8 Mayıs 2011 Pazar

Güney Afrika'ya Uçuş

Evet, sonunda beklenen Güney Afrika yazısına sıra geldi... Oldukça garip geçen bir günün sonunda kendimi yatağa uzanmış, elimdeki telefonla eski blog yazılarımı okurken buldum ve "belki de eksikliğini duyduğum şey eskisi gibi sık sık yazamadığım bloğumdur" dedim kendi kendime. Bunun üzerine, ertesi gün ofise gitme kararı aldığım bir cumartesi akşamında oturup keyifle bir ikinci dünya savaşı filmi izlemek fikri vakren aklımda, oturdum bu yazıyı yazıyorum sizlere. 

Güney Afrika macreasının başlangıcı ve planlamasını şu ve şu yazıda yazmıştım zaten, belki hatırlıyorsunuzdur. Güney Afrika'ya gitme sebebim, Güney Afrika Astronomi Gözlemevi'nde gözlem yapmak. Daha önce bu tür bir gözlem yapmadığımndan Türkiye'deyken edindiğim 2 yıllık tecrübelerim pek işe yaramayacağı için danışmanımla birlikte gidiyoruz gözleme. Danışmanım, aynı zamanda patronum, kendisine Murtaza diyoruz. Planlara göre Murtaza ile Londra havaalanında buluşacağız. Yani ben Belfast'tan Londra'ya kendi başıma gideceğim. Sonrasında Londra'dan Cape Town'a geçeceğiz birlikte. Çünkü Murtaza tam bizim gözlemimiz öncesinde Japonya'da bir toplantıya katılacak. Ve fakat işler hiç de planlandığı gibi gitmedi, çünkü Murtaza Japonya'ya gitmedi. Büyük depremin olduğu 11 Mart sabahı Londra'dan uçağı kalkmadı Murtaza'nın, Japonya'daki toplantı iptal edilmedi ama Murtaza gidemedi. Hal böyle olunca planlar değişti.

19 Mart Cumartesi akşam 18'de Belfast'tan kalkacak uçağa yetişmek için saat 13 sularında taksi ile kapıya geldi Murtaza. Elimde mavi minik valizim ve sırt çantam, üzerimde siyah kalın paltom ve yanımda sevdicek ile bindim taksiye. Armagh Belfast arası otobüsle 1,5 saat taksi ile gidince 1 saat civarında. Murtaza'nın Belfast Londra uçuşu yakın vakitte belli olduğu için benimle aynı uçağa yer bulamadı, onun uçuşu daha erken o yüzden. Havaalanına varınca Murtaza'yı yolcu ettik, benim uçuşuma daha 2 saat var, aklımızda da hınzır planlar. Belfast'taki ikea, havaalanının hemen yanında, Hollywood Exchance center'ın dibinde. Hollywood'da ise birçok mağaza var, tıpkı bizim KentPark gibi. Bizim de ne zamandır önünden geçip bir türlü fırsat bulup da içine giremediğimiz Decathlon var! Hal böyle olunca, fırsattan istifade atladık taksiye (hemen yanında ama yürüyecek yol yok, anca otobandan gidiliyor), hooop soluğu Decathlon'da aldık. İyi ki de öyle yapmışız, keza kendime güzel bir yağmurluk aldım ve o kalın paltomu sevdicekle gerisin geri eve gönderdim. Bu kararı vermekte zorlanmadım desem yalan olur, keza ilk defa gittiğim bir ülkede ne kadar soğuk bir havayla karşılaşacağımdan emin olamadım ama "Sonuçta Güney Afrika'ya gidiyorum yahuu, çok üşürsem ordan bişiy alırım hem de hatıra olur" diyerek kendimi cesaretlendirdim, sonradan gözlemlerde de çok işime yarayan yağmurluğu almakla ne kadar iyi ettiğimi anladım tabii. 

