eskiden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eskiden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2009 Salı

Eskiden Aktüel / Kanka - Sevgili

Bir zamanlar, her haftasonu benzin aldığımız bir benzinlik vardı İstanbul yolu üzerinde. Bir tarafındaki mini kafe ve taze sabah poğaçaları annemin, kocaman dergi reyonu da benim için çok keiyfli yerlerdi. Benzin almaya girer girmez arabadan atlar, dergilerin arasına dalardım. AutoCar, Auto Show ve şimdi adını bilemediğim bir de motor dergisi, ranzamın yan duvarını süslediğim araba ve motor resimlerinin en vazgeçilmez kaynağı idi benim için. Aktüel ve Tempo, o zamanlarda da en az şimdiki kadar içi kof dergilerden olsa da o yaşlarda ilgimi çekiyordu bir şekilde; abidik sosyetik düşüncelerimi biçimlendirmeme de etkisi olduğunu düşünüorum aslında bu dergilerin. Bilim ve Teknik beni için, Nokta ve/veya Aydınlık da annem için alınmadan dükkandan çıkılması imkansız olan dergilerdi. O zamanlar bir de Bilinmeyen adlı bir dergi vardı; özellikle bitkilerin bizim düşüncelerimizi hissedebildiğine dair ve UFO'larla ilgili olan yazı dizileri ile kaldı aklımda. Matematik Dünyası, ve adını şimdi hatırlayamadığım iki de edebiyat dergisi vardı, raflar arasında özellikle aradığım. Ve tabii ki BYTE, Chip, Pc Net, Pc World,..., az çok aynı içerikleri ve sıklıkla kendini tekrarlayan konularına rağmen aynı anda birkaçını birden aldığım dergilerdendi. Canım annem, bi kez bile bu anlamsızlığıma itiraz etmedi ya, ben olsam o sabrı gösteremezdim sanırım. Her haftasonu bunca dergiyi kucaklayıp tutarını hiç düşünmeden yüzümde koca bir gülümseme ile koşa koşa dışarı çıkardım. Kimi zaman arabaya atlardım hemen, devam ederdik yola; kimi zamansa arabada beklemekten sıkılan annecimi kahve içerken bulurdum yan dükkanda...

Haftasonu yine düştük yollara; Kayseri-Ankara-Eskişehir-Ankara-Kayseri! Geciken, yolda bozulan, sigortası atan, koltuğu geriye yatmayan ve zaman zaman da pis kokan otobüs hikayelerimizi yazmaya değer görmüyorum doğrusu. Belki sevdicek değinir bi ara kendi blogunda, o zaman okuruz ordan. Şimdi yazmak istediğim, otogarların birinden aldığımız, beni eski günlere götüren şu dergi: Yeni Aktüel. En son kaç yıl önce almıştım bilmiyorum, en az bir on yıl var sanırım. Bu sayıdaki giriş yazısı LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transseksüel) Onur haftası ile ilgili. Bu haftanın ne olduğunu pek anlayamadım ama anladığım şu ki, bunlardan hiçbirinin özenti sonucu değil ancak insanın doğasında varsa gerçekleştiğini, ve bunun bir hakaret/küfür konusu olmaması gerektiğinin vurgulanmaya çalışıldığı. Anafikir iyi olsa da bunu bu kadar beceriksizce yapan birisini nasıl editör yapmışlar dergiye, onu anlamadım işte.

Neyse, beni asıl koltuktan kaldırıp yazmaya iten, "sevişmeden, birlikte uyuyanlar" yazısı oldu. Yazıda farklı cinsten insanların da "kanka" olabilecekleri vurgulanmaya çalışılıyor. Ama bu arada saçma sapan iddialar da var ki benim sinirimi bozan da bu oldu. Örneğin, röpörtaj yapılan bayanlardan birisi diyor ki; erkek kankası olduğundan beri sevgilisini daha iyi anlıyormuş. Bir evli ve çocuk sahibi olan bir beyfendi ise karısı ile olan sorunlarını erkek arkadaşları yerine kadın arkadaşlarına anlatınca, aldığı yorumlar sayesinde karısının ne düşündüğü ve hissettiği hakkında empati yapmaya, fikir sahibi olmaya çalışıyormuş. Bundan daha saçma bişiy olamaz bence. Karınla/kocanla bi derdin var, gidip başkalarına dert yanacağına adam akıllı onunla konuşsan, kalıbımı basarım ki hiç bir derdin tasan kalmaz. Ha burda temel nokta, adam akıllı konuşmak. Karşındakini anlayabilmek üzere dinlemek! Yoksa her zaman yapıldığı gibi, karşımdaki sussa da konuşma sırası bana gelse diye beklemek değil. Bir insanı kendisinden daha iyi anlatabilen bir başkası olabilir mi hiç?!! Benim aklıma almıyor. Ha bu demek değil ki ben derdim olunca kimseye anlatmıyorum. Tabii ki anlattığım zamanlar oluyor, pek sık olmasa da, ama bu hiçbir zaman söz konusu kimseyi daha iyi anlamak kişinin kendinden başka birisine danışmak üzere değil, ancak sakinleşmek, veya içimde tutamadığım bir üzüntümü paylaşıp ancak avutulmak için oluyor. Yoksa birisi ile olan sorunumu bir başkası ile konuşarak çözmeye çalışmak...ı-ıh, bana çok salakça geliyor.

