masrafını ikiye katlamış oluruz. Hem zaten bayanlar genellikle günay afrika gibi bir yerde hele ki ilk defa gidiyorlarsa yalnız olmayı istemezler.
Bu argümanları bana ben odasındayken söylese hepsinin cevabı vardı. Tüm derdimiz bir taksi parasıysa ben annemi görmek için on taksi parası fazla vermeye hazırdım çoktan ama bu tartışmanın ne yeri ne de zamanı doğru değildi artık. Yapabileceğim tek bir şey var adamı öldürmemek için, kısa kesmek.
WOS: Bunları seninle konuşmuştuk, konuşurduk ama belli ki bir yanlış anlaşılma olmuş. Sorun değil, senin uçağınla geliyorum, tamam.
İşin salak kısmı da şu ki, eminim Cape Town'da havaalanından otele gidiş için taksiye vereceğimiz para benim THY uçuşumla onun uçuşu arasındaki farktan azdır. Yani maddiyatı bahane etti ama böylesi daha pahallıya geldi. Eğer derdi benimle birlikte gitmek ise, herhangi bir sebepten ötürü, bunu açıkça söylemesi de gayet yeterli olurdu ama böyle saçma bahaneler... Arrrgh! Bir de bu gözlem faslı ilk çıktığı zaman sormuştum bu erken gittiğimiz iki günde gözlemle ilgili yapmamız gereken işler var mı yoksa serbest miyiz diye, kendisinin orada görüşeceği ahbapları olduğunu söylemişti. Şimdi bu Güney Afrika'da yalnız kalmak istemeyen bayan meselesini düşününce merak ediyorum bu adam ya beni de gittiği her yere beraberinde götürecek, ya beni Rapunzel misali otele kitleyecek kendi gezecek ya da benim gezmeye gittiğim her yere benimle birlikte gelecek. Bakalım hangisi?

Çarşamba günü de böyle bitti. Akşamında spora gidip 1 saatte 300kalori yakıp geldim. Bu spor meselesi başlayalı da neredeyse 1 ay oluyor ama anca haftada 2 kere gidebiliyoruz ve gözle görülür bir değişiklik yok henüz. Gerçi hızlı sonuç beklememek lazım derler hep.

Perşembe ve Cuma olabildiğince çalışmaya çalışarak geçti.

Cumartesi günü kendimizi web sitesi tasarlamaya verdik. Şimdiki sitemden biraz farklı bir banner ve bir de İngilizce-Türkçe seçenekleri ile daha güncel birşey yapmak istedim. Bitmedi tabii. Tasarımı bitti de içerik bitmedi. Kendime bu iş için vakit ayırınca aklıma 4 aydır teyzemin kendi sitesi için istediği düzeltmeler geldi, bir de onları yapıyım diyince zaten gün bitti. Akşam yemeği, ve birkaç bölüm House M.D. ve sonrasında horr...

Pazar günü ise biraz ev temizliği biraz da dikiş işleri ile uğraştım. Dikiş diyince aklınıza hemen nakış geldi di mi? Hahaha! Bilemediniz! Dikiş değil aslında dikim demem gerekirdi. Dört çeşit mutfak baharatı, kişniş, fesleğen, maydanoz ve frenk soğanı diktim. Toprağı ve tohumu bir set halinde satılıyor zaten.

Ve koca hafta bitti. Buraya kadar okumayı başarmış olana bir kahve molası şimdi. Ben de ekmek arası domates ve peynir yapıp gelip geçen haftayı yazayım. ;)

29 Nisan 2010 Perşembe

Aynı


Neyin değişmesini bekliyorum, hangi akla hizmeten?
İnsanlar mı değişecek bir anda? Davranışları mı? Durumlara bakışları mı?

Gerçekten sihirli bir değneğim olduğunu zanneden bir şizofren var galiba içimde bir yerlerde. Ben farkında olmadan beynimi yıkıyor, bak bu sefer farklı olacak diye diye. Hiçbir şeyin farklı olduğu yok. Anca kendimi kandırıyorum işte. 

Herkes aynı! 
Herşey aynı!
Sorunlar hep aynı!

27 Nisan 2010 Salı

garip kısacık

Bir hafta olmuş buraya yazmayalı. Garipsedim doğrusu.

