Güney Afrika yazısını sanırım yarın yazabileceğim ama öncesinde verilmiş bir sözüm var Karaefendi'ye.
En sevdiğim üç görsel:
Zerrin'cim ve ben... Sanırım hayatımızın en güzel döneminden bir kesit bu. İş ve huzurun bir arada olduğu, bizim de bir arada olduğumuz günlerden... Mayıs 1995 olsa gerek...
Çok da özellikli bir görsel değil ama nelerin üstesinden geldiğimi hatırlatıyor bana. Nelere göğüs gerebildiğimi, bir yandan da ne güzelliklerin içinden geçiğimi hatırlatıyor. Kasım 2008 sanırım...
Başlarken nelerle karşılacağımdan emin olmasam da yola çıkınca hayatımın bundan sonra hayal etmeye cesaret edemediğim kadar güzel gideceğini anladığımın resmidir, huzurun ve güvenin resmi... Kasım 2011
En sevdiğim üç ses:
Bunları da koyabilmek isterdim ama fark ettim ki kayıtları yok bende. En kısa zamanda bir çare bulacağım buna.
1- Zerrin'cimin sesi
2- Onurcum'un sesi
3- yanfülüt sesi
En sevdiğim üç tat:
1- Şeftali: Allah'ın varlığına inandırıyor bu lezzet beni
2- Kiraz
3- Çilek
En sevdiğim üç koku:
1- Zerrin'cimin kokusu
2- Onurcum'un kokusu
3- Parfümüm Cabotine de Rose kokusu =)
En sevdiğim üç his:
1- Sevildiğimi hissetmek
2- Özgür olduğumu hissetmek
3- Başarının verdiği o mükemmel tatmin
Ben de... kimleri mimleyeceğime karar veremedim, taliplisi var mı aceba???
Aralık ayı geldi mi çam ağacını çıkartır, kurar, her gün biraz biraz süslerdim. Son yıllarda göçebe hayatı yaşadığımdan bunu rahat rahat yapabileceğim bir yer yoktu. Bu sene ise çam ağacı için yapılacak harcamalara sevdiceğin "gereksiz" deyişleriyle boğuşamayacağımdan evdeki Noel Baba'yı getirdim Kayseri'ye. Şimdi bakıyorum da, Noel Baba da pek sevimli duruyormuş eteklerinde hediyelerle. Gün be gün ev ahalisine ve yeni yıl kutlamasını bizimle geçireceğini düşündüğüm kimselere aldığımız hediyeleri koyduk, hala daha eksiklerim olmasına rağmen o kadar çok oldular ki!
Millete ne alsam diye düşünürken "bana ne hediye edilse severim"den yola çıktığım için mi bilmem, bi dolu şey geldi aklıma. Bloga yazmak istedim bunları ama birçok kimse burayı okurken "huuu ben Noel Baba'dan şunlardan birini istiyorum" demek gibi olacağından yazamadım. Halbuki 2010 sonu geldiğinde sene başında neler istiyormuşum diye dönüp bakabilmeyi çok istemiştim.
Hal böyleyken çok sevgili SLN süper bir mim paslamış. Öyle ki yazısını okurken içimden hep "bana paslasa" diye geçirerek okudum, sonunda bana pasladığını görüp de sevinince başa dönüp bir kez de doğru düzgün okudum :)))
Gelelim 2010'dan isteklerimize. Bunlar hem Noel Baba'dan hediyeler hem de amaçlar...
- CNBC-e Dergi aboneliği (sırf abonelik için gerekli işlemleri yapmaya üşendiğimden 3 yıldır birisinin yapmasını bekliyorum.)
- Elektrik mavisi rimel (aslında bu 2 gün önce eklendi listeye)
- Siyah deri şapka (deri ceketimi giyince kokoş şapkamı takamıyorum, alnım donuyo, başım ağrıyo)
- Sky & Telescope aboneliği'ne de hayır demem asla
- Avrupa'da süper maaşı olan, bana garezi olmayan bir danışmanla çalışacağım güzel bir doktora
- Son iki(üç?) yıldır çantamda olmazsa olmaz olan tek şey: Sheepworld Ajandası! (bu veya bu olabilir)
- Öğrendiğim yemek tariflerimi yazabileceğim bir defter
- Bonn'da aldığım ve aşık olduğum ama yaz öncesi düşürüp kulpunu kırdığım kupa
- Yerleşik hayata geçiş
- Bir üstteki olmasa bile Bonn'daki gibi bir elbise dolabım olmasını çok istiyorum artık
- Terlik, yumuşacık, kocaman ama ayağımı terletmeyen cinsten (dün Migros'ta gördüm, üzeri fareli!!!!)
- Küpeci amcanın bana verdiği boş küpe takma plastiği
- Takvim, takvim, olabildiğince çok çeşit çeşit takvim
- Bana mektup ve kart atan arkadaşlar
- Devasa büyüklükte external harddisk (mesela 10TB) =D
- Sevdiklerime istediğim hediyeyi alabileceğim kadar para
- Aklıbaşında arkadaşlar
- Güzel bir tez savunması tabii ki
- Birkaç tane uluslararası yayın
- Çok daha disiplinli bir çalışma hayatı
- Her cuma parti! Böylece hafta içi tüm psikopatlığımla işime konsatre olabilirim.
- Nikon 50D!
- Pamukkale'yi görmek
- Göreme'de balon turu yapmak
- Venedik'e gitmek bir kez daha ama koşuşturma olmadan
- Benimle futbol oynayabilen bir kedi! (adı bile hazır)
- Kafese tıkmak zorunda kalmayacağımız bir muhabbet kuşu; konuşursa çok daha süper!
- Zerrincim'le tatil
- Kitap, bissürü kitap!
- Sheepworld'lü herhangi bişiy, mesela şurdan herhangi bişiy olabilir.
- On yüz bin milyon tane Cabotine!
- Star laser! şöyle güçlü kuvvetli olanlarından!
- Her zaman olduğu gibi çeşit çeşit, şekil şekil kupalara asla hayır demem, ve kar kürelerine de tabii.
Daha da vardır mutlaka ama şimdilik liste böyle. "Amma da maddiyatçıymışsın be Witchie!" derseniz de cevabım şöyle: sağlık, huzur, başarı vb istekler ne yazık ki ancak benden geçen bir yolun sonunda var, o yüzden 2010'dan istemiyorum, 2009 da vermek isterse bunları bana hemen şimdi bile olur, "Aralık ayı geldi de anca mı aklın başına geldi ey salak 2009" demem yani. Dünya barışı, Türkiye barışı, açlığın bitmesi gibi isteklerin ise ne kadar ütopik olduğunu farkedebildiğim için hiç istmemiyorum. Anneannem der hep "karnının doymayacağı yerde açlığını belli etmeyeceksin" diye, öyle yani, olmayacak işleri başından istememeyi öğrendim sanırım.
