yine düştük yollara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yine düştük yollara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2011 Cuma

Geliş yolculuğu - 1

Selam,
Londra Heathrow havaalanı 3.terminal'den bildiriyorum. Burası havasız, sıcak ve sıkıcı!

Meseleye baştan başlamak gerekirse;
Sabah çöpü döktüm, koca bir paket ekmek, 2-3 tane biber ve bir minik marulu atıverdim pencerenin önüne Altan, Serkan ve diğer arkadaşları için. Umarım bi an önce yerler de ev sahipleri pencerenin önünü çöplüğe çevirdik diye kızmaz bize. Henüz meyve vermemiş ve meyve vermesine de sanırım en az 1 yıl olan minik çileklerimi ve ikinci denemem olan lobelia filizlerimi Jill'e emanet ettim. Murtaza'nın aksine bunlar Turkish Delight seviyormuş. William da bir kavanoz Türk kumu istedi. Böyle yazınca komik oluyor ama gerçekten de komik. Ben gittiğim sahillerden kum toplamak derdine düştüm yakın zamanda, ha Güney Afrika'da bu istediğimi gerçekleştiremedim ama niyetim öyle en azından. Bu çocuk ise sanırım Dünya'nın dört bir ucundan kum/toprak toplamak istiyor. Karadeniz'de sahile inebilirsek oradan bir kavanoz kum alıciim onun için, aksi halde İsrail'den - Ölü Deniz'den aldığım tuzlardan minik bir parça götürücem ki sanırım onu epeyi mutlu eder bu.
Kesin geç kalır diye ahını aldığım Bugi (Öcü demek istemedim yahu sevimli bi çocuk bu), tam vaktinde kapımda belirdi. Ben de tam vaktinde toparlanmışım ki valizleri kapının önüne koyup dışarda bekliyim bari dediğim sırada arabası yanaştı. Şarkılı keyifli bir yolculuğun ardından havaalanının kapısında bıraktı beni Bugi. Havaalanına girer girmez ilk iş olarak valizimi tarttım, 20.2kg çıktı. Benim hakkımsa 20kg. Aman dedim o kadardan bişiy olmaz, olursa da öderim artık napıyım. Çünkü zaten el bagajımda bi damla yer yok. Check-in'de tartılınca 20.5kg çıkmasına rağmen görevli ses etmeyince çok mutlu oldum. Zaten tonla para vermişiz valize 500gr'a da ses etmesinler zaten. Neyse bu mutlulukla alışveriş kısmına gittim, keza çok önemli iki kişinin hediyesi eksikti. Bişiy bulamayınca biraz üzülür gibi oldum ama neyse dedim güvenlik kontrolünden sonra da dükkanlar var. Ve güvenlik kontrolü! 

Sıvıları koyacağım minik tobayı aldım, parfümümü koydum içine, bi de el kremimi, bilgisayarımı çıkardım, fotoğraf makinesini, kemerimi ve ayakkabılarımı çıkarmama gerek bile kalmadı, alarmı öttürmeden geçmeyi başardım. Ne var ki pembe çiçekli el bagajım aynı başarıyı gösteremedi. Uyuz bi görevli geldi, bunu açmam gerek dedi, ve haftalardır itina ile tıkıştıra tıkıştıra yerleştirdiğim valizi hört hört boşalttı! Ben ay may dur diyemeden görevli valizin içindekileri çoktaaan parça pinçik edip minik sepetlere ayırdı. Bi de arada bana söylenmeye kalkıştı salak, eline almış Nivea kutusunu, "bunu böyle koyamazsınız madam, yasak" demesiyle kutunun kapağının açılması ve içinden kulaklığımın çıkması bir oldu. Benim yüzümdeki sinirli gülümseme kadının yüzünde mal bir ifadeye neden oldu. Ulan gerzek! Yıllardır zilyon tane uçuş yapmışım, el bagajına öyle hayvani bir krem neden alayım? Gerzek! Boşalttı, bir kısım eşyayı kırmızı bir kutuya koyup özel ilgi gösterdi, sonra da "bunları geri yerleştirmenizde bir sakınca var mı" dedi ters ters. Benim de canım o kadar sıkıldı ki, tutamadım çenemi "başka bir seçeneğim var mı ki" dedim. "Tamam zaten yok, şimdi bunları şuraya taşıyın da diğer insanlar gelebilsin" diye arkamdaki masayı gösterdi. Salak iki saniye adam gibi davransan ben zaten şıp diye yerleştiricektim hemen oracıkta. Ama yoook, illa işleri yokuşa sürecekler ya! Baktım, tek parçalık bir valizi 3 kaba ayırmış, artı valizin kendisi, artı bi de elime tutuşturduğu notebook, bi de istiyo ki ben bunları arka masaya taşıyım. Ha o sırada çalınsın bişiyler, eee napcaz sonra? Bişiy demedim. Daha doğrusu diyemedim sinirden. Ölümcül bakışlarımı attım üzerine. Hemen yola geldi, gitti bi arkadaşını çağırdı, "madama yardım eder misin" diyerek. Neyse eşyaları taşıdık arka masaya. Yerleştiricem ama onca şeyin o minicik valizden çıkmasına imkan yok sanki. Ya bi de içinde kupa var, kırılacak şeyler var; o kadar özenle yerleştirmiştim ki ben onları. Bi an sinirden ellerim titredi resmen. "Gitmiyorum ulan, yerleştir bunları çıkardığım gibi hayvan oğlu hayvan!" diye bağırarak kadının üstüne yürüyesim geldi. Ama yapmadım tabii. Elimden geldiğince yerleştirdim eşyaları ama çok zor kapandı valiz. O ilk baştaki cillop halinden eser yok. Bi de bu haliyle "bakalım ebatları uygun mu, şu kutuya sok bakalım bu el bagajını" derlerse diye düşününce oracıkta bayılıyordum. Eğer öyle bişiy derlerse bekletirim adamları, açar valizi adam gibi baştan dizerim artık napiyim diye düşündüm. O sırada aklıma geldi. Kırmızı kutuya aktarılanlar nereye gitti acaba diye. Bana yardımcı olan hatuna sordum. "Arkadaşım onları da getirdi buraya" dedi. "Eksik birşeyiniz mi var?" "Neyim var neyim yok bilmiyorum ki!" dedim yine alevli bakışlarla. "Arkadaşım getirdi herşeyinizi" dedi. Dedi ama işin aslı ben o masada kırmızı kutuyla gelen hiçbişiy görmedim. Neyse Ankara'ya varınca anlıycaz eksik var mı yok mu. Öylelikle geçtim güvenlik kontrolünden. Benim canımı sıkan valizin kontrol edilmesi veya boşaltılması değil aslında. Çünkü bu gerçekten de güvenlik için gerekli bişiy, tamam eyvallah. Ama bu işi adam gibi yapmak gerek, insanı sinir harbine sokmadan. Böyle durumlarda savunma hep şu oluyor "ya ama o görevli de her gün kaç kişiyle uğraşıyor, kolay değil ki" ben de kolay olduğunu söylemiyorum zaten. Hangi iş kolay ki? Kolay değil ama her işi yapmanın bir yolu yordamı vardır. Sen de bu işi yapıyorsan zaten yolculuğun gerginliği ve yorgunluğu altında kalmış yolcuya adam gibi davranacaksın. Bu kadar! Bak Tandoğan'daki telekomcuya carladığım gün geldi aklıma yaa, ne deli etmişti o adam da beni. Bi ara anlatırım onu da.