Bir gün hoşgörü ile karşıladığım şeye ertesi gün hiç müsamaha gösteremiyorum. Bir gün çok katı kurallar koyduğum şeyi ertesi gün hiç umursamıyorum. Bazı konularda(aslında hep aynı konu) tavrımı kesin ve net koymalıyım artık. Hayır, başkalarına karşı değil, kendi içimde. Çünkü kızgınlığım da rahatlığım da sadece kendime yansıyor. İnsanlar ancak garip garip bakıp "yine neye kızdı bu" diye düşünüyorlar. o "yine" kelimesini bi taraflarına hediye edeceğimi bilmiyorlar.

Başım çok feci ağrıyor dün akşamdan beri. Migren denen illet işte. Fazla yazamıyorum bu yüzden. Ama şunu eklemeliyim; tüm lüzumsuzluklara rağmen bugünü verimli bir gün haline getirebildiğim için kendimi kutluyorum.

20 Nisan 2010 Salı

On yıllık şiirler



Teee on yıl öncesine ait şiirlerimi buldum. Buldum da ne oldu sanki?

Şurada, burada, orada, turada ve de zurada yazdığım şiirimsiler net aleminde gezinip dururken bunlara yenilerini eklemek istemiyorum doğrusu.

Aslında çok umurumda değildi kimin kopyalayıp yapıştırıp benim satırlarım üzerinden kime prim yaptığı ama son zamanlarda aklımda minik bir şiir kitabı düşüncesi var, kim bilir gerçek olur belki?
Belki bi sponsor bulurum?

Yine de bu satırları kendime saklamak keyfimi kaçırmıyor değil.

6 Ocak 2010 Çarşamba

İsrail Günlüğü - 4. Gün



Aynı masayı paylaştığımız öğle yemeğinde Sunyaev sonunda beni hatırladı! Foça'daki kongredeki "registration desk girl" olarak :)

Akşam otel lobisinde toplaşıp otobüsle şehir merkezine gitmeye niyetlendik. Ne var ki tüm yapabildiğimiz otobüs duraklarına kadar yürüyüp, durağa vardığımızda yağmurdan sırıl sıklam olduğumuz için durakta otobüs bekleyemeyecek hale gelip taksilere binişmek oldu. Ara ara yağan yağmura aldırmadan eski şehrin içinde ilerledik. Kalbolduğumuza karar verip yol sorduğumuz dükkanlardan biri Türk çıkınca işte o zaman eğlence başladı. Fırıncı amcanın babasının babasının babası Türk'müş. Buradaki ilk Türk dükkan orasıymış. Kasanın üzerinde asılı Türk bayrağını göstererek bazı hikayeler anlattı bize fondaki "mavi mavi masmavi" eşliğinde. Hepimize minik kurabiyelerinden ikram etti, ama yetmemiş olacak ki bir de kahve ısmarlamak istedi. Az da değildik hani, 13 kişi. Kahve için vaktimiz olmadığını söylediğimizde her birimiz için kocaman susamlı kurabiyemsi şeylerden paket yaptı. Hepimizin yüzünde tatlı bir tebessüm ve bilmeyenlerde de Türk misafirperverliğinin şaşkınlığı vardı oradan ayrılırken.

Biz yürümeye devam ederken yollar artık ıssızlaşmıştı. İsa'nın sırtında çarmıhla gezindiğini bildiğimiz o yollarda, karanlık ve yağmurda yürümek... Ürkütücü olabiliyordu zaman zaman ama hem kalabalıktık hem de neşeli bir gruptuk.

Hava bir ara öyle soğudu ki sormadan edemedim:
WOS: Is it snowing?
Tüm sevimliliği ve tipik Hint aksanı ile bir arkadaş: No, it is just water. But it is cold!
Bundan sonra da ha bire "just water but it is cold" diyip durduk. Hint aksanı, sevimli bir karakter ile birleştiğinde gerçekten çok eğlenceli oluyor.

Eski şehire girdiğimizde artık hepimiz acıkmıştık. İlk karşımıza çıkan yiyecek dükkanında hepimiz de birer shawarma yedik. Shawarma dedikleri, bizim döneri hindi etinden yapıp yanına da türlü türlü sos koyup lafa(dürüm lavaş) veya pita(pide) ile servis edileni.