Veeee mim meselesinin en can alıcı kısmına gelelim... Sevgili St.Ziza, Şirinem, LaLoba ve Cesetizleri bu mim'i çarçabuk yazar bence. Yazarlar di mi? Hı hım!
Yüz bin yıl olmuş reader'ımı tıklayıp da sevdiğim bloglara gerekli vakti ayırmayalı. Readerımın en okunası olanlar kısmında 350, tamamında ise 1000+ okunmamış yazı var. Dünden beri vakit buldukça arayı kapatmaya çalışıyorum. Okudukça görüyorum ki bi dolu şey olmuş. Mesela...
... Tinimi Hanım'ın kalbi kırılmış! Bi an önce mutlu olur umarım...
... Pilli Cadı da benim gibi Tr'ye dönmüş ve şimdi Almanya'da son sınavlarına giriyormuş! Bol şans!
Uzun zamandır yazmaya vakit ayıramadığım, ancak şimdi bir türlü bitmek bilmeyen yeni mini programımın çalışmasını beklerken yazabildiğim bir mim var: takip etmeye çalıştığım bloggerların görüntüsü bence nasılmış bakalım. Hepsi ile ilgili bişiyler yazmam mümkün olmadığı için ilk aklıma gelenleri yazıverdim bir çırpıda. Karakterleri ile ilgili bişiyler de yazmam gerekiyor mu bilmiyorum ama o konuda bişiy söylemeyi beceremeyeceğim için es geçiyorum.
voodoo girl: Bu mimi bana paslayan sevgili Voodoo girl, her ne kadar hemen yazamasam da mim'leri çok sevdiğimi biliyor mu acaba diye düşünüyorum :) nedense sütlü çikolata renginde kıvırcık saçlı, ne çok zayıf ne çok şişko bir voodoo girl bence. Karakteri hakkında diyecek bir şey bulamıyorum keza çoğu yazıda/yorumda fazlaca benzerlik buluyorum kendimle.
Qutunthiyişi: Nedense çok şişko olmasa da göbekli bir insan evladı geliyor gözümün önünde. Bir de gözlüklü. Hem sosyalist hem de Laz, daha ne olsun işte. Seve seve okuyorum.
Karakuş: Sıfatını bilmesem yazdıklarından yola çıkarak şişko ve gözlüklü ve de üzerinde kareli gömlek olan bir blogger gelirdi gözümün önüne ama biliyorum ki sıskacık bişiy :)
Ziza: Yine sıfatını bilmesem, incecik ve yine gözlüklü; yine kareli gömlekli ama üzerine V yakalı kazak giyen bir mon cher gelirdi gözümün önüne. Ama fotoğrafını zaten gördük blogunda.
Pino: Pino'yu da SLN gibi kıvırcık saçlı düşünüyorum ama sanırım bu çizdiği karakterden kaynaklanıyor. Çizimlerinin yanı sıra, zaman zaman da sosyal sorumluluklarının bilinciyle yazdığı yazıları okuyup da kendisi de taktir etmemek mümkün değil bence.
Jayne: Leman Sam'ın gençliğine benzer bir görüntüsü olduğunu tahmin ediyorum. Yazdıklarını ne kadar merakla okusam da üzerinde soğuk bir örtü var bence. Belki de bu soğukluğu sevdiğim için okuyorumdur.
Cesetizleri: Kesinlikle sarı saçlı olmadığını tahmin ediyorum; ve kıvırcık saçlı da değil mesela ve şişko da değil. Ne olmadığını biliyorum ama gözümün önüne bir şekil getiremiyorum. En severek okuduğum bloggerlardan birisi olduğunu biliyorum bi de :)
dejin: Neden bilmem kendisini kertenkele şeklinde düşünebiliyorum sadece. Ha bir de bekar erkekleri koruma derneği üyeliği nedeniyle yakın zamanda Erkek Blogları'ndan yazarlık teklifi alacağı kehanetinde bulunmak istiyorum; tutar mı tutmaz mi zaman göstericek :)
Böcek: Blogunun bannerındaki kızın kendisi olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili bir açıklaması oldu mu bilmiyorum ama ben öyle olduğuna inandım.
Serzeniş Meraklısı: Çok uzun boylu birisi geliyor gözümün önüne ve normalden birazcık daha zayıf bir beyefendi. Sanırım kendisine en çok yakışacak renk, haki denildiğini sonradan öğrendiğim, asker yeşilidir.
Şirinem: Bir şekil uyduramıyorum şirinem için, belki sarışın belki esmer, kıvırcık uzun saçlı belki düz ve kısa... ne kadar denedimse de hayal edemedim onu. ancak şirinlerdeki şirine geliyor gözümün önüne, tam da onun profil görüntüsündeki gibi. Sanırım sarı uzun saçları ve renkli gözleri var :) yorumları ile içimi ısıtan bloggerlardan.
:) benim atmasyonlarım böyle. Ve bir de adı geçen bloggerlar mimlenmiş oluyor. Hala yazmamış olan varsa, yazarsa çok sevinir, gözlerinizden öperimmmm!
Voodoo Girl ve stZiza'nın iki mimi var üzerimde, yüzyıllardır bekliyor... Takip ettiğim blog yazarlarının neye benzediği ve hangi yıllarda yaşamak istediğim hakkında iki mim... yazmaya kıyamamak böyle oluyor işte. Daha önce yazmaya kıyamadığım mim de en sevdiğim kitaplarla ilgiliydi. Mimlerimi unutmadım, aksine sık sık aklıma geliyor, haber vereyim dedim :)
Sevgili Ziza'cım gıcıklık edip mimlemiş, aslında yazmama hakkımı kullanacaktım ama neyse... Konumuzun açıklaması uzun aslında ama özetle "sevdiceğin nasıl birisi olsun istiyosun anlat bakalım" mimi bu. Şimdi buraya yazılacak herşey, hayatımdaki yeri arkadaşlıktan biraz daha öte olan çoğu kişi için geçerli, ama gayet aşikar kimilieri var ki sevdiceğimin olmazsa olmazı... Şöyle ki...