Yazıda geçen bir diğer cümle de eski sevgiliden kanka olunamayacağına dair: çünkü bitmiş ilişkiler her zaman pişmanlıkları, kıskançlıkları ve hep eski aşk kırıntılarını içinde barındırır. İşte bu genelleme beni sinirden küplere bindiriyor. Ne münasebet yahu, illa ki herkes bu sığlıkta olmak durumunda mıdır yani? Benim hiçbir biten ilişkim kıskançlık barındırmıyor içinde; aksine benden sonra uzun süre yalnız kalan eski sevgilim için acaba şimdi en uygun sevgili kim olabilir diye düşündüğüm bile oluyor. Bir ilişki bitince içine neden illa ki haset karışmak zorunda ki? Ya da neden pişmanlıklar ve aşk kırıntıları kalmak zorunda? Aşk kırıntısı dahi varsa o ilişkiyi bitirmemek için elinden geleni yapmaz mısın? İlla ki bitecekse de, o kırıntılar senin içinde sağ iken zaten başka bir ilişkiye başlamazsın ki... Eski sevgilileri ile kanka olmayı becerebilen bi ben mi varım yani bu dünyada? Peh! Hiç de öyle olmadığından eminim. Ha yüzünü şeytan görsün dediğim bir-iki kişi de oldu tabii ki ama zaten onlarla kanka olmam söz konusu olamaz. Normal şartlar altında düzgünce bitmiş sevgililerden bahsediyoruz burda. Uf sinirlenince kendimi yeterince iyi ifade edemediğimi düşünüyorum. Yine bu anlardan birindeyim... Grrrr!

Olur kardeşim, eski sevgiliden gaaaayet de güzel kanka olur ve kankanın karşı cinsten olması sevgilinle olan ilişkin için bir iyileştirme çalışması olacaksa o kankaya kanka denmez zaten! Kızdırmayın adamı! Höyyyt!!!!

22 Nisan 2009 Çarşamba

duvarlara çarpa çarpa...



Burdan giderken neler bırakıp gittiğimi geri dönerken biliyordum, hatırlıyordum...ama şimdi yeniden yaşıyorum. Bilmek ile yaşamak veya hissetmek o kadar farklı ki... Karşında bir duvar olduğunu bilsen de mesela, kafanı vurunca duyduğun acı ile hissedersin onun varlığını; bildiğin zaman hissettiklerinden daha farklı şeyler hissedersin o an. Hayatta birçok şey böyle benim için, iyisi de var kötüsü de... Son iki gündür geride bırakıp gitmiş olduğum o olumsuz duvarlardan birkaçına çarpıp duruyorum kafamı. Neyse ki öyle şiddetli çarpmalar değil; aslında sadece kendim çarpışlarım değil, bir de sevdiklerimin çarptığını görüp hissediyorum... Güzel bir duvarım da var yanısıra: rengi şeker pembesi değil belki ama illa ki pembe olacaksa, pek sevmesem de en fiyakalısı o olur sanırım ki gül pembesi renginde; sabahları kokusu içime çekebildiğim bir duvar; kafamı vurdukça gözümün önünde yıldızların uçuştuğu, başımın üstünde kalplerin turladığı bir duvar...

Şimdi bakıyorum da... artılar, eksiler, arayıp da bulamadıklarım, yeni edindiğim alışkanlıklarım... Burda da çok kalıcı değilim... "Ağustos sonunda savunmanı verecekmişsin gibi hazırlanmalısın" dedi İbrahim hoca bugün... Bu bir bakıma da gitme vakti demek...hem iyi hem kötü olabilir ama sözün özü şu ki: az zamanım var burda, çok az hem de... Her ne kadar kendime de soranlara da hep "hele bi şu tezi halledelim de..." desem de; göremediğim, tahmin edemediğim bir sonrası var bugünlerin... Kimi zaman heycanlanıyorum umutlanıp, kimi zaman da kayboluyorum, korkuyorum belki de...

Aslında aklımdakiler bunlar değildi... Aklımda özellikle son iki gündür canımı sıkan duvarlar var ama... şimdi sırası değil heralde onu yazmanın ki parmaklarım onu anlatmak istemedi pek... Eski yıllarda olsa, "kalemimden o sözcükler dökülmedi" derdik...