Eski şehire inip de Ağlama Duvarı'na uğramamak olmaz tabii ki. Her ne kadar pazartesi günü buraya biz gezi düzenlenecek olsa da bu mini keşiften de kendimizi alı koyamadık doğrusu.

Eski şehirin duvarları arasında yürürken akşamın başlangıcında bize katılmamış olan Fransız bir arkadaşa rastladık. Biraz zorlamayla da olsa onu da aldık aramıza ve öyle devam ettik ama yol boyu o kadar yalnız başına ve mutsuz yürüdü ki sonunda dayanamadım ve yolunu kestim. "Nedir?" dedim, "Nooluyoruz?" Miyersem kız arkadaşından ayrılmış. "Ayol" dedim "dert ettiğin şeye bak. Ex gitmişse demek ki sana next bulma vakti. Hem bak işte biz de bara gidiyoruz, yeni insanlar, yeni kaynaşmalar falan. Hem bak işte gayet uluslararası bir ortamdasın, tamam kız sayısı az olabilir ama yeni ufuklara yelken açmak lazım cicim!" Biraz garip baktıysa da önceleri, sonradan onun da yüzü güldü yavaş yavaş. Biz de bu sırada hedefe ulaşabildik sonunda. Mamilla Otel'in Mirror Bar'ında birer içki, az biraz dans ve gerisin geri otel yolları...

5 Ocak 2010 Salı

İsrail Günlüğü - 3. Gün


Saatin onikiyi geçmesi ile sevdicek doğumgünü hediyesini açtı. Taa ne zaman hazırladığım, bir süre Kayseri'de Noel Baba'nın ayakları altında duran ve sonra da tee buralara kadar gelen minik bir hediye...

Gündüz ise ilk dersten sonra yaka kartımı ve onunla birlikte yemek fişlerimi de otelde unuttuğumu farketmemin ardından otele döndük, güya yemek fişini alıp hemen dönecektik ama henüz tam geçmemiş grip ve tembelliğimiz birleşince yapabildiğimiz tek şey uyumak oldu.

Gündüz uyuyunca akşamında gözlerimiz açıldı fal taşı gibi mübarek ama bu defa da ne yapsak nereye gitsek bilemedik. En iyisi dedik, otelin lobisinde dolaşalım azıcık, gruptan birilerini görürsek de onlara takılırız. Ne var ki kimseyi göremedik ortalarda. Otelin barında birer martini içtik. Uzun zamandır tadına bakmak istediğimden mi yoksa yanımda sevdiceğimin oluşundan mı bilmem, ben sevdim epeyce. Bardaklar da martini bardağı olsa daha iyi olacaktı ama neyse :)

İsrail Günlüğü - 2. Gün



28.Aralık.2009 - İsrail'de 2. Gün
Kış okulunun ilk günü.

Dersler daha çok sunumlar şeklinde ilerliyor. Kış okulundan çok bir workshop tadında. Katılımcıların ne kadarı bizim gibi öğrenci, ne kadarı hoca tam anlamadık henüz. Zaten herkes soru sormak için fazlaca çekingen. Avi ve Reem olabildiğince cesaretlendirmeye çalışıyorlar soru sorulması için.

İlk kahve molasından itibaren Sunyaev ile çok sevimli bir arkadaşlığımız oldu. Türkiye ve özellikle de Kayseri ile çok ilgili. İlk aklına gelen isimler Sabancı'dakiler tabii ki.

Öğle yemeğini Belçika Evi anlamına gelen Beit Belgia'da yiyoruz, okulun yemekhanesi mi yoksa sadece misafirlere özel bir yer mi bilmiyorum.

Şehrin genelindeki eli silahlı adamlar üniversitenin içinde de var.

Kampüsün içi kocaman bir orman gibi. Aslında gibi'si fazla, bir tarafta kocaman bir orman var ama bunun haricinde de birçok farklı ağaç var ve altlarında açıklamalar.