- Renkli gözlü olmasın; bakamıyorum gözlerine. - Ukala olsun ama küstah olmasın. - İşini sevsin. - Sözünün eri olsun, lafının arkasında dursun, bişiy yaparım dediyse yapsın, yapmayacağı şeyleri de nasıl olsa hatırlamaz diye düşünüp kabul etmesin, "aa öyle demiştim sahi... ama unuttum yaa pardon"ları olmasın; cinlerim tepeme çıkıyor, benim de onu unutasım geliyor öyle zamanlarda. - Yalan söylemesin, olur da söylediyse hani insanlık hali bi anlık bi salaklıkla vs., ilk fırsatta, üstünden yüzbin yıl geçmeden itiraf etsin, keza affedilmesi kuvvetle muhtemeldir, yeter ki dürüst olsun, yalan söyleyip de gözümün içine bakabildiği her an için nefret edebilirim ondan. - O anda konuşmamı istemiyorsa açık açık söylesin, insanların dinliyomuş gibi yaptığını fark etmek hiç zor değil fakat buna sinirlenmek çok kolay. - Dürüstlük kavramına sığınıp küstahlık yapmasın, en başta sineye çeksem de hiç olmadık zamanlarda ve hiç olmadık yerlerde yerin dibine sokup orada bırakabilirim insanı. - İki de bir de özür dilemesin ama özür dilemesini de bilsin, özür diliyosa bi anlamı olsun. - Zırt pırt sevgi sözcükleri sarf edip kelimelerin içlerini boşaltmasın ama mümkünse duymak isteyeceğim zamanlarda onun da içinden gelsin ve aslında; - onun içinden gelenler benim beklediklerim olsun... Benim beklentilerimi karşılamak için bişiyler yapmasın, içinden gelenleri yapsın ve bunlar benim beklentilerim olsun. - Bi yere gitmek istemiyorsa sırf ben istiyorum diye gitmesin, sırf ben istiyorum diye hiçbişiy yapmasın zaten içinden gelmiyosa ("içinden gelmek" takıntılı bi hatun olduğum çok belli oluyor sanırım). - Uyuşuk olmasın. - Kararsız olmasın ama dediğim dedik de olmasın. Hızlı düşünsün, iyi düşünsün, çabuk karar versin, sonucu kötü de olsa arkasında dursun. - Kendi hatalarının suçunu başkasına atmasın. - Hatayı önce kendinde arasın. - Yalvarırım empati yoksunu olmasın. - Sigara içmesin. - Sezen sevsin, en azından "dinlemeye tahammül edemiyorum" demesin. - Bilmediği konularda atıp tutmasın, karşısındakini salak yerine koymasın. - Chavez kimdir bilsin, bilmiyorsa da bilmedikleriyle övünecek kadar aptal olmasın, öğrensin. - Hayata karşı bir duruşu olsun. - Nazım'ın mısralarını ezbere okuyamasa da en azından duyunca tanısın. - Ne kadar sinirli vs. olursa olsun, karşısındakini anlamak amacıyla dinlemeyi bilsin. - Kıpır kıpır olsun, yerinde duramasın, beni de peşinden sürüklesin, koşsun hoplasın zıplasın, o kadar enerjik olsun ki hızına yetişemiyim yorgun düşeyim. - Kafası çalışsın ama sadece dersine parasına puluna değil, pratik zekası olsun, pratik olsun her şeyde. - Rakı içsin, sağlam içsin, hele ki sakın içip de kusanlardan olmasın. (Allah'ım büyük konuşturuyosun beni yine, tamam kussa da paşa paşa temizleriz yani yapcak başka bişiy olmaz o durumda ama kusmasın yaa nolur) - Sırf eleştirmiş olmak için konuşmasın, yapıcı eleştirilerde bulunsun, kayda değer laflar etsin, 'onun ağzından çıkmışsa dikkate değer bi laftır mutlaka' dedirtsin bana. - Güvensin. - Güvensin. - Güvensin. - Beni kızdırınca nasıl idare edeceğini bilsin, ne zaman yalnız bırakmak gerektiğini ne zaman yakama yapışıp durumu toparlamak gerektiğini anlasın. - İmalı laflar etmeyeceğimi bilsin, her sözcüğün altında buzağı aramasın. - İşime saygılı olsun. - Zevklerime saygılı olsun. - Öğrenmeye açık olsun. - Aklını okumamı beklemesin, aklındakileri de kalbindekileri de kendiliğinden anlatsın. - "Ben"i olmasın, "Sen"i olmayayım, "Biz"in ne demek olduğunu bilsin. - Kibarlıkla kokoşluğu ayırd etsin, kendini rezil etmesin millete. - Çantamı taşımasın, ben taşırım çantamı, ne o öyle erkek adamda hatun çantası!?! gıcık oluyorum!!! - Dans etmeyi bilsin, hatta bana da öğretsin. - Mümkünse ingilizce bilsin ama bilmiyorsa da taze gelinler gibi mızıldanmasın "öğrenemiyoruuuğğğmmm" diye. - Yeniliklere açık olsun. - Masal anlatmayı bilsin. - Zevk sahibi olsun. - Yakışmış mı diye sorduğumda doğru cevabı versin duymak istediğimi değil. - Kırk yılda bir alışveriş yaparken yanıma götüreceğim tutmuşsa fikrini sorduğumda net cevaplar versin, mağzadan çıktıktan sonra "aldın ama aslında benim içime sinmedi" demesin, yediririm onları ona. - Suyuma gitmeyi bilsin de isterse camları da silerim ben, valla bak yaparım o kadar büyük bi salak aşık potansiyeli var bende. - Lüzumsuz yere küfretmesin, her espride "ortamda kız var şimdi bu denmez" mantığı gütmesin, ama gerzeğin biri benim yanımda danalık ederse de susup kalmasın, keza ben sinirlenince yeterince susuyorum. - Kendisine yavşayan hatunlara nasıl davranacağını bilsin, işi bana bırakmasın. - Bana yavşayan biri olursa benim gerekli tavrı takınacağımı, gerekirse durumu ona havale edeceğimi bilsin, içi rahat olsun, gözümün içine güvenle baksın. - Lüzumsuz yere garsonla vs. tartışmasın, kiminle muhattap olup kiminle olmayacağını bilsin. - "Buluşalım mı" vs. diyip sonra da "nereye gidelim?" diye bana sormasın, o bilsin nereye gideceğimizi. - Ben bilmiyorsam o bilsin, "ben bilmem beyim bilir"; ama herşeyi de o bilmesin, ben biliyorsam susmasını bilsin. - Hangi çiçeği sevdiğimi bilsin, çiçek almayı özel günler klişesine sokmasın, aklına estiğinde alsın, özel günlerde isterse sadece bi günaydın öpücüğü versin, gözleri parıldasın yeter. - Doğumgünümü unutmasın!!! - Süpriz yapmayı bilsin, yüzüne gözüne bulaştırmasın, anlamamış gibi yapmam gerekmesin, keza "beceremedin olm anladım işte" diyemiyorum insanların yüzüne karşı. - Özel hayatın özel olduğunu bilsin. - Arkadaşlarımızla