Sevdiceğin beni uğurlaması biraz hüzünlü oldu; ne de olsa evlendiğimizden beri ilk defa ayrılıyoruz ve bu süreçte doğumgünümde de yalnız kalacağım... Sağ salim bir uçuşun ardından Londra'ya vardım. Herkes Heathrow terminal 1'den(iç hatlardan) 3'e(dış hatlara) gitmenin zorluklarından bahsetmişti bana öncesinde. Daha önce Heathrow'da aktarma yapmıştım ama belki de terminaller 1 ve 3 değildi o yüzden zorlanmadım ben heralde diye düşünüyordum. Ama bu defa da hiçbir zorluk çıkmadı. Tamam biraz mesafe var ama, arada bir sorun yok ki. Düz yerde yürüyen bant var, onun dışında birazcık bir mesafeyi de havaalanının aktarma otobüsüyle gidiyorsun zaten. Öyle sıkıntı yaratacak bir sorun yok yani. "T1'den T3'e geçerken çok vakit kaybedersin acaba iki uçuş arası 1 saat yeter mi?" diye sizi dertlendirmeye kalkışan olursa dertlenmeyin boşuna. Ha ama şu var ki güvenlik kontrolleri biraz vakit alıyor. Neden bilmem, o x-ışın aletindeki sıra çok yavaş ilerledi beklerken, ya da bana öyle geldi... 

Güney Afrika para birimi olan Rand'ı Armagh'taki iki döviz bürosunda da bulamadık. Bankadan almak mümkünmüş ama onu da en az 1 hafta on gün öncesinden sipariş etmek gerekiyormuş bankaya. Bunu bilmediğimiz için, yolculuğa iki gün kala bankaya gitmek de bir işe yaramadı haliyle. Londra veya CapeTown havaalanında döviz bozdurabileceğimi söyleyince Murtaza, ben de fazla dert etmedim ve gerçekten de Heathrow 3'e girince beni selamlayan kocaman bir döviz bürosuyla karşılaştım. Murtaza ile en kötü durumda uçuş kapısında buluşmak üzere sözleşmiştik ama daha kapıya varmadan, bekleme alanında buldum onu. Birkaç dükkan gezmeyi düşünsem de neden bilmem hemen gittim Murtaza'nın yanına. "Kahve ister misin?" sorusuna ilk anda hayır diyerek sırt çantamı ona emanet edip dükkanları hızlıca gezdikten sonra aldığım kahve ve atıştırmalık şeyler ise Murtaza'nın "Hadi geç kalıyoruz, bi yandan kapıya gitsek bi yandan yesen olmaz mı?" deyişiyle boğazıma dizildi. "Aceleniz varsa siz buyrun, ben yiyip geleyim uzun sürmez" dedimse de "Yok yok gidelim hadi!" diyerek bir elimde yiyecek bir elimde kahve, sırtımda çantam, kolumda yağmurluğumla sürükledi beni resmen. Zaten başım ağrıyorken bir de böyle dangalak bir gerginliğe iyice uyuz oldum hem de daha yolculuğun başında, ama başa gelen çekilir diyerek kalktım gittim peşinden naapıyım. O yol da git git bitmedi elimdekilerle, en uzak kapıya gelmiş uçak, şansıma işte...

Uçağa bindik, Murtaza ile yanyana koltuklarda olmak çok da zor olmadı, bu isteğimizi Belfast'taki check-in'de söylediğimiz için. Şimdiye kadar bindiğim en büyük uçaktı. Solda ikili bir sütun, ortada 4'lü ve sağda ikili bir sütun daha vardı. Biz sağdaki ikilideydik, Murtaza pencere kenarını kapmıştı tabii. Çoğu zaman tam bir İngiliz centilmeni olsa da zaman zaman içindeki öküzün ortaya çıktığı yerler de olmuyor değildi ama neyse...

devam edecek...

3 Mayıs 2011 Salı

Düzeltmek Bizim Elimizde!