Akşam bir resepsiyon hazırlanmış. Sushi yiyeceğim diye heycanlanırken Sunyaev bunların gerçek sushi olmadıklarını söyleyince biraz yıkıldımsa da biraz da işime geldi doğrusu.   Resepsiyonda da en çok sohbet ettiğimiz kişi Sunyaev oldu. Sanırım o da ilk aşamada önceden tanışmış olduğu birileri ile sohbet etmeyi tercih ediyor. Etrafında onunda konuşmak isteyen ama cesaret edemeyen/cümle toparlamaya çalışan birçok kişi var, benim Foça'daki halime benziyorlar :)

Resepsiyon sonrası otele dönmek farklı bir ülkedeki ilk günler için çok pasif bir davranış olduğundan olsa gerek, Ege'deki hoca da biz de otele dönmeye pek meraklı değiliz. Hocanın Yunanistanlı bir tanıdığının öğrencileri olan iki Yunanlı ile tanışıyoruz, Philip ve Maria. Philip cep telefonu için şarj aleti almak istiyor, bu nedenle alışveriş merkezi derdinde. Biz de otel civarında bulduğumuz BİM kılıklı marketten başka bir yer görmediğimizden, hemen atlıyoruz bu fikre. Taksi ile gidilebilecek bir alışveriş merkezi... Yerin adını biliyor Philip. 5 kişi, 2 taksiye bölünüp yola koyuluyoruz. İsrail'e gelmeden önce okuduklarıma dayanarak taksi şoförünün taksimetreyi açmak istemeyeceğini tahmin edebiliyorum ve özellikle açmasını söylüyorum. Adam biraz inat etse de açıyor. İndiğimiz zaman Philip ve Maria'yla konuştuğumuza göre bizden yaklaşık 10 şekel fazla ödemişler.  Şarj aletini aldıktan sonra yürüyerek şehir merkezine gitmek istiyor Yunanlı arkadaşlarımız. Bizlerse tipik Türkler olarak alışveriş merkezinden gayet memnunuz. Dükkanları geziyoruz, kampanyalı Golan şarapları buluyoruz :) ve bir de Nivea Şampuan!

Otele geldiğimizde ilk gün için fazlaca yorgunuz...



19 Kasım 2008 Çarşamba

Nefret, kan, öfke, gözyaşı = migreN


Migrenimizle birlikte 3. günü de devirdik. Dün birazcık rahat bıraktığı için geçti gitti sanmıştım ama bu sabah anladım ki yanılmışım. Tansiyonu yukarılara çekti, beynimi döndürdü, gözlerimi pörtletti ve fakat gece vakti kahramanımı görücem diye diye açtığım ışığa biraz olsun alıştım sanırım ki iki satır bişiy yazmadan yatmıyım dedim. Aslında illa yazıyım da aklımdan gitsin dediğim şey, gecenin bu vaktinde nehirden dongur dongur gürültüyle geçen gemimsi şeyler oldu. Çok gürültü yapıyorlar uyuyamıyorum sayın vali, lütfen icabına bakınız. A bi de son 1 aydır penceremin dibinde ve her gece 2'de ötmeye başlayan bir grup kuş var ki kızsam mı sevsem mi bilemiyorum. Sabah ötseler sinir bozucu olabilir ama bu saatte böyle bahar sesli cik cik cik öten kuşlara pek alışık olmadığımız için sevimli gelmekteler.. Tamam kuşlar kalsın ama nehir trafiği gece vakti kapatılsın sayın valim, ilginize.. Meersiii!

Bu seferki migrenimiz pazar öğlen başladı, gece vakti aldığım bi ağrıkesicinin işe yaramasıyla hafifledi; pazartesi görece daha iyiydim ama yine de dışarı çıkacak, gün ışığı görecek halim yoktu, sabahki kuantum, akşamki kozmoloji derslerini kaçırdım, arada bir randevuyu iptal etmek zorunda kaldım; haftasonu yapıp ptesi sabahtan teslim etmem gereken 4 kuantum 2 nükleer fizik ödevi ne yapılabildi, ne teslim edilebildi... Dün bir miktar kuantuma bir miktar da ödevlere ilgi gösterdim ama hem gözlerimin ağrısından hem de her zamanki süper konsantrasyon sorunumdan ötürü pek bi iş çıkartamadım. Bugünden çok umutluydum aslında, ama ancak şimdi gözlerimi biraz açabilir hale geldim. Umuyorum ki yarına bişiyim kalmazsa yapmam gereken işleri yetiştirebilirim. Gerçi hiç mümkün görünmüyor ya...