birlikte bişiyler yapmayı sevsin, 7/24 e başbaşa olmak da bi yere kadar! - İlişkilerde cicim ayı olduğuna, heycanın özenin vs. zamanla azalacağına inananlardan olmasın, bende bişeyler eksilirse benim de eksileceğimi bilsin. - Eski sevgililerimle görüşmeme gıcık olmasın, kıskanıyosa adam gibi kıskansın, dozunda bıraksın çünkü; - rahatsız olduğu bişiy varsa açık açık söylesin, afra tafra yapmasın; zaten onu rahatsız eden hiçbirşey beni mutlu etmez, istemiyosa yapmam, yeter ki söylemesini bilsin adam gibi; yoksa naz niyaz çekecek olsam fıstık gibi hatunlar var onlardan birini tavlardım ya da kurallarla yaşamak istesem gider dedemin dibinde otururdum. - Yolda gördüğü kızlara bakmıyormuş gibi yapıp beni deli etmesin, bakıyosa adam gibi baksın açık açık, hatta bana da göstersin, benim de gözüm gönlüm açılsın ama işin b.kunu çıkarmasın ki ben de onun gözünü çıkarmıyım sonra. - İnsanları kıyaslamamak gerektiğini bilsin, eski sevgililerimi sırayla sayıp, o mu ben mi daha yakışıklıyım/romantiğim/eğlenceliyim vs. gibi sorularla beynimi ütülemesin. - Benim anlamsız şeylerimi sevsin, mesela çirkin el yazım ona çok güzel görünsün :P - Benim için herşeyden önce, herkesten üstün olduğu bilsin, ama burnu kalkmasın; benim tanrım olduğunu bilsin ama onu tanrı yapanın ben oluduğumun farkına varsın. - Sevgisini, ilgisini esirgemesin; "çok aradım biraz da o arasın", "aman fazla üstüne düşmiyim", "aman şımarmasın" demesin, ince hesaplar peşine düşmesin. - İnsanlara karşı salaklık mertebesine varan iyi niyetime açık açık "sen salaksın" demesin, biliyorum salak olduğumu. - Şımartsın ama "ya milletin içinde de böyle bişiy yapar da beni rezil ederse" kaygısı düşmesin aklına. - Şımarsın şımarabildiği kadar ama samimiyetle laubalilik arasındaki çizgiyi bilsin. - Herkesten sakındığı zayıflıklarını bana göstermekten utanmasın ama utanmayı bilsin. Yüzü kızarmayan adamdan korkarım ben. - Üzüntüsünü anlatsın. - Arkadaşlarından farklı bir yerim olduğunu hissettirsin. - Mızmızlanmak için bi yerlerim ağrıyor, yoruldum vs. demeyeceğimi bilsin, yoruldum diyorsam bunu ciddiye alsın, yoksa düşüp bayıldığım zaman acile kadar koşmak zorunda kalacağını da bilsin. - Bana gurur yapmasın ama gururlu olsun. - Zekası olduğu kadar inançları da olsun. - İçinde bizim olduğumuz hayaller kursun, bana da hayal kurmayı sevdirsin. - Yanımdayken tüm kalkanlarını indirsin, onu kıracak birşey yapmayacağımı bilsin. - Yanındayken tüm kalkanlarımı indirebileyim, beni kıracak birşey yapmayacağını bileyim. - Aynı şeylere gülelim. - Anlamsız ve ufak da olsa sıkıntılarımı ciddiye alsın, benimle paylaşsın, illa ki çözüm üretmeye kalkışmasın, beni anlamaya çalışsın yeter. - "Bana neden seni seviyorum demiyosun?" demesin, "bana seni seviyorum demeni istiyorum" da demesin, içimden gelince derim zaten. - Seni seviyorum'a cevap vermek zorunda hissetmesin, içinden ne geliyosa onu söylesin, veya sussun, ama zoraki yapmasın hiçbirşeyi. - Jest yapmayı bilsin. ---> :D - Memnun olduğunu göstersin. - Eğlencelerine beni de dahil etsin. - Beni hafife almasın, kafasını kırarım. - Kitap okusun. - Damarıma basmasın. - İnadına kızdırmasın. - Şakanın dozunu bilsin. - Ona ihtiyacım varsa yanımda bitivermesi an meselesi olsun. - Hayatımda o varsa başka kimseye ihtiyacım olmasın. - Arkadaşlarını silip atmasın ama mümkünse ortak arkadaşımız haline getirsin. - Aklındakileri susmasın ama susulacağı zamanı da bilsin, susmak istediğim zaman yakama yapışmasın ama sessizliği paylaşmasını bilsin. - İnsanlara ama özellikle de ailesine ve büyüklerine saygılı olsun. - Yolda gördüğü her çocuğa "ay ne sevimli şeeey" diye saldırmasın. - Kedileri sevsin. - 2'den fazla marka takıntısı olmasın, hiç çekemem. - Zengin olmasın. Gerçekten bak, zengin olmasın; küçük şeylerden keyif almayı bilsin, eve aldığımız 3 portakala sevindim diye benle dalga geçmesin, o da sevinsin (ister portakala sevinsin ister benim sevinmiş olmama, farketmez.) - Aileme ama özellikle de anneme laf etmesin, alnını karışlarım! Ben laf edersem de adabıyla sussun otursun. - Özlemek nedir bilsin. - Sevgisini hissettirsin. - Sevgisini hissettirsin.. - Sevgisini hissettirsin... - Sevgisini hissettirsin.... - Sevgisini hissettirsin.....
Of amma madde varmış yahu :) bi bu kadar daha çıkartırdım ama neyse hadi şimdilik bu kadarı yetsin artık. Aslında biraz daha bekletip daha da yazacaktım ama okuyucularım sabırsızlandığı için bi an önce yayınlamak zorunda kaldım yazıyı :))))) Tamam mı şimdi mutlu oldun mu Ziza'cım? Ev arkadaşına bakınca sen bunların kaç tanesini görüyosun bilmiyorum ama ben bana yetecek de artacak kadarını görüyorum mutlu mutlu, sen de bunu görüyorsun sanırım :)
Allah'ım nazarlar değecek kesin kem gözlere gelicez bu defa! tü tü tüüü maşallah! Neyse, siz nazar dualarınızı okurken ben de bu mimi sevgülü 91'e ve henüz yazmamışsa eğer perişte'ye gönderiyorum! Hadi bakalım mösyö 91, madam Perişte, bekliyoruz....
Perişte'cimin mimi hakkında düşündüm epeyi, pek yeni bişiy bulabildiğimi sanmıyorum aslında, çünkü bol bol kendimi yazıyorum zaten burda. Sadece şeyi farkettim, "şunları da yazarım mesela" diye düşünürken arada "ya yalnış anlaşılırsa" tedirginliği hissettim, hiç hoşuma gitmedi. Böyle durumlarda hep yaptığım gibi, "ne için yazıyorsun, kimin için yazıyorsun, aslını unutma" seansı uyguladım kendime. Yoksa bugün yazdıklarım da dahil bi dolu şeyi yazamazdım. Neden takıntılanıyorum, neden böyle oluyor diye düşünürken al işte sana ben...