Başım ağrıyo.. yine grip oldum, yutkunamıyorum, üşüyorum... bugün gökyüzünden tepemize boca edilen yağmurlar yetmemiş olacak ki gözlerim yağmur yağdırmak istiyor... a bi de, iki de bi tıkanan tuvaletimize çok sinir oluyorum! Grrrr!

PS: yazdıklarımı okuyunca acaba insanların beni tanıdığından ne kadar farklı bir portre çıkıyor burdan onu merak ettim şimdi... "amma da rol kesiyo hatun, gerçekten böyle olsa, ohoooo" diyenler var mı merak ettim... aslında olduğunu biliyorum da... bilip de kafamı vurmadan etrafından dolanıp geçmeye çalıştığım bir duvar gibi... hissetmemek için yokmuş gibi davranıyorum, ama biliyorum orda olduğunu... olsun varsın... ne diyordu şarkıda: ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum...

5 Mart 2009 Perşembe

08 Temmuz 2007


gidiyorum şimdi... az kaldı.
sanıyorum ki beni düşünecek birileri masaya oturduklarında. kimileri yemek yerken, kimileri çalışırken beni düşünecek sanıyorum. eşyalarımı toparlamak kime düşecek acaba ben yine odamı darma dağınık bırakıp gidince.. valize sığmamış en sevdiklerim arasında en az sevdiğim ayakkabılarımı kim kutusuna koyup kaldıracak? Vestiyerde aylardır giymediğim halde kışlıkların arasına kaldırılasına izin vermediğim ceketlerimi kim katlayıp koyacak dolapların en üstüne acaba? ne hissedecekler bunları yaparken... istediğim kitapları kargoya vermek üzere kütüphanemde aranırken en arka raflardan ve kitap aralarından neler bulacaklar acaba bana dair... bilgisayarımı ilk kim açacak ben yokken... kimse tozunu alacak mı acaba ekranımın üstünden sürekli geriye düşen kırmızı dilli yeşil kurbağamın... rabbit mesela, sığacak mı valize, kaçıncı gidişimde götürebileceğim onu... ilk gidişimde benimle gelemezse çamaşır makinesine mi koyup yıkayacaklar onu yoksa içini boşaltıp elde mi yıkayacaklar; kanserli boğazını dikerken lime lime olup ellerinde mi kalacak kafası yoksa izin verecek mi rabbitin o yaşlı derisi bu ameliyata... ben yokken kimlerin hangi çocukları gelecek bu eve acaba. kimler gelecek, kimlere söylenecek benim odam gösterilerek, cadı'nın odasıydı burası, diye. ben yokken benim adıma gelen zarflar ne olacak..tek açılan fatura zarflarının dışında gelen diğer tüm zarflar ne renk bir kutuda toplanıp bekleyecekler beni? beklerken içlerindekini anlatacaklar mı acaba birbirlerine. kimse birşey gönderecek mi ki bana ben yokken bu adresten... yeni adresim ne olacak acaba, ilk kim ne yollayacak bana o adresten. ilk zarfımı / kargomu aldığımda ne hissedeceğim orda? içinden ne çıkacağını bilecek miyim, bilsem de acaba bi de mektup var mıdır acaba diye heycanlanacak mıyım. kim bana mektup yazacak, kimse yazacak mı acaba? mailler ve msnler varken kimse mektup yazacak mı, bunu aklına getirecek mi kimse? tüm aile toplanıp biraraya geldiğinde ilk kim farkedecek benim artık olmadığımı, ilk bensiz birliktelikleri ne zaman olacak? ilk kim ağlayacak ben yokum diye, en geç kim? vitrindeki resimlerimin sayısı artacak mı, benim sevdiğim fotoğrafımı mı çerçeveleyip koyacaklar bu ailenin sınırötesi fertlerinin köşesine... dolabım boşalınca neler konulacak onların yerine... kim boşaltacak... ilk ne zaman boşaltacaklar... yanıma alamadığım onca toka ve makyaj malzemesini ve daha da önemlisi sanırım henüz kimsenin farketmemiş olduğu kocaman bir dolap dolusu boş parfüm şişesini ne yapacaklar? yıldızlı perdelerimi çıkartıp gerçek güneşlik perdeleri asacaklar mı? satürn lambasının yerine başka bir avize gelecek mi? Kapımı değiştirecekler ve ben geldiğimde o kapı artık geri bulunamayacak öte bir çöplükte mi olacak ben avaz avaz hıçkıra hıçkıra ağlarken...ve ben onca zamandan sonra aileme kavuştum diye sevinecek yerde bu yüzden ağlıyor olduğum için, bu kız hala büyümemiş, mi diyecekler bana yine... yaz geldi diye kışlık yorganımı kaldırırken anneannem, yorganımı özlerim ben kaldırma yatağımın ucunda dursun, diye ağladığımı kim hatırlayıp gülecek o sırada...