Migren yüzünden yememem gereken şeylerin başında bitter çikolata ve çook sevdiğim beyaz peynir geliyor. Ama bu defaki saldırıda öğrendim ki sütlü çikolata bana çaktırmasa da migreni tetikliyor, ve sanırım son 4 gündür fazlasıyla tükettiğim ve çoook sevdiğim elma suyu da bu listeye dahil =( ve bir de öğrendim ki migren atakları sırasında tansiyonun yükselmesi normalmiş, o yüzden benim tansiyonum tavanlarda geziyormuş. E böyle olunca çay kahve içmek, cips fıstık falan atıştırmak da mümkün olmuyor. Yarın iyi olur da alışverişe çıkabilirsem bolca meyve, kek ve süt alıcam kendime. Bi de çok feci patates yemeği istiyor canım ama kim uğraşcak da yapcak.. peeehh! Doğru düzgün ev yemeği yapan bi yer de yok ki gidip orda yesem. Anneannemin yemeklerini özledimmmm...

19 Ekim 2008 Pazar

FKF 2008 - II

Çocukken gittiğim tiyatroların, arkadaşlarımla geçirdiğim güzel bir günün, sevgilimle geçirdiğim mükemmel bir anın, ailemin yanında geçirdiğim güzel bir haftanın, en sevdiğim dersin, çok severek okuyarak bitirdiğim bir kitabın ardından da böyle oluyorum ben. Susmak, susmak ve saatlerce günlerce susmak istiyorum. O nedenle şimdi anlatamayacağım ama dönüş yolu boyunca tekrar tekrar izlerken video kayıtlarını ve yanlışlıkla bir tuşa basar da silerim korkusuna rağmen defalarca bakarken fotoğraflara, beynimin ve kalbimin içindeki minik çocuklar bir koro oluşturup şunu söylediler:
“Hayal ettiğim kadar güzeldi! Ece, hayal edemeyeceğim kadar güzel..”

Gerisini siz de izleyin, düşünün, yazın, anlatın…

Videolar:

Söz sırası Ece’de: 12dk 42sn

Siz & Biz: 2dk 36sn

Ece’nin İnadı*: 50sn

Bazı fotoğraflar: burada
Vakit buldukça albüme ekleme yapacağım umarım, keza sabahtan beri blogu taşımakla uğraştığım için artık gözlerim ağrıyor ekrana bakmaktan...***

Fotoğraf albümüne ulaşılamıyor mu acaba bilemedim, bir sorun varsa lütfen bana bildirin ve bir de bu linki deneyin: tıkınız

* "Nedendir bu ayrılık, gelin kardeş olalım, hepimiz AKP'yi sevelim, sevdirelim" tadında bir konuşma yapan amcamıza Ece'nin cevabı. Hem amcanın söylediklerini hem de cevabın ilk kısmını kaçırdım ama zaten en güzel kısmı burasıydı bence ; )
**Sondan başa doğru izlerseniz gereksiz bir hararet sezebilirsiniz, o nedenle sırasıyla izleyin bence...
***Aslında Ece'nin neredeyse elli kadar fotoğrafını çektim ama ellerimin titreyişinden, ki kamera kaydında da göreceksiniz, net çekebildiğim kare sayısı az, onların da içinden seçince bu kadar kaldı...

FKF 2008






Tamam, bu gece geçmek bilmez, uykum gelmek bilmez, tren Frankfurt’a varmak bilmez, kapıdaki sıra bitmek bilmez, Ece’yi görünce benim dilim lal olur konuşmak bilmez…
Her türlüsü ölüyorum sonuçta, haberiniz ola! Ama en azından bi’ gideyim göreyim de öyle olsun yahu… Of, çok fena hızlı atıyor kalbim düşündükçe yarını! Umarım güzel geçer…