Neyse, güvenlikten geçtim, sıra geldi valizi almaya. Epeyi bir süre valizlerin banta düşmesini bekledik. 20dk falan boş boş baktık yani. Neyse ki valizin bi yanı patlamamış, içindekiler akıp kokmamış vaziyette aldım. Bu defa sıra geldi Terminal 1'den 3'e geçmeye. Şimdiye kadar hep Heatrow'da bağlantılı uçuşum olduğu için hiç valiz alınacak kısma çıkmam gerekmemişti. Böyle olunca da terminaller arası otobüse binmiştim. Ne var ki şimdi öyle olmadı. Bağlantılı uçuşlar yazısını takip edersem olur diye düşünerek gittiğim yerde öyle olmayacağını anladım. Tünellerden, bi dolu yürüme bantlarından geçe geçe Terminal 3'e varmam sanırım bi 15-20 dk sürmüş olmalı. Ne kadar havsız, azcık bihooop diye dışarda buldum kendimi. Daha önce defalarca geldiğim yer burası değilmiş gibi çok değişik geldi. Önce açık havada dolandım biraz, sonra girdim içeri. THY'nin bilet satışı vardı ama check-in henüz açık değildi. E saat 6'da 22:30 uçağının check-in'inin açık olmaması kadar normal ne olabilir ki?

Yola hazırım, sanırım

Hazırlandım bekliyorum. 1 saat sonra arkadaşım Öcü gelip beni alıp havaalanına götürecek. Uzun bekleyişler ve uçuşların ardından yarın sabah 7:30 itibariyle de Zerrin'cime kavuşmuş olacağım. 
Son günlerde olanları blogtv vasıtasıyla fazlasıyla kanlı canlı bir şekilde paylaşmış olsam da yine de bloga yazılı birşeyler bırakmak istemiştim. Öncelikle Güney Afrika yazısı bekliyor beni ama sonrasında sevdiceğin beni bırakıp TR'ye gitmesi ile başlayan yalnız günler, doktora yeterlilik sınavı, blogtv maceramız ve inci saldırısı... Salakça bir umutla bunları yazabileceğimi zannediyorum hala. Salakça çünkü TR'de vaktim olmayacağını, olsa da oradayken yazılacak yeni anılar birikeceğini biliyorum. Ama yine de yazabilirim zannediyorum. Belki Londra'da beklerken yazabilirim bugün... Kim bilir?
İlk uçuş Belfast - Londra BD089. 15:15'te kalkacak olan uçak 16:30'da inecek Londra'ya. İstanbul aktarmalı Londra - Ankara uçuşu ise saat taaa 22:30'da. Bu arada sıkıntıdan ölmiyim ve 15dk'sı £1 olan internet kafelere servet bayılmak zorunda kalmıyım diye telefonuma internet paketi aldım dün, bakalım sorunsuzca çalışacak mı. Zaten twitlerden anlarsınız çalışıp çalışmadığını =) 22:30 uçağı 04:20'de İstanbul'da olacak. 06:10'da Ankara'ya doğru yola çıkacak olan uçak inşallah 07:15'te inmiş olacak.

Dönüş ise 27 Haziran'da... Beni özleyin tamam mı? 

8 Mayıs 2011 Pazar

Güney Afrika'ya Uçuş

Evet, sonunda beklenen Güney Afrika yazısına sıra geldi... Oldukça garip geçen bir günün sonunda kendimi yatağa uzanmış, elimdeki telefonla eski blog yazılarımı okurken buldum ve "belki de eksikliğini duyduğum şey eskisi gibi sık sık yazamadığım bloğumdur" dedim kendi kendime. Bunun üzerine, ertesi gün ofise gitme kararı aldığım bir cumartesi akşamında oturup keyifle bir ikinci dünya savaşı filmi izlemek fikri vakren aklımda, oturdum bu yazıyı yazıyorum sizlere. 

Güney Afrika macreasının başlangıcı ve planlamasını şu ve şu yazıda yazmıştım zaten, belki hatırlıyorsunuzdur. Güney Afrika'ya gitme sebebim, Güney Afrika Astronomi Gözlemevi'nde gözlem yapmak. Daha önce bu tür bir gözlem yapmadığımndan Türkiye'deyken edindiğim 2 yıllık tecrübelerim pek işe yaramayacağı için danışmanımla birlikte gidiyoruz gözleme. Danışmanım, aynı zamanda patronum, kendisine Murtaza diyoruz. Planlara göre Murtaza ile Londra havaalanında buluşacağız. Yani ben Belfast'tan Londra'ya kendi başıma gideceğim. Sonrasında Londra'dan Cape Town'a geçeceğiz birlikte. Çünkü Murtaza tam bizim gözlemimiz öncesinde Japonya'da bir toplantıya katılacak. Ve fakat işler hiç de planlandığı gibi gitmedi, çünkü Murtaza Japonya'ya gitmedi. Büyük depremin olduğu 11 Mart sabahı Londra'dan uçağı kalkmadı Murtaza'nın, Japonya'daki toplantı iptal edilmedi ama Murtaza gidemedi. Hal böyle olunca planlar değişti.