Ben... - yanlış anlaşılmak istemediğim için bazen naapıcağımı iyice şaşırıyorum - bazen deli cesareti geliyor, "kim ne anlarsa anlasın ulan" diyip aklıma eseni aklıma estiği gibi yapıyorum - tanıştığım insanları güvenimi kazanması için sınavlara tabi tutmak yerine, en baştan tam puan veriyorum, ve dua ediyorum saçamalıklar yapıp bunu düşürmesinler diye - "hayır" diyemiyorum :( - söz konusu kim olursa olsun hiç aklıma gelmiyor 'şöyle yaparsam "ya kızarsa"' diye ama ödüm kopuyor birileri "ya üzülürse" diye, zaten bu yüzden hayatımın içine ediyorum çoğu zaman - biri benden bişiy istedi mi akan sular duruyor, kendi işimi gücümü bırakıp önce istekleri hallediyorum - aklımdan geçeni söylemezsem uykularım kaçıyor
Kalanına da şöyle devam edelim,
Ben... sevgi arsızıyım. Ben... ilgi arsızıyım. Ben... kitap, defter, kalem vs., kısaca tam bir kırtasiye manyağıyım. Ben... yağmuru çok severim. Ben... kar yağarken çok heycanlanırım, muhtemelen çıkar dans ederim, hatta kendimi tutamam çığlık atarım sevinçten. Ben... çok kolay aşık olurum, çok zor vaz geçerim, vaz geçersem çok zor geri dönerim. Ben... çok kolay kırılırım, ama kolay da tamir edilirim. Ben... kin tutmam. Ben... katır gibi inatçıyım. Ben... çok fazla detaycıyım. Ben... gereğinden fazla dürütsüm. Ben... internet bağımlısıyım. Ben... aşık olduğum zaman çok saçma bi hatunum. Ben... her an sinirlenebilir, her an sakinleşebilirim. Ben... küsmeyi hiç beceremem. Ben... sinirlenince susarım. Ben... Ece Temelkuran ve Sezen Aksu fanatiğiyim. Ben... aşık olmayı çok seviyorum, aşık olmadan yaşamayı ise hiç beceremiyorum. Ben... hiç hırslı değilim(eğer olsaydım şimdi çok daha iyi yerlerde olurdum kesin). Ben... mecbur olduğum şeyleri yapmamak için değil kırk, kırk bin dereden bile su getiririm. Ben... istemediğim hiçbirşeyi katiyyen yapmam(katır inadımla birleşince bu huyum bazen beni de çileden çıkartıyor ama değişmedi, değişmeyecek de işte biliyorum). Ben... beceremesem de resim yapmayı severim. Ben... şarkı söyleyebildiğim her anı çok seviyorum. Ben... sinirimi saklayamam(çaktırmıyım desem de "gözlerinle küfrediyorsun" diyorlar). Ben... rakı severim. Ben... içince kusanlardan nefret ederim. Ben... kusamam. Ben... ham tahtaya dokunamam. Ben... sabahları çok huysuz olurum. Ben... terlik giymeyi hiç sevmem. Ben... çok beyazım :) Ben... vefalıyım. Ben... sabırsızım. Ben... empati yoksunu insalara sinir olurum. Ben... imkansız'a inanmam. Ben... işbitiriciyim. Ben... hızlıyım. Ben... uyuşuk insanlara sinir olurum. Ben... kararsız insanlara tahammül edemem. Ben... alışverişi pek sevmem. Ben... çalışmayı çok severim. Ben... sevdiğim insanlara çok çabuk alışırım, çok çabuk özlerim. Ben... çok çabuk sıkılırım. Ben... saklambaç oynamayı severim. Ben... kupaları severim. Ben... çok zor kıskanırım. Ben... aylarca kiraz yesem bıkmam. Ben... geceyi severim. Ben... nikahlarda hep ağlarım. Ben... annemin kokusunu ve sevgilimin boynuna burnumu saklamayı dünyadaki hiçbirşeye değişmem. Ben... hediye vermeyi çok severim ama verirken utanırım. Ben... lolipop severim. Ben... bitter çikolata ve vişne suyundan nefret ederim. Ben... mutlu değilsem çok tembel olurum. Ben... aşıksam herşeyi yapabilirim. Ben... ailemi çok özlerim ama 1 günden fazla yanlarından duramam. Ben... trenleri severim. Ben... paradan ve zengin insanlar hoşlanmam. Ben... bir amacım yoksa, "ilerde lazım olur" diyerek para biriktirmem. Ben... hayal kurmayı sevmem. Ben... elimdekinin kıymetini bilirim, kaybetmemek için elimden geleni yaparım. Ben... uzanamadığım ciğere murdar demem. Ben... birisini hayatımdan çıkartırsam imkanı yok geri almam. Ben... insanlardan kolay kolay bişiy isteyemem. Ben... süprizleri çok severim. Ben... hataları çok çabuk bulurum. Ben... eleştirilmeyi severim. Ben... ukala insanları severim. Ben... şımarık insanları yarım kaşık suda boğabilirim. Ben... karanlıktan korkarım. Ben... coğrafya bilmem. Ben... insanların isimlerini ve yüzlerini çok çabuk unuturum. Ben... aslında yemek yapmayı bilirim ama çok az kimseye bunu itiraf ederim. Ben... yemekten sonra sofrayı silmekten nefret ederim. Ben... sinirlenince banyodaki fayansları ovarak sakinleşebilirim. Ben... fotoğraf çekmeyi severim. Ben... bloğumu çok seviyorum. Ben... mimleri de seviyorum. Ben... bu mimi; OnurCUM'a, taze bloggerımız Karakuş'a, temiz cadımız Ballerina Witch'e ve bir aydır yazmayan Anyway'e gönderiyorum(ayrıca mimlenmek isteyen, hala bu mim'i almamış olan varsa haber ediversin, hemen edit ederiz çaktırmadan :P).
Perişte'cim ve LoLLa'cım da seviyo beni! :) Ödülleri için kocaman bi kucak dolusu teşekkür çiçeği toplamak isterdim onlara ama sanırım bunun yerine bu bahar görecekleri ilk tomurcuğun büyüsünü hediye etsem daha yerinde olacak... İçiniz hep o anki kadar taze ve huzur dolu kalsın diye... Bir daha kimsenin içinizi karartmasına izin vermeyin diye...
Mimlerini çok sevip de benim gibi yazmaya kıyamayan kaç blogger daha var, merak ediyorum doğrusu. Sonunda Böcek'cimin yolladığı ürün tanıtımı mimine geldi sıra.