En son ne zaman böylesi bir hayal kurdum ve de kaptırdım kendimi hatırlamıyorum, sanırım yaz başında? Yok yok o böyle değildi… Sanırım 2 sene önce Sertab’ın konserini beklerken… Hımm, evet bu olabilir. Ama şimdi sadece uzaktan görmek falan yok, bayaa bayaa karışılıklı oturup konuşma şansım bile olabilir. Evet, tamam hayal, ne var? Allah allah! Demek ki..yok yok Sertab’ın konseri öncesi de böyle değilmiş… Sanrıııım hatırlayamadığım kadar önce bi’ zaman ZB ile Altan Erkekli’nin daha meşhur olmadan önceki bir oyununa gittiğimizde buna benzer bi’şiyler hissetmiştim, keza Rüştü Asyalı ile tanışma fırsatı böyle fena feci yapmıştı beni, tanışmıştım da ama lal olmuştum tabii ki, 2 sene önce Ahmet Telli ile tanıştığımdaki gibi… Neden böyle nutkum tutuluyor benim anlayabilmiş değilim, sanki Ece varken bana konuşmak düşmezmiş gibi, sanki onun sesinin çıkma olasılığı varken benim gık çıkarmam bile çok yanlış gibi. Halbuki öyle değil düşündüklerim de hissetiklerim de.. Demek ki başka bişiy var bu kasılmalarımın altında.. Hay allah ne ki acaba? Annecim, çocukluğuma inelim, bunu bulalım =)))

PS: Ece’ye laf yok, abartıyor olabilirim, hayal kuruyor olabilirim, hatta ve hatta fanatik de olabilirim, kime ne!

Seni Seviyorum Shakespeare!

Bazen

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan
Güneş kucağındadır, bilemezsin
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın
Uçar gider, koşşan da tutamazsın…

W. Shakespeare

Katolik kilisesi (11 Ekim 2008)


Evet evet evet, anlatmam gerken bi dolu şey var!


Bugünkülerin hepsi de kilise ve hıristiyanlarla ilgili…

Bugün bir katolik kilisesine gittim, pazar ayinine. Sabah 10′da 12′de öğledensonra 5′de ve akşam 8′de olmak üzere gün boyu ayinler oluyor bugün. Her pazar mı böyle sadece bu pazar mı bilmiyorum.



Gittiğimizde çoğu kimse yerini almıştı bile, tam biz girdiğimiz anda müzik başladı ve oturmakta olan insanlar ayağa kalktı. Hemen bir yer bulduk kendimize. Bu kiliseyi daha 1 hafta önce gezmiş olduğum için çok şaşırtmadı beni ama yine de etrafı 6-7 yaşındaki meraklı çocuklarla aynı bakışla süzdüğümü farkettim bi süre sonra.
Papaz mı denir peder mi, ya da rahip mi bilmyiorum ama peder daha sevimli geliyor o konuşmaları yapan adamı düşününce, o nedenle peder diyeceğim ben. Belki bir ayrımı vardır, daha sonra araştırır yazarım. Aslında metin içinde kafamı kurcalayan birçok notka çıkabilir, onları da sonra yazarım çünkü şimdi bi an önce hızlıca bir özet geçmek istiyorum.

Daha hemen açılışta, kiliseye gelen insanlar çalan müzikle birlikte dua mı ettiler, şarkı mı söylediler bilmiyorum ama ellerindeki kilisenin girişinden aldıkları solfejlerle Tanrı ve İsa ile ilgili veya belki onlara ithafen şarkılar söylediler. (Şimdi tesadüfen Elena geldi mutfağa, evet mutfakta oturdum yazıyorum, ona sordum şarkı mıydı dua mı diye, kendisi de bilmiyor ama dua değilmiş.)

Güzel olan, herkesin bir ağızdan, kimisi yüksek kimisi alçak kimisi oldukça hoş bir sesle söylüyor olması. Kimi zaman peder de melodik bir ses tonuyla birşeyler söyledi ve evet tıpkı filmlerdeki gibi, kimi uzun kelime öbeklerinde komik oldu bu melodik söylem. Bir de ortamda ağır sayılabilecek derecede tütsü kokusu vardı. hatta bi’ ara düşündüm, yazabilirim, fotoğrafını çekebilirim ama bu kokuyu nasıl hissettirebilirim ki insanlara diye… Yine komik olarak algılanabilecek ama bence güzel olansa insanların bu melodik söyleme aynı şekilde cevaplar vermeleriydi.

Bi’ ara rahibelerden birisi çıkıp İncil’den bazı yerler okudu, ve her okuduğunun ardından insanlara bir soru sordu, hepbirlikte cevap verdiler.