19 Mart Cumartesi akşam 18'de Belfast'tan kalkacak uçağa yetişmek için saat 13 sularında taksi ile kapıya geldi Murtaza. Elimde mavi minik valizim ve sırt çantam, üzerimde siyah kalın paltom ve yanımda sevdicek ile bindim taksiye. Armagh Belfast arası otobüsle 1,5 saat taksi ile gidince 1 saat civarında. Murtaza'nın Belfast Londra uçuşu yakın vakitte belli olduğu için benimle aynı uçağa yer bulamadı, onun uçuşu daha erken o yüzden. Havaalanına varınca Murtaza'yı yolcu ettik, benim uçuşuma daha 2 saat var, aklımızda da hınzır planlar. Belfast'taki ikea, havaalanının hemen yanında, Hollywood Exchance center'ın dibinde. Hollywood'da ise birçok mağaza var, tıpkı bizim KentPark gibi. Bizim de ne zamandır önünden geçip bir türlü fırsat bulup da içine giremediğimiz Decathlon var! Hal böyle olunca, fırsattan istifade atladık taksiye (hemen yanında ama yürüyecek yol yok, anca otobandan gidiliyor), hooop soluğu Decathlon'da aldık. İyi ki de öyle yapmışız, keza kendime güzel bir yağmurluk aldım ve o kalın paltomu sevdicekle gerisin geri eve gönderdim. Bu kararı vermekte zorlanmadım desem yalan olur, keza ilk defa gittiğim bir ülkede ne kadar soğuk bir havayla karşılaşacağımdan emin olamadım ama "Sonuçta Güney Afrika'ya gidiyorum yahuu, çok üşürsem ordan bişiy alırım hem de hatıra olur" diyerek kendimi cesaretlendirdim, sonradan gözlemlerde de çok işime yarayan yağmurluğu almakla ne kadar iyi ettiğimi anladım tabii. 

Sevdiceğin beni uğurlaması biraz hüzünlü oldu; ne de olsa evlendiğimizden beri ilk defa ayrılıyoruz ve bu süreçte doğumgünümde de yalnız kalacağım... Sağ salim bir uçuşun ardından Londra'ya vardım. Herkes Heathrow terminal 1'den(iç hatlardan) 3'e(dış hatlara) gitmenin zorluklarından bahsetmişti bana öncesinde. Daha önce Heathrow'da aktarma yapmıştım ama belki de terminaller 1 ve 3 değildi o yüzden zorlanmadım ben heralde diye düşünüyordum. Ama bu defa da hiçbir zorluk çıkmadı. Tamam biraz mesafe var ama, arada bir sorun yok ki. Düz yerde yürüyen bant var, onun dışında birazcık bir mesafeyi de havaalanının aktarma otobüsüyle gidiyorsun zaten. Öyle sıkıntı yaratacak bir sorun yok yani. "T1'den T3'e geçerken çok vakit kaybedersin acaba iki uçuş arası 1 saat yeter mi?" diye sizi dertlendirmeye kalkışan olursa dertlenmeyin boşuna. Ha ama şu var ki güvenlik kontrolleri biraz vakit alıyor. Neden bilmem, o x-ışın aletindeki sıra çok yavaş ilerledi beklerken, ya da bana öyle geldi... 

Güney Afrika para birimi olan Rand'ı Armagh'taki iki döviz bürosunda da bulamadık. Bankadan almak mümkünmüş ama onu da en az 1 hafta on gün öncesinden sipariş etmek gerekiyormuş bankaya. Bunu bilmediğimiz için, yolculuğa iki gün kala bankaya gitmek de bir işe yaramadı haliyle. Londra veya CapeTown havaalanında döviz bozdurabileceğimi söyleyince Murtaza, ben de fazla dert etmedim ve gerçekten de Heathrow 3'e girince beni selamlayan kocaman bir döviz bürosuyla karşılaştım. Murtaza ile en kötü durumda uçuş kapısında buluşmak üzere sözleşmiştik ama daha kapıya varmadan, bekleme alanında buldum onu. Birkaç dükkan gezmeyi düşünsem de neden bilmem hemen gittim Murtaza'nın yanına. "Kahve ister misin?" sorusuna ilk anda hayır diyerek sırt çantamı ona emanet edip dükkanları hızlıca gezdikten sonra aldığım kahve ve atıştırmalık şeyler ise Murtaza'nın "Hadi geç kalıyoruz, bi yandan kapıya gitsek bi yandan yesen olmaz mı?" deyişiyle boğazıma dizildi. "Aceleniz varsa siz buyrun, ben yiyip geleyim uzun sürmez" dedimse de "Yok yok gidelim hadi!" diyerek bir elimde yiyecek bir elimde kahve, sırtımda çantam, kolumda yağmurluğumla sürükledi beni resmen. Zaten başım ağrıyorken bir de böyle dangalak bir gerginliğe iyice uyuz oldum hem de daha yolculuğun başında, ama başa gelen çekilir diyerek kalktım gittim peşinden naapıyım. O yol da git git bitmedi elimdekilerle, en uzak kapıya gelmiş uçak, şansıma işte...

Uçağa bindik, Murtaza ile yanyana koltuklarda olmak çok da zor olmadı, bu isteğimizi Belfast'taki check-in'de söylediğimiz için. Şimdiye kadar bindiğim en büyük uçaktı. Solda ikili bir sütun, ortada 4'lü ve sağda ikili bir sütun daha vardı. Biz sağdaki ikilideydik, Murtaza pencere kenarını kapmıştı tabii. Çoğu zaman tam bir İngiliz centilmeni olsa da zaman zaman içindeki öküzün ortaya çıktığı yerler de olmuyor değildi ama neyse...

devam edecek...

24 Ekim 2010 Pazar

Ankara'dan Belfast'a

Master için Almanya'ya giderken değil harç pulu almak, vize ücreti bile ödememiştim. Ne var ki UK için vize harcını söke söke aldıkları düşünülürse havaalanında çıkış harcı isteyeceklerini de tahmin etmiştim ama yine de şansımı denemek istedim. Havaalanındaki gümrük memuru amca orada ikamet ediyorsam ancak harç ödemeyebileceğimi söyledi. İkamet etmek üzere gidiyorum zaten dedim ama nedense inanmadı. Zaten fazla
para değilmiş, şimdi ödeyeyimmiş, bir dahakine ikametimi gösterir belge ile birlikte gelirmişim, o zaman ödemezmeşim. Halbuki benim derdim 15TL'yi ödemek ödememek değil ki. Eski pasaportumda hiç pul falan yapıştırılmadan geçtim kaç kere. Kaç kere? Bi dolu kere Almanya ve bir kere de İsrail. Bu taptaze pasaportu daha ilk defasında pullamak hiç hoşuma gitmedi ama emir büyük(!) yerden, naaparsın, pullandık mecburen. Aslında yurtdışında öğrenci isen ve/veya yurtdışında ikamet ediyorsan ödemen gerekmiyor bu zıkkımı ya, neyse işte, neyse. İlk uçuş, Germanwings ile Ankara-Köln, gayet sakin ve huzurlu geçti. Ne var ki indikten sonrası pek garip. Köln'e inen uçak bağlantılı uçuş olduğu için bizi doğrudan Londra'ya giden uçağın kalkacağı yere göndermeleri gerekiyordu. Ne var ki yönlendirecek kimse çıkmadı karşıma. üstelik bu uçuş da Germanwings ile olacağı için aktarmada hiçbir aksilik çıkmamasını bekliyordum.

