27 Ekim 2008 Pazartesi

Yağmuru kim döküyor...


Ankara'daki elektrik direklerini ve tellerini özledim... Evin önündeki kocaman ağacı, hani karşı dükkan açık mı kapalı mı diye bakmaya çalışırken hep araya girip muzurluk yapan ağacı... Üniversiteye ilk başladığım yıllardaki kısacık saçlarımı ve yağmurda yürüyüşümü telaşsızca ve kampüsün içindeki ağaç, toprak ve yağmur kokusunu ve o minicik yerde kaybomayı... burdaki yağmurlar toprak kokmuyor, yerler çamur olmuyor, yüzüne bile değmiyor insanın eğer şemsiyen varsa. Halbuki Ankara'da yağmurla şemsiye kapışır sanki. Sanki en önemli yarış onlarınkidir... yağmur kazanır yüzüme dokunmayı başarırsa, şemyise kazanır yağmuru engellerse ve Ankara'da yağmur, ben ne zaman ağlamak isteyip de ağlayamasam yağar..gökyüzü benim yerime ağlardı...
Burdaki bulutlar ise şımarık ve sulugöz bir çocuk gibi..her an ağlayabilir ve her an susabilir nedensizce ve sırf şımarıklığından...buraki yağmurun derdi şemsiyeni yıpratmaktır, Ankara'dakinin se yüzüne dokunmak, saçlarını yıkamak, yanaklarından akmak...Sezen ünzile söylerken, "yağmuru kim döküyor" derken..

Gece olunca şehre çöken sis kokusunu özledim..en çok Bursa'da hissederdim onu, çocukken gittimiz Bursa'da...Daha 6-7 yaşlarımdayken sanırım, teyzemin bir çeşme önünde evi vardı...sobalı..o evi özledim bi de. O evde uyumayı...

Bir de fabrikanın en alt katını özledim, o karbon kokusunu..Adem Usta ile Tutan'ın karşılıklı atışmalarını, beni güldürmek için..ve gidip preslerin başında beklemeyi, CNC'nin becerilerine hayran kalışımızı ve en alt katta çapak kesmeyi ve Zeynel Usta'nın forklifte portif diyişini...

Organize sanayinin arka sokaklarında araba kullanmayı ve serçelere yoldan çekilsinler diye korna çalmayı...Girişteki güvenlik görevlilerine selam verip geçmeyi özledim, 10.sokakta iftarda Tutan'ın yaptığı acılı çorbaları ve Merkez Petrol'den aldığımız kızarmış tavuğu...

Sencer dayıma gösterip, aferin almayı beklediğim güzel yazılı defterlerimi özledim...uçlarına ataç takışını ve annemle ve dayımla birlikte harita çizişlerimizi ve fen dersinin proje ödevlerini ve Feryal'in beni derslerden çağırıp komik bilgisayar işlerinde yardım istemesini. Hakan'ın yediği dayak için tüm sınıf yaptığımız eylemleri ve Mine hoca'nın istifasını protesto edişimizi. 19 Mayıs'larda kürsüye çıkıp şiir okumayı ve edebiyat derslerinde kompozisyon yazıp kendime saklamayı... Okulun radyosunu özledim, seçim koşturmacasını, yaptığımız propagandaları.. Nesrin hocanın serviste sürekli Aşır'a ve kızmasını ve Aşır'ın pişkinliğine rağmen onu sevişini.. Murat abiyi ve Aydın abiyi ve kolejden sonra bile bizim gözlemcileri gözlemevine götürüşlerini..

Maksutov'da gözlem yapmayı özledim..ilk kuyruklu yıldız gördüğümde çıplak ayak kubbenin içinde dans ettiğim heycanı, şarap ve "değişen tamam" ikilisini, avaz avaz şarkı söyleyip keyif çatan insanları yatağından kaldırmayı, biz orda üşürken. Kubbenin altındaki odaya inip uyumayı ve her gözlem gecesi hep saat 3,5 da uykumun gelişini..ve kubbedeki merdivende oturup başımı yaslamayı ve kubbenin terasını..

ve sarhoş olmayı özledim bi de.. mutluluktan sarhoş olup kendimi sevgilinin kollarında dünyanın en huzurlu insanı gibi hissetmeyi...

1 yorum:

  1. ama bişeyi biliyorsundur sanırım
    burada olsan da orada yazdıklarının çoğunu özliycektin
    çünkü çok azı var yaşayabileceğin.
    ve inan buraya gelince oradan özleyeceğin de ÇOK İHTİYAÇ DUYACAĞIN da olacak
    yürek sıcaklığı ise özlediklerinin temeli, inan nerede olursan ol özletmez içinde olduğun yürekler
    nerede olursan ol seni çok seven ve kokunu çok özleyenler var
    bunu bil de onlar için gülümse..
    Seni seviyorum.

    YanıtlayınSil

İki kelam etmeden gittiğinde üzülüyorum ben.