18-19, 25-26 yaşlarında gencecik insanlar, üniversite öğrencileri, biliminsanları… İnanarak, azimle ve yılmadan AKP ve icraatlarını savunuyor! Bu nasıl oldu biliyor musunuz? Aydın takımı darbelerle uğraşırken toplumun içine giren ve kendi düşüncelerini sağlam temellerle empoze eden dinci takımı sayesinde oldu. CHP, ANAP, DSP ve MHP birbiriyle uğraşırken RP ve SP temelli AKP'nin siyestçi, bilimadamı, mühendis, doktor, avukat, hakim ve savcı ve hatta asker yetiştirerek hayatın her alanına girmesi, düzene ayak uydurarak yükselmesi ve bir yandan da beyinyıkama icraatlarını sessiz ve sakince gerçekleştirmesiyle oldu. Biz terörle uğraştık, biz dış politikayla uğraştık, biz kendi kendimizi yiyip bitiren darbelerimizle uğraştık; onlar kendilerini geliştirdiler, onlar kendilerine bir taban değil temel kurdular. Ve işte şimdi gördüğümüz yere yükseldiler, cumhurbaşkanı oldular, başbakan oldular, ordu oldular. Görüyorum ki en büyük aptallığımız AKP'ye oy verenlerin cahil cühela takımı olduğunu zannetmek. O insanlar bizim yaşıtlarımız, bizden genç insanlar!!! Ve farkında değiller gidişatın. Ve biz bilgisayar başında, facebook ve twitter statüslerine "bu gidişata dur diyin", "uyanın artık" yazarak, sadece kendimizin dinlediği eylemler ve yürüyüşler yaparak uyandıramayız onları. Kolsuz bir adama gidip de 'gözlerindeki örtüyü kaldır artık' demenin ne anlamı var? Birşeyler yapmalıyız! Klavye delikanlılığı değil! Aralarına karışıp konuşmaylıyız, anlatmalıyız tek tek. Tüm argümanlarını açıklamalıyız birer birer. Söylediklerini dinlemeden lafı ağızlarına tıkmak ve kendi dediğimizi tekrarlamak değil, neyi nasıl anladıklarını görüp - neyi ne zannetiklerini bilip, hatanın farkına varmalarını - kendilerinin de görmelerini sağlamalıyız. Korku otoritesinin ve özgürlük kısıtlamalarının muhafazakarlıkla, edep-ahlakla, müslümanlıkla bir olmadığını göstermeliyiz. Birilerinin birşey yapıp durumu değiştirmesini beklemek saçma! Yapılması gereken onların arasına girip konuşmak, anlatmak, gözlerini açmak. İcraat gerek. Bunu icraatı da bizim yapmamız gerek! Senin ve benim! Sabır ve sebat etmediğimiz sürece düzeltemeyiz bu gidişatı! Sinirlenip fevri tepkiler vererek düzeltemeyiz. Sürekli "neden" diyen bir çocuğa gösterilen sabırla yaklaşıp, sakince anlatmamız gerek nedenleri. Kendimize benzerlerle dolu olan kabuğumuzdan çıkıp "onların" "AKPcilerin" "yandaş"ların arasına girmemiz gerek, müsama göstererek, sakinlikle ve hoşgörüyle…


Ben ülkemi çok seviyorum! İlkokulda istiklal marşı sırasında güldüğü için en yakın arkadaşıma küsecek kadar! Güneydoğu'da operasyon olduğunu Köln sokağındaki bir televizyonda tesadüfen gördüğümde sokak ortasında o hiç tanımadığım şehitler için ağlayacak kadar, en değerli şeyimiz olan vaktimizi umzarsızca çalan sosyal paylaşım sitelerinde arkadaşlarımın yazdığı hükümet yanlısı cümelelerde üzüntüden elim ayağım titreyecek kadar. Ben ülkemi çok seviyorum, başka bir ülkede bilim yapmam için bana para verilirken işimi erteleyip bu yazıyı yazmaya vakit ayırabilecek kadar! Ve sizin de bu ülkeyi benim sevdiğimden daha az sevdiğinize inanmıyorum. Ama bunlar işe yarayan şeyler değil. Bilgisayar başında oturup "ne zaman uyanacaksınız" yazmak değil işe yarayacak olan. Kendi çevrenizden çıkıp "diğerleri" arasına karışın, anlayın neyi ne sandıklarını, ve anlayabilecekleri gibi anlatın işin doğrusunu. Lütfen yapın bunu.

Şimdi gidin ve sizinle hemfikir olmayan insanları bulun, önce onları anlayın, gerçekten anlayın. Sonra onların anladığı dilden anlatın derdimizi. Hasta olduğunu bilmeyen birisine neden ilaç almıyorsun diye kızamazsınız, değil mi? Hastalığın nerede olduğu gösterin, kalp kırmadan, hakaret etmeden, aşağılamadan. İçinde bulunduğumuz bu durum onların suçu değil, bizim suçumuz! Bu hale gelmesine izin verdiğimiz için hata bizim. Şimdi hatamızı düzeltme vakti! Ve bu hata artık sadece oy kullanmakla düzelecek boyutta değil. Elinizi taşın altına koyun: Gidin: Anlatın!

2 Mayıs 2011 Pazartesi

+18 Gay meseleler

Gün geliyor kendimi gerçek anlamıyla özgürlükçü zannediyorum, gün geliyor dar görüşlü olduğumu düşünüyorum. Bugün birincisi...