Nereye gideceğimi bilemediğim yerde bir masa gözüme ilişki, Germanwings'e ait, "Eğer burada size yardımcı olacak kimse yoksa lütfen masada bulunan telefondan xxx'i arayarak yardım isteyiniz." yazıyor. Aradım, aradım, aradım... açan yok. Tabii bir yandan uçuş vakti yaklaşıyor, hafiften tedirgin olmaya başladım. Almanya'ya giriş yapacak olsam gitmem gereken gümrük memurunun yanına gittim ve durumu anlattım. Ne var ki adam benim pasaportumda Almanya vizesini görünce işler daha da karıştı. "Evet Almanya vizem var ama şimdi değil, 2 gün sonra kullanacağım onu, şimdi Londra'ya gitmem gerek" desem de, sınırdan geçerek Germanwings görevlilerine ulaşmamı söylemekten, ve pasaportuma giriş mührü vurmaktan öteye gidemedi yardımı(!). Neyse ki Almanya vizem çoklu giriş çıkışlıydı da sorun olmadı. Belki tek girişli olsa polis o zaman beni sınırdan geçirmeye kalkışmazdı, kim bilir. Neyse, sınırı geçtim ama Almanya tarafındaki Germanwings masaları da boş. Germanwings uçaklarına biniş yapan bir grup görünce gidip oradaki görevlileri buldum ve derdimi anlattım ama nafile. "Ben şimdi bu uçuşla ilgilenmek üzere görevlendirildim, lütfen şurdaki masadaki telefonu kullanarak yardım isteyiniz." Zıkkımın kökü!!! Gittim yine telefon, yine aynı numara, aradım, aradım, aradım, açan yok. Biraz bekledim yeniden aradım, aha! açtı birisi. Bilin bakalım kim?

Beni sınırdan geçiren polis memuru! Germanwings yardım numarasını arıyorum ve karşıma çıkan adama bakın yahu, şaka gibi! Benim gibi 2 kişi daha varmış, onlarla beklersem daha iyi olurmuş, oraya geri gidebilirmiymişim. Bi de bunu o kadar sevimli bir eziklikle söylüyor ki adama kızamıyorum bile! Geri gittim, sınırdan çıkış kabinindeki polis başka birisi tabii. Giriş tarihime baktı, durumu anlamlandıramadı doğal olarak. Biraz anlatmaya çalıştım ama kafası karıştı, sanırım halime acıdı ki daha falza kurcalamadan çıkışı yaptı ve yeniden kimsesiz alana geçtim. Almanya'ya girişimi yapan memura gittim, dedim "nedir hoca durum?", telefonda söylediklerini tekrarladı. Benim gibi 2 kişi daha varmış, onları gösterdi, gittim ben de onlarla beklemeye. Karı-koca mı yoksa adam ve metresi mi bilemedim valla biraz garip ama gayet namuslu görünümlülerdi. Biraz bekledikten sonra baktık ki yakınımızdaki biniş kapılarından birinde bizim uçağın kodu yazıyor. Gidip oraya sorduk, meğer doğrudan oraya gitsek olacakmış ama kimse bize bunu söylemediği için ben gereksiz yere bi dolu dolanmışım. Daha fazla sorun yaşamadan bindik uçağa.


Biniş saati 07:15, iniş saati 07:25 yazınca bilette biraz şaşırmıştım ama sabah sersemliğinden heralde yanlış anladım demiştim. Sonra ayılınca farkettim ülkeler arasındaki saat farkını. Londra'da Stansted havaalanına indik. İnişten valizleri alacağınız yere kadar yürüdüğünüz koridorlarda adım başı bilet ve kimlik kontrolü yapıyorlar, bir de bu kontroller sırasında ha bire fotoğrafınızı çekiyorlar hızlıca. Koridorlardan birinde "bu koridora giren her kişinin çıktığından emin olabilmemiz için girişte ve çıkışta fotoğrafınız çekilecektir. Bu, sizin ve bizim güvenliğimiz için gereklidir." gibi bir yazı vardı hatta. Fotoğraf çekiyorlar dedimse öyle uzun uzun değil. Bankodaki adam senin kimliğini bakarken adamın önünde duruşundan istifade web cam hızlıca çekiveiyor fotoğrafını. Neyse, bu garip güvenlik tedbirleriyle birlikte sonunda valizlere ulaşım. Ne var ki bir sonraki uçuşum teee saat 11:55'te. E karnım da acıktı hafiften. Ama elim kolum dolu valizlerle. Naapsam naapsam? Bi tane kilitli dolap bulsam tam süper olacak ama kocaaa havaalanını gezdim hiç kilitli dolap yok. Bi de kocaman bir donatçı gördüm ki vitrininde çeşit çeşit renk renk donatlar! Sonunda valizleri sığdırabileceğim bir el arabası buldum da kilitli dolap arama işkencesi daha katlanılabilir bir hal aldı. İşin kötüsü kime sorsam yok öyle bişiy diyip geçiyordu ama bunu kabullenmek benim için hiç kolay değildi. O kadar büyük bir havaalanında mutlaka valizleri bırakabileceğim bir yer olmalıydı. Ve vardı da! Emanetçi! Bir gün için parça başına yanılmıyorsam £7 istedi adam, halbuki benim için 2 saatliğine bu valizlerden kurtulmak bile çok güzel olacaktı. Elimdeki zilyon tane valizden ikisini verdim emanete. Bir de o sırada kafam çalıştı da ayağımdaki topuklu botları kocaman ve sıcacık spor ayakkabılarımla değiştirmeyi akıl edebildim.


Tabii ki hiç vakit kaybetmeden gidip bir donat ve güzel bir kahve ısmarladım kendime. Bunlar güzel de, kullandığınız paranın sentini poundunu bilmeyince insan kendini çok fena hissediyormuş bunu farkettim. Almanya'ya gittiğimde böyle olmamıştım. Nedenini bilmiyorum ama hiç zorlanmadan alışmıştım Euro'ya. Burada paralar da bir garip aslında ya... Kahvemi içtim, biraz gazete okudum, donat yedim derken, check-in açıldı, gidip valizlerimi aldım emanetten.