Başka sevimli minicik ve sanırım uzakdoğulu bir rahibe, pedere bir dilim ekmek ve şarap getirdi. Bunlar İsa’nın etini ve kanını simgeliyormuş, peder bunu yedi ve içti!!! Çıkışta arkadaşıma sordum, söylediğine göre İsa zaten kurban edileceğini biliyormuş ve son toplantıda insanlara demiş ki “Tanrı insanlığı ne kadar sevdiğini göstermek için, en kıymetli varlığını, oğlunu yani beni kurban edecek, benim etimi/bedenimi ve kanımı alın, o sizin için akacak.” Bu nedenle kendileri için akan o kanı içerek ve onu temsil eden ekmekten bir parça alarak İsa’ya inananlar arasında bir birlik ve bütünlük sağlanıyor. Peder bunları yedikten sonra dönüp arkasındaki rahibenin elini sıktı. Kilisedeki diğer insanlar da etraflarındakilerle tokalaştılar gülümseyerek, onların arkadaşlığını pekiştirmek/simgelemek adına bir davranışmış ve ortodokslar böyle yapmazmış. Sonra peder bu ekmekten dağıttı, almak isteyenler bir sıra oluşturup birer lokma yediler. Sanırım arkadaşım ve benim dışımda herkes bir lokma aldı. Arkadaşımın almama nedeni ise şöyle; ortodokslar bu ekmekten yiyebilmek için bir hafta boyunca oruç tutmaları gerekiyormuş. (Bu arada elena pizzasını aldı ve yanıma geldi, o ekmeği yemeden önce mi sonra mı bir hafta oruç tutuyorsunuz dedim ki meğer sadece oruç tutmak değilmiş, günah çıkarmaları ve özel bir dua etmeleri gerekiyormuş, bunun ardından eğer izin alırlarsa o ekmeği ağızlarına alıp Tanrı ve İsa ile bir bütün olma hakkını kazanıyorlarmış. Bunun için mesela kimse ile küslük içinde olmamaları, büyüklerine kötü bir söz söylememeleri, bakire olmaları-değillerse evli olmaları(çünkü bakire olmayanların günahı ancak evlenince affedilmiş oluyormuş) gibi şeyler önemliymiş. Tabii onların oruçları müslümanlarınki gibi değil, haftaboyunca sadece sebze ve meyve yemekten ibaretmiş, süt, yağ, yumurta yemek de yasakmış. Hatta eğer bu ekmeği Christmast zamanında yemek istiyorsanız sözkonusu oruç 2 aya çıkıyormuş.




Müzikle birlikte şarkı söyleyen insanlar her müzik için farklı sayfa açıyorlar, solfej kitabının başından başlayıp gitmiyor tabii çalınan şarkılar.

Önce, müziğe göre hangi parçanın çalındığını anlayabildiklerini sanıp şaşırmıştım hepsini nasıl akıllarında tuttuklarına, ama sonra arkadaşım gösterdi ki bir projeksiyon ile duvarın küçük bir köşesine yansıtılmaktaymış çalınan parçanın hangi sayfada olduğu. =)






Tüm konuşmalar bittiğinde peder ve rahibe de buludukları kürsüden indiler ve bizimle birlikte yüzlerini kilisenin altındaki mezarda yatan azizlere dönerek dua ettiler. Dua etme şekli, ellerini önünde kenetleyip, başını ellerinin üstüne, dizlerini de özel yapılmış yere koyarak oluyor. Yine hemen şimdi sordum arkadaşıma, kime aziz denir diye: Aziz ünavanı, dini için savaşanlar, bu uğurda ölenler ve çok saf bir hayat sürmüş olanlara verilen bir isimmiş. Bir de öldüklerinde insanlar gibi çürümezler, kokmazlarmış, bu nedenle çoğunun mezarı açık olmuş, yüzlerini görebilirmişsin.Hatta çok da güzel kokarlarmış, hepsi değil ama kimisin vücudu hoş kokulu esanslar salarmış.




Dinine bağlı bir arkadaş olduğu için, abarttığını falan söylemeye cesaret edemedim henüz, biraz daha bişiyler okıyım da bu konuda, belki o başka bişiy demek istemiştir de ben böyle anlamışımdır.
…
Tamam, dayanamadım sordum yine:
- Bunlar ölü vücutlarsa nasıl böyle güzel kokular salıyorlar?
+ Çünkü onlar kutsallar.
- E tamam ama onlar ölü vücutlar?
+ Evet ama onlar aziz.
- Peki bilimsel olarak ne düşünüyorsun?
+ Bilimsel olarak mı? (Güldü..) Bu bilimsel olarak açıklanabilmiş değil. Ama internette bir araştır istersen belki bir gelişme vardır.