Blogda o kadar 'içtim, içicem, içiyorum' yazınca bi aralar herkes bana "sen de amma içiyosun haaa" demeye başlamıştı. O aralar henüz burada kendime uygun içecek bişiy bulamayıp sürekli denemeler yaptığım zamanlardı. Keza votka limon ikilisi her ne kadar tapılası olsa da o kadar sık içilemiyor ne yazık ki. Sonraları minicik şişelerde bulduğum şarapları pek bi sevdim ama hep imreniyordum farklı bira türlerini bilenlere ve onları ayırd edebilenlere. Ben her ne kadar yemeyi içmeyi sevsem de, damak tadı fazla gelişmiş birisi değilim sanırım, keza Burger King ile Mc Donald's hamburgerlerini de ayırdedemem ben; gerçi artık hamburger yiyemediğime karar verdim, nasıl oldu da bu halge geldim bilmiyorum, ben ki bir oturuşta iki big mac menü yiyebilen bir cadıydım. Sonra zamanla ben de öğrendim biraları, şimdi kesinlikle Kölsch sevmediğimi ama iyi bir Salvator içicisi olduğumu, Pils'e de hayır demeyeceğimi biliyorum artık :) Neyse efenim konumuz bu değil, şu: son zamanlarda keşfettiğim süper ikili!
Huzurlarınızdaaaa.... Meisterschütz ve Trendy Orange ikilisi!
Efenim bu Meisterschütz, %35 oranında alkol içeren bir tür bitki likörü. Eski yıllarda yaşlı amca içeceği olarak bilinirmiş ve fakat son yıllarda yeni bir tanıtım ve tasarım ile gençlere hitap eden bir içecek olarak yeniden piyasaya sürülmüş. TLH'de "Gentelman Fanta" olarak adlandırıyorlar, çünkü en güzel hali Fanta'nın taklidi olan bu ucuz Trendy Orange ile karışınca ortaya çıkıyor. Büyükcene bir bardağa iki parmak Meisterschütz koyup kalanını Trendy Orange ile doldurunca, ve üstüne de bir kaç buz parçası atıp pipetle içince, yarım saat içinde mutlu olduğunuzu hissetmeye başlıyorsunuz. Madem ürünü tanıyoruz, fiyatından da bahsetmek gerekli olabilir; Meisterschütz 4,85€, Trendy Orange ise sadece ve sadece 0,39€.
stZiza'cım daha önceki mimi yazamadan tekrar mimlemiş beni; çok da iyi etmiş aslında, çünkü o mim için gerçekten düşünmek çok hoşuma gidiyor, iyice içime sindiği zaman yazacağım, yazmaya kıyamadığım mimlerden birisi oldu benim için. Şimdiki ise en yakınımdaki kitabın 161.sayfasının 5. cümlesi:
Bu cümle ile ilgili söyleceklerimi sonraya saklamak istiyorum... ama şu var ki bugünkü dünyadan kaybolmak istediğim zamanlarda gerçekten işe yarayan bir kitap bu. Bugün de öyle zamanlardan birini yaşadım, yardımıma koştu Shakespeare amca... Titus Andronicus, Shakespeare'in ilk trajedi eseri. Bu eserde Özdemir Asaf'ın çok sinir olduğum bir şiirinde bahsi geçen Lavinia'da yer alır. Asaf, "sana gitme demeyeceğim Lavinia" der ya hani, hiç sevmem işte ben bunu. Çünkü Lavinia'ya bazen gitme demek gerekir, bazen sıkı sıkı tutmak gerekir kollarından ne kadar gitmeye çabalasa da... Ama kimi zaman da çok severim bu şiiri, çünkü özgür bırakır Lavinia'yı. Sevip sevmediğime karar veremediğim için, çok sinir olurum bu şiire:
Sana gitme demeyeceğim Üşüyorsun ceketimi al. Günün en güzel saatleri bunlar, Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim. Gene de sen bilirsin. Yalan istiyorsan yalanlar söyleyeyim. İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim, Ama gitme, Lavinia. Adını gizleyeceğim Sen de bilme, Lavinia.
Ne zaman, gitmesi gerektiğini düşünüp kendini gitmeye zorladığı için, verdiği karar duygularına yenik düşmesin diye bir an önce senin ellerinden kaçmaya çalışarak gitmeye çabaladığını; ve ne zaman bir kuğu zarafetinde usulca, sessizce ve sen kabullenene kadar bekleyebilecek bir sabırla gitmek istediğini bir kadının..bilebilmek zor iştir...
1. Okumak: Şimdilerde depresif hareketlerim ve sınavlarım nedeniyle normale inmiş olsa da zaman zaman elime geçen herşeyi okuyorum. Bugünlerde dozunda yaptığım bir iş bu. En çok ders notları, bloglar, kitaplar, eskiden kalma notlarım, gazete ve sevdiklerimden gelen mektuplar, kartlar... Bunların her birini haftada en az bir kere okuyorum.
2. Durmak: Durmak bir iş midir demeyin çünkü benim durmaya çok ihtiyacım oluyor. Her gün mutlaka, hep aynı zamanda olmasa da, biraz durmam gerekiyor. Belki kızılderililerin yaptığı gibi ruhum bedenimi yakalsın diye, belki hissetmeye daha fazla vakit ayırabileyim diye, belki kalbim içime kaçmasın ki sonra bulup çıkarması zor olur diye, belki aklım uçup gitmesin ki sonra yakalayamam diye...
3. Şarkı söylemek: Mırıldanmaktan öte, iki-üç günde bir herhangi bir şarkıyı ciddiye alarak, öncesinde biraz hazırlanarak, sözlerini okuyarak, moduna bürünerek, sesimi açarak, şarkıyı kendime katarak...Söylemezsem üstü çizilmiş plak, sayfası katlanmış kitap gibi hissederim.
4. Sevmek: Sevmek nefes almaktan daha önemli bir iş benim için. Sevmediğim, sevgimi etrafımdakilere hissettiremediğim sürece boğuluyorum ben. Sevgiyi sürekli hissetmeliyim etrafımda. Kimi durumlar vardır ki karşımdakinin beni sevmediğini bilsem de onu sevdiğimi ona hissettiririm. Kimi zamanlar vardır ki penceremin önünden uçan papağan sürülerini severim; vardır ki kimi zamanlar, kitaplarımı severim, açıp kitabı kokusunu derince içime çekerim, o da anlar sevildiğini. Kimi zamanlar vardır ki o sevgi çıkmalıdır bir şekilde içimden, sarı tenteli bir dükkana gidip bıraktığım minik kartlarla dünyaya dağıtırım sevgimi: Ankara'ya, İstanbul'a, İzmir'e, Kayseri'ye, İtalya'ya, Hollanda'ya, Polonya'ya, Finlandiya'ya... Senin işin nedir deseler, "sevmektir" diyecek kadar çok severim. Hayatı sevmem, ayrı mesele; sevecek bir insanım varsa katlanılabilirdir hayat, o zaman daha kolay katlanırım, ama ben en çok insanları severim: hayatımdaki erkeği, kitaplarımı, şarkıları, kedileri, kalemleri, renkleri severim mesela, gökkuşağını da severim, dondurmayı ve salıncakları çok severim, ama en çok annemi severim; CAN olduğu için, direndiği için, umutları için, o güzel aklı için, o gerçek kalbi için, nadiren de olsa elimi tuttuğunda hissettiğim o eşsiz sıcaklık için, öpüş öpüş olduğumuz için...