Aslında çok fazla eşyam yoktu. Belfast'taki arkadaşımla misafirhaneye göndereceğim 2 parça valiz vardı. Ne var ki aralarda aldığım minik minik şeylerle elimde fazladan bir çanta daha oluştu. Eğer Germanwings ve benzeri firmalarla seyahat ediyorsanız aktarmalar sırasında edindiğiniz eşyalar başınıza dert olabilir. Çünkü Bu tür firmalar size temelde sadece ucuz uçuş teklif ediyorlar. Çoğunlukla da valizsiz iş adamlarına hitap ediyorlar ama çoğu kimse ucuz uçak bileti diye atlıyor hemen, halbuki üstüne valizler için yapılan ödemeyi de ekleyince fiyat normal firmalarla az çok aynı olabiliyor. Ankara'dan çıkışta toplam 40kg olmak üzere 4 parça valizim olacak şekilde almıştık bileti. Ne var ki Ankara'dan binerken sadece 2 parça valiz verdim bagaja, yanımda da sırtçantam vardı. Köln aktarmasında alışveriş yapacak fırsat pek olmamıştı ama Londra'da hemn inince hem de beklerken biraz dolanıp, Belfast'taki arkadaşımıza ve kendimize birkaç minik çikolata, über ucuz parfümler bulunca, ve bir de işte her gördüğüm bedava dergi gazete derken... Sırtçantamdaki mini sırtçantamı çıkarıp sadece en gereklileri yanıma aldım, aldığım diğer şeyleri büyük sırtçantama koyup valize verdim.
LondonStansted-Belfast uçuşu EasyJet ile gerçekleşti. Germanwings'in kabin bagajı kuralı, belirli ölçülere uyması ve max. 8kg olması yönünde. Easyjet ise yine belirli ölçülere uyulmasını istiyor fakat herhangi bir kilo sınırlaması yok. Ancak firmaların uyulmasını istediği el bagajı ebatları birbirine eş değil, buna dikkat etmek gerek!

Bagajları verdikten sonra duty free kısmına geçiyorsunuz haliyle. Duty free'ler sanırım bizim çocukluğumuzdaki kadar ucuz değil. Ya da ben Almanya'da aşırı ucuz alkol fiyatlarına fazla alıştığım için böyle geliyor olabilir. Yine de alınabilir oldukları kesin. Belki sigaralar ucuzdur ama onu bilmiyorum. Kampanyalı parfümler kesinlikle çok cazip, insanın 5-6 tane alası geliyor. Bir de çikolatlardaki kampanyalar..

Sorunsuz bir uçuşun ardından sağ salim indim Belfast'a. Belfast'ta olanlar ve sonrası... az sonra! Yoruldum yahu yazmaktan! Siz sıkılmadınız mı okumaktan? Gidip bi kahve yapın kendinize, bu arada ben de Belfast macerasını yazayım =)

*TR'de orjinal parfüm fiyatları gerçekten de çok feci. Avrupa'da biraz daha normal, hele ki kampanyalara denk gelirseniz gayet iyi, ama UK'da gayt makul olan fiyatların yanısıra bir de kampanya varsa çok ucuza alabiliyorsunuz. Zaten bu da UK'da şimdiye kadar gördüğüm yegane ucuz şey. Adamlarda ekmek de pahallı balık da. Elbet bir bit yeniği var bu işin içinde ya... En çok şaşırdığım şeyi daha sonra anlatacağım size.

17 Ekim 2010 Pazar

Macera devam ediyor: Uçuş planı

Eveeet, vizemiz olduğuna göre vakit UK'ya gitme vaktidir, değil mi? Günlerden perşembe... Perşembeyi Cumaya bağlayan gecenin bir vaktine uçak biletini aldık. Ankara'dan Belfast'a gideceğim. Ne var ki bu iş o kadar kolay değil. K.İrlanda'ya uçuşlar çoğunlukla Londra üzerinden. Benim bulduğum uçaksa Londra'ya Köln üzerinden aktarmalı gidiyor... Plan şu: ben Belfast'a gidiyorum, Cuma günü bitmeden bir polis bulup "ülkeye girişimi kaydettiriyorum". Nedir bu diyenlere not, ben de bilmiyorum. Vizenin üzerinde diyor: "Register your enterance in 7 days to a police station." Ama elbet polis biliyordur, ben bilmesem de olur diye düşünüyorum. Polise uğradıktan sonra hali hazırda bizim gideceğimiz gözlemevinde misafir araştırmacı olarak bulunan arkadaşımız N. ile buluşuyorum, bir parça valizi ona bıraktıktan sonra yeniden havaalanına gidip geceyi orada geçiriyor, Cumayı Cumartesi bağlayan sabah Köln'e doğru yola çıkıyorum ancak ne var ki bu uçuş da direk değil, Londra aktarmalı. Köln'e vardığımda saat öğlen suları. Bonn'a gidiyorum kendibaşıma, evinde kalacağımız arkadaşlarımıza gidiyorum, bir süre vakit geçirip geceyarısını az geçe yeniden Köln'e, havaalanına gidip, Onur'u alıyorum. Onur ve eşyalarla birlikte son durak Erik'lerin evi oluyor... Plan iyi gibi görünüyor da, uygulaması nasıl olacak acaba?

Merak edenlere not: Kuzey İrlanda, Birleşik Krallıklar'a (yazıda hep UK diyorum, United Kingdom) bağlı bir ülke tıpkı Galler ve İskoçya gibi. Bundan sonra K.İ. olarak bahsedeceğim kendisinden kısaca.

14 Temmuz 2009 Salı

istanbul'u öğreniyorum gözlerim kapalı

Rize'den çıkıp da İstanbul'a vardığımızda saat sabahın 8'iydi. İlk iş gidip kendimize paso çıkartmak olacaktı ama sevdicek yanında fotoğraf taşımadığı için sadece bana çıkartabildik. En sevmediğim şehire ait pasom bile var. Sevdicekten daha fazla İstanbulluyum artık :)