Ups…






Ayin sırasında fotoğraf çekmeye cesaret edememiştim ama ayinden sonra arkadaşım azizlerin mezarına inince dua etmeye, o kadar kat aşağılara inmeye ben cesaret edemedim, ve yukardaki gövrevliden izin alıp bir kaç fotoğraf çektim… Azizlerin mezarına inerken önce bir ara kat var, burda kırmızı perdenin arkasında insanlar dua ediyor. Geçen hafta bu kiliseyi gezerken yanımda olan arkadaşım, katolik kiliselerinin gece gündüz sürekli açık olduğunu söylemişti…




A bir de unutmadan, katolik kilisesinde günah çıkartmak hala sözkonusu olan birşey, o kabinin önündeki zile basıyorsunuz ve peder geliyor…

Kiliseden çıkınca öğrendim ki, duaların birinde bu kilisenin önünde duran kesik kafaların sahipleri olan azizler için, ki bunlar kilisenin altındaki mezarlarda yatan azizlermiş, ve şehirdeki tüm insanlar, yaşlılar, öğrenciler vs. için dua etmişler hep birlikte… Ne güzel.. birileri sizin için her pazar dua ediyor…




PS: Hiçbir kaynağa başvurmadan tüm cehaletimle yazıyorum, daha sonra zamanla biraz daha bilgi sahibi olduktan sonra umarım daha doğru bilgiler verebilirim, ve umarım şimdi okuduklarınız arasında fazla yanlış yoktur.

Bir yerden başlamak gerek anlatmaya (Eylül 2008)

Observational Cosmology’den kaldım! Aslında geçer bir not verebilirlerdi, ama aksine biraz da küstahlık yapıp biraz not dilenmemi ister bir tavır sergilediler, ben de asabileşip “beğenmedinizse bırakın o zaman!” diyince hocaya, bu son kaçınılmazdı tabii. Gördük ki insan her yerde aynı, hep kocaman bir egosu var, doymayı ve nereden besleneceğini bilemeyen arsız bir sokak köpeği gibi… Bir yandan üzüldüm, çünkü beklentiler hep en azından Avrupa'daki biliminsanlarının egolarından biraz daha sıyrılmış olduğu yönündedir ve ben bunun aksini yaşıyorum; diğer yandan da bu durumda olan tek yer Türkiye değilmiş dedim. Ama her zamanki gibi insanlık adına düşününce içim acıyor..

Şöyle bir garipliğim var, nedenini bilmiyorum, geçende Ece’nin kitabını okurken de düşündüğüm bir konuydu bu aslında, bazı olaylar/durumlar kişisel üzüntülerden öte “insanlık” adına düşündürüp üzüyor beni. Yılmaz Yunak’ın kitaplarında değindiği duruma çok benzer bir duygu bu ama ne zaman tarif etmeye kalksam beceremiyorum, yine öyle oldu işte… Çoğu kimsede de olan ama fazla üstüne düşülmeyen bir duygdur belki de bu..

Ağrı’nın Derinliği’ni okurken de düşündüğüm şuydu; küçücükken öğretiliyor bize saçma sapan tekerlemelerle diğer toplumların/ırkların kalleş, domuz, tilki, hain vs. olduğu. Benim okuduğum okulların güzelliğinden midir, yani okul gibi dış etkenlerin yarattığı bir sonuç mudur bende bu tür ırkçı duyguların oluşmamış olması acaba? Ama eğer böyleyse, çocukken vaktimin çoğunu anneannemle geçirdiğime göre onun da etkisinde kalmam gerekmez miydi o zaman? Sevmez ki türkler dışında diğer milletleri pek… Eğer dış etkenler o kadar önemli değilse ne bu bendeki çelişki? Kendi özümden gelen bir peygamberlik mi var bende? Mevlana’lık falan mı? =))) Sanırım gittiğim okul, o zamanlarda kendime rol model seçtiğim insan ve okuduğum kitaplar anneannemden baskın gelmiş sadece bu.

Sadece gözlemsel kozmolojiden kaldığımı yazacaktım…