Defalarca izleyebileceğim 4 film:
1. Dogville: Bir Lars von Trier filmi. Sinemanın sadece zaman kaybı olduğuna ve hiç de öyle ciddiye alınacak bir sanat dalı olmadığına inandığım yıllarda, tamamen uykusuz geçen soğuk bir gözlem gecesinin ardından, hiç tanımadığım birisinin evinde, çok sevdiğim bir dostumun kucağında uyuklayarak izlemiştim ilk defa. O zaman karar verdim sinemanın bir sanat olabileceğine. Şimdi defalarca izlemek beni çok yorar her defasında; gerçekleri görmek sinirlerini yıpratır insanın. Hayatın içinde olduğu, hep gözümüze batan ama görmezden gelmeye çalıştığımız şeyler sahnede bu kadar kusursuz bir sanatla anlatılınca, acıtsa da yorsa da izlerim ama kimseye tavsiye edemem, korkarım.. İzlemesini istediğim, yanında ben varken izlemesini istediğim birkaç kişi dışında tavsiye edemem, sıkılırsınız..
2. The Island: Farklı bir tür olsa da Dogville ile benzer duygular uyandırır bende. İzleyip de sevmeyen olmadı sanırım şimdiye kadar.
2, 5. Beynelmilel: Gecenin üçünde Mutluluk izlerken Özgü Namal'ı görüp, ulen ben nasıl olur da Beynelmilel'i unuturumi paniğiyle filmi durdurup yazılan edittir, o nedenle 2,5 numara olmuştur, kusura bakmayınız. Beynelmilel'i izleyiniz, mutlaka ve mutlaka izleyiniz.
3. Madagaskar: Animasyon meraklısı olduğum söylenemez ama defalarca izledim, defalarca da izlerim. Çok seviyorum yahu! I like to move it, move it!
4. Truva: İzlerim...
Yaşadığım 4 yer:
1- Annemin kalbi: O olmasa yaşayamam biliyorum, yaşamam hatta. 2- Ankara: Anneannem, dedem, annem... Şişkolar ailesi, kuzenler, anaokul, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite... 3- Kayseri: Yüksek lisans... Yaşadım denir mi bilmiyorum, 1 sene boyunca her hafta en az 2 günümü geçirdim. Pek fazla güzel anım olmasa da şimdiye kadar orda, hayatımın dibinde vurduğum günleri orada geçirdim; Kayseri-Ankara arasındaki yolda aldım belki de en önemli kararlarımı. Artık bunlara güzelleri ekleme zamanı :) 4- Bonn: Bi yüksek lisans daha... Beterin beteri gerçekten varmış gördüm; tek başıma ayağa kalkmayı öğrendim; Uzaktan sevmeyi öğrendim, uzaktan sarılmayı...
İzlediğim 4 TV Programı:
1- Türkiye'nin Nabzı: Buraya geldiğimden beri izlediğim tek TV programı. Ece'nin sunuculuğunu yaptığı, haftada bir Habertürk'te yayınlanan bir program. Karşıt görüşteki insanları yanyana görebilmek ve zıt kutuplardan iki insanın yönettiği bir tartışmayı izlemek zevk veriyor bana. Uzakta olunca insan daha bi sahip çıkmak istiyor, daha bi korkuyor ülkesini örümcek kafalılara kaptırmaktan; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz diye, iyisini de kötüsünü de, sevdiğimi de sevmediğimi de bilmeye, dinlemeye, anlamaya çalışıyorum elimden geldiğince,internet izin verdiğince.
2- Heroes: Zerrin'cimle gecede 2şer 3er tane izlerdik, artık tek başıma izlemeyi sevmiyorum.
3- The Big Bang Theory: Tek başıma izlemeyi sevdiğim bişiy bu sanırım, çünkü şimdiye kadar birlikte izlediğim kimse ile aynı tadı alamadım. Keşke birlikte izleyebileceğim birisi olsa, süper olurdu.
4- Komedi Dükkanı: Bi ara youtube'dan sürekli izliyordum ama son zamanlarda hem vakit darlığından hem de aşırı dozda alındığında biraz ara vermek gerektiğinden pek izlemiyorum; en kısa zamanda yeniden!
Tatil için gittiğim 4 yer:
1- Antalya-Saklıkent: Son yıllarda işleri tatillerle birleştirdiğim için, ve işimi diğer insanların hobilerini sevdiği gibi çok sevdiğim için, özellikle gözlem şenlikleri benim en büyük tatillerim sanırım. Pırıl pırıl bir gökyüzü, yeni insanlar, yeni dostluklar...
2- Anamur: Şişkocumların yazlığına giderdim eskiden, artık o eski kalabalık aile tatillerine dayanamıyorum o yüzden pek gitmiyorum.
3- İstanbul: Geçen yaz nasıl oldu da olduysa İstanbul'u sevdim sonunda. E tabii altında hem araba hem şöför olunca seviyor insan. Hele ki nazının geçtiği bi dolu güzel insan da varsa =) Haftasonu tatil mekanım oldu İstanbul son 2-3 yıldır.
4- İzmir-Balıklıova: İlkgençlik yıllarımın en güzel, en eşsiz tatillerini geçirdiğim mekan... Umarım yakın zamanda yeniden gidebilirim...
Sevdiğim 4 yemek;
1- Hamsi: Kızartması da olur, buğlaması da, hamsili pilav olursa pek bi daha güzel olur, ama reçeli olsa yemem heralde =) 2- Muhlama: En son OnurCUK yapmıştı, tadı hala damağımda!! 3- Karnıyarık: Mitko süper yapar bunu. Aslında menemen'i de çok güzel yapar ama karnıyarık daha bi süper sanırım. 4- Mercimek köftesi: Her defasında nasıl yapıldığını bilmediğini iddia edip sonra benim kendimden geçene kadar yiyeceğim kadar güzel yapar canım anneannem..yapsa da yesem.. bu gidişimde yine istedim ama bu defa yapmadı, aslında yapmasına fırsat verecek kadar evde durmadım da ondan oldu sanırım =)
Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer:
1- Şimdi olduğum yerde ama yanımda Zerrincim'le birlikte olmak isterdim 2- Balıklıova'daki iskelenin üstünde, ben, rakı, balık, şarkı, aşk... 3- Foça'da bir iskelede, elimde dondurmamla :) 4- Gözlemevindeki kubbede, "Muku tamaaaam" diyecek neşede
Bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yer:
1- An itibariyle çok sinirlenmiş ya da üzülmüş, ağlamak üzere olan, ama erkekler ağlamaz diye kendini kasan bir erkeğin yanağına düşmek isterdim. Karşısındaki beni göz yaşı sansın, o erkek telaşlansın, açıklamaya çalışsın, açıklayamasın, koyversin kendini ağlasın, ağlamanın insani bir şey olduğunu anlasın ve bir daha asla utanmasın duygularından diye.
