gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2009 Perşembe

içim genişliyo'

MSN'de çevrimdışı konumda, konuşmak isteyebileceğim birisinin online olduğunu görüp de online olmayı beklerken online olan insanlar nedeniyle çıkan sesten bile rahatsız oluyorum. Tam bir işkolik oldum son günlerde. İşimden alakasız olan herşey sinirlendiriyor beni. Şikayet eden insanlar sinirlendiriyor. Yanlışlıka ha bire kırdığım bardaklara sinirleniyorum ve iki de bir derince ve incecik kestiğim parmaklarımdaki yaralara da sinirleniyorum. Soğuğu severdim eskiden, çünkü sadece gökyüzünün altında olduğum gözlem gecelerine hastı, artık sevmiyorum. Bilmiyorum belki hala seviyorumdur ama en azından üşümekten yoruldum, bunu diyebilirim. Kırmızı kazağımı özledim, kırmızı ojelerimi de. "Beyaz ellerine en çok yakışan kırmızı ojeler" demişti bir dönem birden fazla insan, kimlerdi onlar bilmiyorum ama o dönemi hatırlayınca içim bi garip oluyor; çok aşk acısı çektiğim bir dönem olsa da kendimi çok güzel ve alımlı hissettiğim bir dönemdi aynı zamanda. Ben bir hatunum, ne garip... Sanırım son 1 yıldır bunu epeyi unuttum. Bakınca tokası makyajı falan yerinde, hatun olduğunun farkında gibi görünsem de...belki de abartıyorumdur, belki de sadece şu son bikaç günlük bişiydir. Böyle diyince de sanki hayatımda ters giden bişiyler varmış gibi oluyor. Hayır, hayatım gayet iyi. Çok daha iyi olabilirdi, ama değil, ama bu hali de gaaayet güzel, ama daha güzel olacağını biliyorum, çünkü bunun için çaba sarfediyorum. O zaman sorun yok demektir. Sağ elinin yüzük parmağının tırnağının hemen dibinde bir karton kesiği varsa, klavyede yazı yazarken tuşların kenarları oraya girip canını acıtabiliyor hatta yeniden kanamasına sebep olabiliyormuş, şimdi bunu tecrübe ettim. Canım acıyor, ve parmağım kanıyor. Kağıt kesiklerinden nefret ediyorum. Bi dolu işim var, üstelik de yapmaktan keyif aldığım, ve bitirince çok huzurlu hissedeceğim işler. Yapmaya kıyamıyorum sanki..tembellik değil ama sık sık gelen ve sık sık kovduğum b.ktan bir duygu var... yine geldi ve ben bu yazıyı bitirdikten sonra onu yine kovucam.
Eskiden facebook'ta çok fazla vakit geçirirdim, artık en fazla 3-5 dk duruyorum, sonra sıkılıyorum. Takip ettiğim blogları okurken de sıkılıyorum. Belli başlı birkaç on tane blog var günü gününe okuduğum ama onun dışındakilerden sıkılıyorum artık. İnternete neden o kadar bağımlıydım eskiden anlamıyorum bugünlerde. Sürekli ve hep kontrol etmek istediğim tek şey e-mailim çünkü başıma gelecek belalar da süprizler de ordan geliyor, gerisi boş. Peki ya internette eğlendiğim zamanlara nooldu? Yoksa bunlar büyümek mi oluyor? off... bu ne demek biliyo musun? Artık kuzenlerim için eskisi kadar ilgi çekici olmıycam demek... bu yılbaşı zamanı "witchie'cim, artık senin yanında da sıkılıyorum ben, büyüdün mü nedir" diyen kuzenimin haklı olması demek... ben nelerden zevk alırdım peki çalışmak dışında? gerçi çalışmaktan da süper zevk aldığım söylenemez, iş bitirmeyi seviyorum ben; "bu da bitti oh süper oldu" demeyi seviyorum. başka? bilmiyorum... insanın kendine gıcık olması çok sinir bozucu bişiy. içim içime sığmıyor ama iyi anlamda değil, daralıyorum gibi bişiy bu. Ama ben daralmıyorum, içim genişliyor sürekli, patlıycam sonunda sanki... dışarı çıkmalıyım belki de... ama dışarı çıkmak için giyinmek gerek, onu bile istemiyorum... buraya gelirken bir sinirle çıkınca evden, sevdiğim herşeyimi evde bırakmış olduğum için ve şimdi de giydiklerimi sevmediğim için, için için için için.... giyinmek de istemiyorum, dışarı çıkmak da istemiyorum... halbuki biliyorum, çıksam biraz, ne güzel olacak...
yarın gece eve doğru yola çıkıcam, cumartesi sabah Ankara'da olucam yeniden... Karakuş ve Zerrin'cimle güzel bir sabah kahvaltısının ardından teyzemler ve anneannem ve dedeme gidicem. güzel ev yemekleri yiycem, kesin anneannem sevdiğim bişiyler yapmıştır bana. hatta son zamanlarda teyzemle yarışıyorlar, hangisinin yaptığını daha çok sevicem diye, ben de şımarıyorum. sonra biraz birikmiş harçlıklarım varsa onlarla hemen euro alıp Bonn'daki birilerine göndericem ki banka hesabıma yatırsınlar, hesap yine eksiye geçti.... muhtemelen kuzenler falan da gelirler bizim eve cumartesi günü... akşam da kocaman sülale yemeği... pazar sabahı uyuşuk bi kahvaltı, akşam 5 gibi Başken oda orkestrasının konseri, konser sonrası gözlemevine gidiş. Sahi Ankara'da olup da gökyüzüne meraklı olan kimse varsa, bu Pazar günü Ankara Üniversitesi Gözlemevi halk günü adı verilen bi etkinlik yapıyor, herkesi davet ediyor, giriş ücretli mi bilmiyorum ama 2-3 TL olabilir, fazla olacağını sanmıyorum. Teleskoplarla Ay'a ve gezegenlere bakıyorsunuz. Gelirseniz haber edin mutlaka...gökyüzünü size bizzatihi ben anlatıcam! Aha bu da bu haftasonu için etkinlik bilgisi:

3 Mayıs 2009, HALK GÜNÜ ETKİNLİĞİ

Etkinlik Başlama saati: 19:30
Teleskoplarla İzlettirilecek Gök Cisimleri: Ay, Satürn, NGC2264, NGC2632, Mizar-Alcor, Albireo
Sunum: Astrofotoğrafçılık ve uygulaması (M57 Yüzük Nebulası + M27 Dumbbell Nebulası)
Belgesel: Deep Space (Derin Uzay)
Gökyüzü Tanıtımı: Mevsim itibariyle görülebilen takımyıldızların mitolojik hikayeleriyle birlikte tanıtımı

Neyse pazartesi sabahı da 8 otobüsüyle doooru Gayseri'ye...

Yazmak iyi oluyo, aklımın içinde dönüp duran düşünceler hem biraz şekillenmiş oluyo hem de aklımı terk ediyorlar ki yeni şeyler düşünebileyim, işime dönebileyim...
Bu yazıya resim falan yok, müzik de yok, içim genişliyo zaten...
Pffff....

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yağmuru kim döküyor...


Ankara'daki elektrik direklerini ve tellerini özledim... Evin önündeki kocaman ağacı, hani karşı dükkan açık mı kapalı mı diye bakmaya çalışırken hep araya girip muzurluk yapan ağacı... Üniversiteye ilk başladığım yıllardaki kısacık saçlarımı ve yağmurda yürüyüşümü telaşsızca ve kampüsün içindeki ağaç, toprak ve yağmur kokusunu ve o minicik yerde kaybomayı... burdaki yağmurlar toprak kokmuyor, yerler çamur olmuyor, yüzüne bile değmiyor insanın eğer şemsiyen varsa. Halbuki Ankara'da yağmurla şemsiye kapışır sanki. Sanki en önemli yarış onlarınkidir... yağmur kazanır yüzüme dokunmayı başarırsa, şemyise kazanır yağmuru engellerse ve Ankara'da yağmur, ben ne zaman ağlamak isteyip de ağlayamasam yağar..gökyüzü benim yerime ağlardı...
Burdaki bulutlar ise şımarık ve sulugöz bir çocuk gibi..her an ağlayabilir ve her an susabilir nedensizce ve sırf şımarıklığından...buraki yağmurun derdi şemsiyeni yıpratmaktır, Ankara'dakinin se yüzüne dokunmak, saçlarını yıkamak, yanaklarından akmak...Sezen ünzile söylerken, "yağmuru kim döküyor" derken..

Gece olunca şehre çöken sis kokusunu özledim..en çok Bursa'da hissederdim onu, çocukken gittimiz Bursa'da...Daha 6-7 yaşlarımdayken sanırım, teyzemin bir çeşme önünde evi vardı...sobalı..o evi özledim bi de. O evde uyumayı...

Bir de fabrikanın en alt katını özledim, o karbon kokusunu..Adem Usta ile Tutan'ın karşılıklı atışmalarını, beni güldürmek için..ve gidip preslerin başında beklemeyi, CNC'nin becerilerine hayran kalışımızı ve en alt katta çapak kesmeyi ve Zeynel Usta'nın forklifte portif diyişini...

Organize sanayinin arka sokaklarında araba kullanmayı ve serçelere yoldan çekilsinler diye korna çalmayı...Girişteki güvenlik görevlilerine selam verip geçmeyi özledim, 10.sokakta iftarda Tutan'ın yaptığı acılı çorbaları ve Merkez Petrol'den aldığımız kızarmış tavuğu...

Sencer dayıma gösterip, aferin almayı beklediğim güzel yazılı defterlerimi özledim...uçlarına ataç takışını ve annemle ve dayımla birlikte harita çizişlerimizi ve fen dersinin proje ödevlerini ve Feryal'in beni derslerden çağırıp komik bilgisayar işlerinde yardım istemesini. Hakan'ın yediği dayak için tüm sınıf yaptığımız eylemleri ve Mine hoca'nın istifasını protesto edişimizi. 19 Mayıs'larda kürsüye çıkıp şiir okumayı ve edebiyat derslerinde kompozisyon yazıp kendime saklamayı... Okulun radyosunu özledim, seçim koşturmacasını, yaptığımız propagandaları.. Nesrin hocanın serviste sürekli Aşır'a ve kızmasını ve Aşır'ın pişkinliğine rağmen onu sevişini.. Murat abiyi ve Aydın abiyi ve kolejden sonra bile bizim gözlemcileri gözlemevine götürüşlerini..

Maksutov'da gözlem yapmayı özledim..ilk kuyruklu yıldız gördüğümde çıplak ayak kubbenin içinde dans ettiğim heycanı, şarap ve "değişen tamam" ikilisini, avaz avaz şarkı söyleyip keyif çatan insanları yatağından kaldırmayı, biz orda üşürken. Kubbenin altındaki odaya inip uyumayı ve her gözlem gecesi hep saat 3,5 da uykumun gelişini..ve kubbedeki merdivende oturup başımı yaslamayı ve kubbenin terasını..

ve sarhoş olmayı özledim bi de.. mutluluktan sarhoş olup kendimi sevgilinin kollarında dünyanın en huzurlu insanı gibi hissetmeyi...