filmkritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filmkritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2010 Pazartesi

The Blind Side vs. The Pursuit of Happyness

The Blind Side izledik geçen gece. Başarı hikayesi diyor ama başarı hikayesi falan değil bence şans hikayesi. Çalışırsan kazanırsın, azmetmeye devam et falan demiyor. Sen şansını fazla zorlamasan, pek kasmasan da kendini eğer hayat sana yardım etmek istiyorsa ediyor, yeter ki sabırlı olmasını bil! diyor bence.

/spoiler
Çocuk kendine göre gayet über bir okula gitme şansı buluyor ama çaba sarfetmiyor (tabii ki çeşitli nedenleri var ama sonuçta ders çalışmıyor.). İyiliksever bir hatun onu evine alıyor, dahası evlat ediniyor, dersleri iyi değil diye özel hoca tutuyor. Şansa bakın ki özel hoca da süper biri. Ha hocayı bulanlar zaten ancak süper birini işe alacak kimseler oldukları için pek de şaşmamak gerek ama o çocuğun yerinde ben olsam kesin abidik gubidik hocalar çıkardı karşıma, sonra da beni evlat edinenler "ne hocalar tuttuk ama yine de başarılı olamıyor bu çocuk, embesil midir nedir" derlerdi kesin. Çocuk amerikan futbolu oynayamıyor ama valide çıkıp iki laf edince birden işler değişiyor. Ben olsam o çocuğun yerinde, kadına aşık olur hayal dünyasına dalar daha da oyanayamaz hale gelirdim heralde. Tamam belki bu kadar değil ama hayat başarı filmlerindeki kadar şanslarla dolu değil ne yazık ki. Öyle olsa ben şimdi doktoramı bitirmiş olurdum. 
spoiler/

Gerçek bir başarı hikayesi için The Pursuit of Happyness izlenmeli bence, tekrar tekrar. Çünkü ancak gerçek hayatta 14 doların kıymeti o denli iyi bilinir. 

9 Ocak 2009 Cuma

Issız adam'la ilgili söyleyeceklerim:

Özgür bırak, o bir hatunsa kesin geri gelir!

Gayet ortada Alper'in Ada'yı nasıl tavladığı. Niyetini belli etti Alper, Ada'nın kendisi için önemli olduğu gösterdi, ha Ada buna inanmakta zorlandı vs. o başka, sonra da özgür bıraktı. Aldığı kitabı verirken mesela, Ada kabul etmeyince, peki tamam diyip gidişi Ada'nin kendini özgür hissetmesine neden oldu, aklı sıra o hediyeyi kabul etme kararını kendisi verdi Ada ve öylelikle kabul etti. Alper gülümsedi ya o an, çünkü biliyordu böyle olacağını. Halbuki biz de biliyoruz; Ada o kitabı o an orda kabul etmese Alper başka bi yol bulmayacak mıydı sanki?

Ve diğer kilit nokta, her ne kadar daha sonra Ada bunu yiyişmek olarak adlandırsa da, Alper'in evindeki yemekten sonra, evin girişdeki sevişme faslı. Akıllı Ada sandı ki kendisi izin verdi o olanlara. Yok öyle bişiy halbuki. Alper özgür bırakınca Ada'nın geri geleceğini bildiği için bıraktı Ada'yı.. Alper'in bunu biliyor olmasının en mükemmel ispatı yüzündeki o hınzır gülümseme. Ada'nın yerinde ben de olsam aynısını yapardım, eminim biçok hatun da öyle... Bi hatunu tavlamaktan kolay ne var ki, istediğin şeyi söyle, hatun yok mok desin, sen ısrar et, hatun sinirlensin, sen yine ısrar et, hatun iyice sinirlensin, sen kararı hatuna bırakırmış gibi davran, hatun senin istediğin şeyi yapsın. Olay bu.

Issız adam'da dikkat edilecek başka bi halt göremedim ben... Hep aynı işte..yaşadık tüm o olanları; en az o kadar düşünmeden bıraktık kendimizi aşka; en az o kadar daldık hayallere; en az o kadar korktuk hayallerimizden; en az Ada kadar "yok canım bu adam beni sevmiyor" dediğimiz anlarda kucağımızda papatyalarla ağlarken buluverdik kendimizi ve sonra en az o kadar acıdı canımız; en az Alper kadar sapkınlıklarda aradık kaçışı; en az Ada kadar yuvarlandık merdivenlerden, terkedildiğimizde; ve en az Alper kadar korkup yüzüstü bıraktık canımızdan fazla sevdiklerimizi...


Ondan sonra da hep korkutuk ne zaman birisi olabildiğince savunmasız bıraksa kendini kollarımıza, "ya ben yine korkar da kaçarsam" diye, kendimizden korktuk...ve korktuk ne zaman kendimizi olabildiğince savunmasız bıraksak sevdiğimizin kollarına "ya benim gibi korkar kaçarsa" diye...

Hayat böyle işte... Hatalar yapacak kadar cesuruz da....asıl cesaret Alper'in Ada'yı terk ettiği noktada tüm korkularımıza rağmen inatla devam edecek kadar cesur olmakta..