Gay, transseksüel, dönme ve benzeri kelimeler arasındaki farkı bilmiyorum. Sonuçta varyasyonları tahmin edebiliyorum ve bana hepsi de makul geliyor. Dahası, "bana ne" diye düşünüyorum. Bana ne karşımdaki adam yatakta benim hemcinsimle değil de kendi hemcinsiyle birlikte olmaktan hoşlanıyorsa? Bana ne??? Bana ne karşımdakinin göğüsleri sonradan yapılmaysa? Kendisi "normal" olup da sesi "normal" tabir edilenden kalın veya ince olan kadın veya erkekler yok mu hiç çevrenizde? Onlar sizi rahatsız etmiyorsa "diğerleri" neden ediyor? Ya da "diğerlerinin" "farklı" sesleri, neden "normallerin" "farklı" seslerinden daha fazla rahatsız ediyor sizi? "Diğerleri" kendileri olabilecek cesareti gösterdikleri için olmasın sakın? Tamam olmasın, ilk anda fazla ağır bir suçlama olabilir bu. Ama nedenini anlamam mümkün değil. İşin garibi herkesin bu denli tepkili olduğu bir konuda ben nasıl bu kadar rahatım, kendimi anlamakta da zorlanıyorum bazen. Sanırım seksist tutumların her türlüsüne karşı olduğum için böyle... Bak yazarken aklıma geldi, bi de "cinsiyet ayrımcılığına karşıyım" diyip "kadınlara pozitif ayrımcılık" isteyenler var ki, onları da anlamıyorum. Ayrım yoksa yoktur. Kadına pozitif ayrımcılık erkeğe negatif oluyor farkında değil misiniz? Yoksa farkındasınız da umurunuzda mı değil? 

1 Mayıs 2011 Pazar

Mimimimimimimimimim

Güney Afrika yazısını sanırım yarın yazabileceğim ama öncesinde verilmiş bir sözüm var Karaefendi'ye.

En sevdiğim üç görsel:

Zerrin'cim ve ben... Sanırım hayatımızın en güzel döneminden bir kesit bu. İş ve huzurun bir arada olduğu, bizim de bir arada olduğumuz günlerden... Mayıs 1995 olsa gerek...


Çok da özellikli bir görsel değil ama nelerin üstesinden geldiğimi hatırlatıyor bana. Nelere göğüs gerebildiğimi, bir yandan da ne güzelliklerin içinden geçiğimi hatırlatıyor. Kasım 2008 sanırım...

Başlarken nelerle karşılacağımdan emin olmasam da yola çıkınca hayatımın bundan sonra hayal etmeye cesaret edemediğim kadar güzel gideceğini anladığımın resmidir, huzurun ve güvenin resmi... Kasım 2011
En sevdiğim üç ses:
Bunları da koyabilmek isterdim ama fark ettim ki kayıtları yok bende. En kısa zamanda bir çare bulacağım buna.
1- Zerrin'cimin sesi
2- Onurcum'un sesi
3- yanfülüt sesi

En sevdiğim üç tat:
1- Şeftali: Allah'ın varlığına inandırıyor bu lezzet beni
2- Kiraz
3- Çilek

En sevdiğim üç koku:
1- Zerrin'cimin kokusu
2- Onurcum'un kokusu
3- Parfümüm Cabotine de Rose kokusu =)

En sevdiğim üç his:
1- Sevildiğimi hissetmek
2- Özgür olduğumu hissetmek
3- Başarının verdiği o mükemmel tatmin

Ben de... kimleri mimleyeceğime karar veremedim, taliplisi var mı aceba???

18 Nisan 2011 Pazartesi

aşkolsun yahu

Yahu son yazıdaki görüntü görünmüyor, hiç sesiniz çıkmadı(OnurCUMu tenzih ediyorum). Hadi onu geçtim, bu kız Güney Afrika'ya gitti de dönmedi mi, öldü mü oralarda, yamyamlar mı yedi bunu, ne oldu diye hiç mi merak etmezsiniz yahu? Alacağınız olsun... Kırdınız kalbimi.

Ölmedim lan, hayattayım işte, Güney Afrika notlarımı da yazıcam ilk fırsatta.

Şimdilerde 3 Haziran'da sunumunu yapacağım, en geç 3 Mayıs'ta teslim edeceğim "differentiation report" bi tür doktora yeterlilik raporu ile uğraşmakta olduğumdan mütevellit aşırı bir yoğunluk içindeyim ama yazıcam.

Ve hatta yakın zamanda yeni bir blogda daha yazmaya başlıyorum, neresi olduğu şimdilik gizli kalsın.

Öyle işte.