2- Ağlamak isteyip de ağlayamayan bir kızın yanağına düşmek isterdim; ben ne zaman ağlayamasam yağmur yağar, "bulutlar benim yerime ağlıyor" derim ben, o kız da öyle desin diye...
3- Susuzluktan kuruyup ölmek üzere olan papatyanın dibine düşmek isterdim, kurumasın, canlansın, her gece kendisine göz kırpan arkadaşı Ay dedeyi hiç ama hiç yalnız bırakmasın diye...
4- Sevdiğimin bardağındaki suyun içine düşmek isterdim, kana kana içsin beni, bir damla da olsam hep içinde biryerlerde ben olayım diye...
Bugünlerde blog aleminde neye el atsam piyango bana çıkıyor, hadi hayırlısı. Daha 3-4 gün önce, 'neymiş bu mim bi bakiim hele' dedim, mimlenenleri okudum vs. Şimdi ise sıra bende! Evet olgun olmam gerek ama değilim şekerim, değilim işte. Zaten baktım da bi, benim dışında günün blogu olanlar da pek öyle yaygara çıkarmamış benim gibi =) olsun ben mimlendiğim için de çok sevindim, hatta izninizle bi minicik sevinç nidası koymam gerek: "YUPPİ YUPPİ YAA YUPPİ YAA YAA YEEE!" Keza mimlendiğimi fark edince ağzımdan da ilk bunlar çıktı. Efenim mimimizi cevaplamaya başlamadan önce burdan tüm sevdiklerime... =)) yok yok, sadece bu sırada biraz sıkıntılı olan canımız pilli cadımıza enerji olsun diye... özellikle long-lasting (ingilizce yazınca havalı oluyomuş=: uzun ömürlü) Duracell pillerinden armağan ediyorum ;)
1.Blog yazmaya ne zaman başladın? 18 Ağustos 2008, Pazartesi günü başlamışım efenim. Ama o blog bu blog değil, keza onu benden başka bilen gören duyan da yoktu sanırım. Çoook kızgın, kırgın zamanlarımda yazardım ona, sonra bir arkadaşımın ısrarı ile kendi domainim altında başladım yazmaya, sonra işler karıştı, tepem attı, iş inada bindi, blogger'a geçtim, aştım kendimi güzel insanlarla tanıştım, çok güzel oldu =)
2.Blog yazısı konularının belli bi çizgide olmasına özen gösteriyomusun? Gösteriyorum ama yine de pek belli olmuyor sanırım =) Tanıdıklar girince işin içine, bir de yaşı küçük okuyucular olunca pek kötü örnek olmamaya çalışıyorum, hastalık üzüntü vs. gibi ters giden şeyleri de pek anlatmıyorum.. Son zamanlarda yeni bir blogda, çok daha nadir ve sanki bir stres topuymuş gibi, biraz yoğun, biraz şiddetli ve çok fazla içim ile ilgili yazıyorum ama devam eder mi bilmiyorum... belki orada da arkadaşlarım olursa devam ederim.
3.Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin? İçimden geldiği kadar... Kimseye bağlı bişiy olmasını istemediğimi fark ettim geçen gün. Birisine kızdığım için blogu silmek veya inadına bişiyler yazmak istemediğimi farkettim. O yüzden tamamen içimdeki cadıya kalmış bişiy. Yakın zamanda bırakmak gibi bir niyetim yok, ama hiç belli de olmaz, bakarsınız witchie gitmiş, başka bir zaman başka bir isimle çıkıvermiş...kim bilir...
4.Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden senin için bir zorunluluk haline geldi mi ? Hiç kimsenin benim blog entry'lerimi beklediğini sanmıyorum ki zorunluluk haline gelsin. Aksine sık sık yazdığım zamanlarda blogu takip eden insanları sıktığımı düşünüp, ah keşke takip etmeseydi ayıp olucak şimdi diyorum. Sanki iki de birde telefon edip insanları rahatsız ediyormuşum gibi geliyordu. Biraz zor oldu ama aştım artık, 'çok sıkılırlarsa takip etmezler canım. aaaaAAA! Abarttın yine!' dedim kendime =)
5.Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun ? Hayır, aksine blog yazmak bana zaman kazandırıyor bile diyebilirim. Çünkü bazı şeyler var ki kafamda döndükçe dönüyor, birbirine çarpıyor, yıkılıyor, sonra yeniden diriliyor, yaralar oluşturup beynimin içinde canımı acıtıyor. Halbuki yazdığım zaman, sanki eski bir dostla dertleşmişim gibi aklımdan çıkıp gidiyor, işime dönüyorum, biraz daha rahatlamış olarak devam ediyorum kaldığım yerden..
6- Bloga yazılan yazıları ve yorumları en fazla yazarının okuması gerçeği hakkındaki fikirlerin nedir ? Son mimlenen 3-4 yazarın anlamadığı soruyu ben de ilk okduğum zaman anlamamıştım ama başta dediğim gibi birkaç gün önce bu konuyu keşfetmeye karar verdiğim zaman okuduklarımdan anladığım şu ki, bu soru benim gibi yorum sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen yazarlar için değil de bir günde 30-40 yorum alan yazarlar için. Yine de cevaplayalım. Tabii ki diğer blogları okumak önemli bişiy, gazete okumak kitap okumaktan farkı yok. At gözlüğü takıp sadece kendi fikirlerini bilirsen, onlar etrafında dönüp durmaktan öteye gidemezsin.(bknz. kötü örnek(pc'nin sesini kıstıktan sonra tıkayın, aman diyim!)). Okuyacaksın, öğrenmeye açık olacaksın, eleştiri kaldırabilir olmaya gayret edeceksin ki her gün biraz daha o idea'ya yaklaşabilesin, idea'lar ülkesine daha yakın bir hale getirebilesin bu dünyayı. Ukalalıkla & kibirle bir yere varılmıyor, keza bu ikili beni pek bir itiyor.
Bu kadar basit sorulara benim gibi böyle uzun uzun cevap yazan kaç yazar daha var bilmiyorum. Pilli Cadı'ya bu güzel pası için teşekkür ediiiiiip, topuuuuuuuuu.... Onur'cuk'a atıyorum. Keza bu günlerde pek bi boş dolanıyor sanırım =)
"Diycem sana bişiyler ama ulu orta demek istemiyorum, zaten yorum falan da değil bu başka bişiy" diyosan şekerim, buyur burdan söyle;witchieofstars@gmail.com