İstanbul'u öğreniyorum gözlerim kapalı seanslarında ÇAPA'yı öğrendim. Bir de Tünel'in aslında dünyanın ilk metrosu olduğunu. İlk günü kendimize ayıralım diyip gezmeye karar verdik yorgunluğumuzu unutup. Yerebatan sarnıcına girecekken vaz geçtik ama sonra yolumuz Topkapı'ya düştü. Ne zamandır aklımızda olan müzekartlarımızı aldık sonunda. Eskiden müzeler öğrencilere ücretsizdi ama artık değil. Müzesine göre değiştiğini tahmin etsem de sanırım 10 TL ödemek gerekiyor her seferinde. Ama müzekartınız varsa bir defasında 10 TL ödeyip bir yıl boyunca sınır defa gezebiliyorsunuz müzeleri. Birkaç istisnai müze var ama o kadar da olsun artık. Topkapı'ya girdiğimizde terden ve yağmurdan sırılsıklam olmuştuk ama pes etmedik. Müzeyi gezerken kullanılan sesli sistemlerden de birer tane alıp başladık tarih sayfalarının arasında adımlar atmaya. Sesli sistemler üzerinde nasıl kazıklandığımızı ve yaptığımız salaklığı anlatmayı isterdim ama sanırım bunu anlatmayı sevdicek tercih edecektir, o yüzden ben sadece diyorum ki: depozito nedir, kira nedir dikkat etmek lazım; karşınızdakinin kullandığı kelimelerin anlamlarını bilmeme durumunu da göze alıp ona göre davranmak lazım. Topkapı sarayında en çok ilgimizi çeken şey tabii ki kaşıkçı elmasıydı. Her ne kadar sergiledikleri bir imitasyon olsa da yine de heycanlanmamak mümkün değil. Değerli taşlarla kaplı tahtların görkemi bir yana, onca şeyin el emeği göz nuru olduğunu bilmek tüyler ürpertici gerçekten. Ha bir de peygamberimizin saçı sakalı vb. sergileniyordu mini minnacık kutular içinde ama bunun felsefesini anladığımı söyleyemeyeceğim.

Topkapı'dan sonra yolumuz Gülhane Parkı'ndan geçti. "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında" diye mırıldanarak gezindik biraz, oturduk çimler üzerinde, sonra da Taksim'in yolunu tuttuk. Biraz alışveriş biraz yemek derken vakit epeyce geç oldu; neşeli bir eve doğru çevirdik yönümüzü. Projeksiyonla duvara yansıtılan filmler izleyeceğimiz bir film gecesi olacağına dair duyumlar almıştık ama eve vardığımızda vakit o kadar geçti ki filmler izlenmiş, misafirler gitmiş, evsahibi de yorulmuştu artık. Yine de neşeli kurabiyeler yememize engel değildi bu durum :) çok geçmeden uykuya daldık zaten.

Ertesi gün kalktığımızda herkes bir yerlere dağılmıştı çoktan. Hızlı bir kahvaltının ardından biz de Kültür Üniversitesi'ne doğru yola koyulduk..İKÜ'deki çalıştay, sonrasında gittiğimiz Kilyos tesisleri ve dahasını ilk fırsatta yazıcam ama şimdi yeniden yola çıkmak üzere son hazırlıkları yapmam gerek :) Bu seferki rotamız Ankara üzerinden Antalya-12. Gökyüzü Gözlem Şenliği!

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Yol...

Yine yolculuk vakti...

Bu defa hayırlı bir iş için düşüyoruz yollara. Sevdiceğin ailesi ile tanışmaya gidiyorum Rize'ye. Bi sorun çıkacağını sanmıyorum ama siz yine de bol şans dileyin bana, az biraz bi heycan yok desem yalan olur.

Rize'den İstanbul'a geçicez, sevdiceğin eski dostları ile buluşup, Amatör Astronomi Sempozyumu'na katılıp, akşam da Starfest'09 kapsamında Kilyos sahilinde yüz teleskop ile gökyüzüne bakıcaz. Bir yandan da Ajda dinleyecekmişiz.

İstanbul'dan Ankara'ya geçicez. Planda bir gece konaklamak vardı Ankara'da ama sevilmeyen misafirler nedeniyle büyük ihtimalle gittiğimiz günün akşamı yeniden yola koyulup Kayseri'ye dönücez.

Döndüğümüzde sanırım gelecek hafta salı veya çarşamba olacak. Tam okumadığım bloglarla aradaki farkı kapattım derken yine uzaklara gidiyorum. Umarım döndüğümde anlatacak güzel hikayelerim olur. Heycanlıyım sanırım :)

5 Haziran 2009 Cuma

Yolcu yolunda gerek

05/06/09 --> Kayseri-Ankara-İstanbul-Köln-Bonn-Köln-Bonn-Berlin-Bonn-Köln-İstanbul-Ankara-Kayseri 15/06/09 <--


23:47'de Ankara'ya doğru yola çıkıyoruz, eğer trenimiz vaktinde kalkarsa. Ve eğer rötar yapmazsa sabah Zerrincim'le buluşuyoruz, ikmal'e gidiyoruz, gün boyu uslu uslu çalışıyoruz.

Pazar günü mezun olduğum lisesnin mezunlar günü toplantısı var, OnurCUM'la oraya gidiyoruz 17 civarlarında, gecesinde de muhtemelen 23:30 civarında yine binip trenimize İstanbul'a doğru yola çıkıyoruz. Pazartesi sabahı İstanbul'a merhaba diyip İstanbul cahili bana İstanbul gezdiriyor OnurCUM, sonrasını bilmiyorum taa ki Salı gecesine kadar... Salı gece 22:45'te Köln'e doğru kalkıyor uçağımız, boş valizlerle...

Pazartesi günü Almanya'daki yabancılar ofisine mail atmam gerek randevuma gidemeyeceğim için, ve haftaiçi bir gün examination board'daki prof. ile bir randevu ayarlamam gerek. Köln'den gelirken veya başka bir fırsatta yeniden Köln'e giderek geçen defa arkamda bırakmak zorunda kaldığım valizi almam gerek. Bonn-Berlin arası kargo mu daha ucuz yolculuk mu diye araştırıp ona göre birkaç paket göndermek veya iyi bir ihtimalle günü birlik Berlin'e gitmek gerek. Odadaki kitaplıkların sökülmesi, artan eşyalardan kurtulmanın bir yolunun bulunması zaten bu gidişin asıl nedeni. Gözümü en çok korkutan da duvara yapıştırdığım boy aynası...

Bi süre haber alamazsanız bilin ki en geç 15'inde dönmüş olacağız, 15'inden sonra hala sesim çıkmazsa düşmüş uçak haberlerini kontrol edin :P

Sağlıcakla kalın, bol bol yazın :)

1 Haziran 2009 Pazartesi

Araf ki ne araf!

Elif Şafak'ı Mahrem adlı romanıyla tanıyıp çok sevmiştim ama tee bi zaman başladığım Araf ile de oldukça soğudum kendisinden. Daraldım daraldım bi haller oldu bana ama yine de birkaç hafta ara verip verip defalarca denedimse de devam etmeye, ı-ıh, olmadı. Uzun zamandan sonra bir kitabı yarıda bıraktım, üzgünüm... Böyle zamanlarda birisini suçlayıp da kendini savunmasına izin vermemişim gibi hissdiyorum ama elimden geleni yaptım.

Sonrasında sevgili Serpil YILDIZ ve arkadaşı Cüneyt GÖKSU'nun Küba notlarından oluşan KÜBA "Sarı Sıcak Bir Pencere" kitabına başladım. Hem Küba ile ilgili hem de genel kültür bakımından birçok şey öğrendim, öğreniyorum; ama pek düzgün bir ritimle okuduğum söylenemez ne yazık ki. Para kazanma derdine düşünce insan, asıl yapması gereken işi de, hobilerini de, sevdiklerini de ve hatta sağlığını da ihmal edebiliyor pek duraksamadan. Bu kitaba da öyle oldu ne yazık ki. Ama bugün itibariyle büyük bir iş yükünü attım omuzlarımdan, geriye kalan o kadar da kabus dolu olmayacak sanırım.

Gerçi yine de yoğun olacağa benziyor hayat her zamanki gibi: OnurCUM'un vize işlemleri için Ankara'ya gidiş geliş derken hafta bitecek ve umarım ki Pazartesi akşamı yola çıkabileceğiz Almanya semalarına doğru... Almanya'da yapacaklarımdan bahsetmek istemiyorum...dilimin ucuna geliyor geliyor geri kaçıyor, düşünmek de istemiyorum aslında... uf... bilmiyorum hiçbişiy, beynimden cızırtılar geliyor, kısa devre oluyor... sadece keyifli kısmını düşünmeye çalışıyorum ama onda da hayal kurmama refleksim işin içine giriyor. Halbuki OnurCUM'la gidicez, Elena ve Ruxy'e yüzüklerimizi göstericez, Elena'dan nikah şahidim olması sözünü alıcam, geceleri nehir kenarında yürüycez, sabahları sandviçlerimizi alıp son bir kez nehir kenarında kahvaltı edicez, hem belki kim bilir, tren fiyatları kargodan daha ucuzsa belki bir günlüğüne Berlin'e gidip hem Apo'yu görücez hem de bir-iki parça da olsa valiz yükünden kurtulucaz, mutlaka Köln'e gidicez birkaç parça eşyayı bırakmak adına ki bu defa mutlaka Dom'a çıkmak için fırsat yaratıcaz kendimize, bir aralıkta üniversitenin bahçesinde oturcaz belki... ama bunları düşünmek bile istemiyorum ben. sevmiyorum hayal kurmayı. hayal kırıklıklarını yaşamayı sevmediğim için hayal kurmanın zevkinden mahrum kalmayı tercih ediyorum. Boşa dememiş Şebo "uçmayı seviyorsan düşmeyi de bileceksin" diye. Düşmeyi bilmek istemediğim için uçmaktan feragat ediyorum, ama sadece bu bağlamda; yoksa ben aşktan uçuyorum bol bol düşmeme rağmen :) herkesin cesareti farklı şeylerde demek ki...

22 Mayıs 2009 Cuma

Dün

Kayseri --> Ankara tren yolculuğu
tren 00:05'de kalkacaktı ama gara geldiğinde 01:30 civarıydı, garda uyuduk o zamana kadar.
Tren çok yavaş gitti, sıkıldık yolda, ama uyuduk bol bol, güzeldi. Tren yolculukları hep güzeldir zaten. Aslında yavaş gitmesi iyi de oldu bi bakıma, sabahın kör karanlığında varmamış olduk. Zerrincim geldi karşıladı bizi, teyzemlere bıraktı, kahvaltı yaptık. Ankara simidi gerçekten Ankara'ya özgüymüş artık kabullendim. Süper bişiy bu simit! Ankara'dayken kıymetini bilmemişim.. Mac'imizi aldık, artık bi ayağı sakat... teyzemlere geri döndük, biraz çalıştık, ben biraz dedikodu yapayım teyzemle derken çalışma odasından bir kaplan sesi gelince anladım ki OnurCUM uyuya kalmış. O uyudu, ben ortalığı karıştırdım biraz, dayım geldi, OnurCUM uyandı, biraz daha çalıştık sonra Ankara'yı özlememe neden olan şeylerden birini gerçekleştirdik Şişkolar ailesi olarak, Uludağ kebapçısına gittik. Seviyorum ben burayı yahuuuu! Sonra sonra.... Şenliklere girelim dedik ama öğrenci kimliğin yoksa 10 YTL'cik bayılmamız gerekiyordu ve fakat kimliğini kullanarak giriş yapabileceğimiz hiçbir(!) arkadaşımız yoktu. Neyse ki anarşik damarı kabardı teyzemin de prof.luk forsunu kullanıp arabayla geçtik kapıdan. Sohbet, muhabbet, azıcık bira, bol bol özlem gidermeler, eski dostlar, garip arkadaşlar, anlamsız tribal enfeksiyonlu kimseler, gereksiz kalp kırmalar, balerinin etekleri, pamuk şeker, dostlar, gülümsemeler... (Allahından bul e mi OnurCUM) MFÖ öncesi garip grup, (kapa çeneni OnurCUM), ama yine de güzel şarkılar, merdiven üstü soğuk beton, soğuk bira, sevimli sevgili, MFÖ, şarkılar, şarkılar, şarkılar, şarkılar, şarkılar, şarkılar, şarkılar, şarkılar...
"OŞ arabada kalsa olur mu acaba?" "/@&%+^+é'^+&é" "İyi be tamam, gıcık şey!"
Zerrincim'le sohbet, balkon sefası, kavun peynir ekmek, sohbet, sohbet, sohbet, uyku, sohbet, mır....

30 Nisan 2009 Perşembe

içim genişliyo'

MSN'de çevrimdışı konumda, konuşmak isteyebileceğim birisinin online olduğunu görüp de online olmayı beklerken online olan insanlar nedeniyle çıkan sesten bile rahatsız oluyorum. Tam bir işkolik oldum son günlerde. İşimden alakasız olan herşey sinirlendiriyor beni. Şikayet eden insanlar sinirlendiriyor. Yanlışlıka ha bire kırdığım bardaklara sinirleniyorum ve iki de bir derince ve incecik kestiğim parmaklarımdaki yaralara da sinirleniyorum. Soğuğu severdim eskiden, çünkü sadece gökyüzünün altında olduğum gözlem gecelerine hastı, artık sevmiyorum. Bilmiyorum belki hala seviyorumdur ama en azından üşümekten yoruldum, bunu diyebilirim. Kırmızı kazağımı özledim, kırmızı ojelerimi de. "Beyaz ellerine en çok yakışan kırmızı ojeler" demişti bir dönem birden fazla insan, kimlerdi onlar bilmiyorum ama o dönemi hatırlayınca içim bi garip oluyor; çok aşk acısı çektiğim bir dönem olsa da kendimi çok güzel ve alımlı hissettiğim bir dönemdi aynı zamanda. Ben bir hatunum, ne garip... Sanırım son 1 yıldır bunu epeyi unuttum. Bakınca tokası makyajı falan yerinde, hatun olduğunun farkında gibi görünsem de...belki de abartıyorumdur, belki de sadece şu son bikaç günlük bişiydir. Böyle diyince de sanki hayatımda ters giden bişiyler varmış gibi oluyor. Hayır, hayatım gayet iyi. Çok daha iyi olabilirdi, ama değil, ama bu hali de gaaayet güzel, ama daha güzel olacağını biliyorum, çünkü bunun için çaba sarfediyorum. O zaman sorun yok demektir. Sağ elinin yüzük parmağının tırnağının hemen dibinde bir karton kesiği varsa, klavyede yazı yazarken tuşların kenarları oraya girip canını acıtabiliyor hatta yeniden kanamasına sebep olabiliyormuş, şimdi bunu tecrübe ettim. Canım acıyor, ve parmağım kanıyor. Kağıt kesiklerinden nefret ediyorum. Bi dolu işim var, üstelik de yapmaktan keyif aldığım, ve bitirince çok huzurlu hissedeceğim işler. Yapmaya kıyamıyorum sanki..tembellik değil ama sık sık gelen ve sık sık kovduğum b.ktan bir duygu var... yine geldi ve ben bu yazıyı bitirdikten sonra onu yine kovucam.
Eskiden facebook'ta çok fazla vakit geçirirdim, artık en fazla 3-5 dk duruyorum, sonra sıkılıyorum. Takip ettiğim blogları okurken de sıkılıyorum. Belli başlı birkaç on tane blog var günü gününe okuduğum ama onun dışındakilerden sıkılıyorum artık. İnternete neden o kadar bağımlıydım eskiden anlamıyorum bugünlerde. Sürekli ve hep kontrol etmek istediğim tek şey e-mailim çünkü başıma gelecek belalar da süprizler de ordan geliyor, gerisi boş. Peki ya internette eğlendiğim zamanlara nooldu? Yoksa bunlar büyümek mi oluyor? off... bu ne demek biliyo musun? Artık kuzenlerim için eskisi kadar ilgi çekici olmıycam demek... bu yılbaşı zamanı "witchie'cim, artık senin yanında da sıkılıyorum ben, büyüdün mü nedir" diyen kuzenimin haklı olması demek... ben nelerden zevk alırdım peki çalışmak dışında? gerçi çalışmaktan da süper zevk aldığım söylenemez, iş bitirmeyi seviyorum ben; "bu da bitti oh süper oldu" demeyi seviyorum. başka? bilmiyorum... insanın kendine gıcık olması çok sinir bozucu bişiy. içim içime sığmıyor ama iyi anlamda değil, daralıyorum gibi bişiy bu. Ama ben daralmıyorum, içim genişliyor sürekli, patlıycam sonunda sanki... dışarı çıkmalıyım belki de... ama dışarı çıkmak için giyinmek gerek, onu bile istemiyorum... buraya gelirken bir sinirle çıkınca evden, sevdiğim herşeyimi evde bırakmış olduğum için ve şimdi de giydiklerimi sevmediğim için, için için için için.... giyinmek de istemiyorum, dışarı çıkmak da istemiyorum... halbuki biliyorum, çıksam biraz, ne güzel olacak...
yarın gece eve doğru yola çıkıcam, cumartesi sabah Ankara'da olucam yeniden... Karakuş ve Zerrin'cimle güzel bir sabah kahvaltısının ardından teyzemler ve anneannem ve dedeme gidicem. güzel ev yemekleri yiycem, kesin anneannem sevdiğim bişiyler yapmıştır bana. hatta son zamanlarda teyzemle yarışıyorlar, hangisinin yaptığını daha çok sevicem diye, ben de şımarıyorum. sonra biraz birikmiş harçlıklarım varsa onlarla hemen euro alıp Bonn'daki birilerine göndericem ki banka hesabıma yatırsınlar, hesap yine eksiye geçti.... muhtemelen kuzenler falan da gelirler bizim eve cumartesi günü... akşam da kocaman sülale yemeği... pazar sabahı uyuşuk bi kahvaltı, akşam 5 gibi Başken oda orkestrasının konseri, konser sonrası gözlemevine gidiş. Sahi Ankara'da olup da gökyüzüne meraklı olan kimse varsa, bu Pazar günü Ankara Üniversitesi Gözlemevi halk günü adı verilen bi etkinlik yapıyor, herkesi davet ediyor, giriş ücretli mi bilmiyorum ama 2-3 TL olabilir, fazla olacağını sanmıyorum. Teleskoplarla Ay'a ve gezegenlere bakıyorsunuz. Gelirseniz haber edin mutlaka...gökyüzünü size bizzatihi ben anlatıcam! Aha bu da bu haftasonu için etkinlik bilgisi:

3 Mayıs 2009, HALK GÜNÜ ETKİNLİĞİ

Etkinlik Başlama saati: 19:30
Teleskoplarla İzlettirilecek Gök Cisimleri: Ay, Satürn, NGC2264, NGC2632, Mizar-Alcor, Albireo
Sunum: Astrofotoğrafçılık ve uygulaması (M57 Yüzük Nebulası + M27 Dumbbell Nebulası)
Belgesel: Deep Space (Derin Uzay)
Gökyüzü Tanıtımı: Mevsim itibariyle görülebilen takımyıldızların mitolojik hikayeleriyle birlikte tanıtımı

Neyse pazartesi sabahı da 8 otobüsüyle doooru Gayseri'ye...

Yazmak iyi oluyo, aklımın içinde dönüp duran düşünceler hem biraz şekillenmiş oluyo hem de aklımı terk ediyorlar ki yeni şeyler düşünebileyim, işime dönebileyim...
Bu yazıya resim falan yok, müzik de yok, içim genişliyo zaten...
Pffff....

6 Mart 2009 Cuma

Ümitle aşkla...

2007...
Kayseri...
Yollarda geçen bir yıl...
Soğuk misafirhane odalarında, kucağımdaki notebooktan gelen sıcaklıkla ısındığım günler...
Sokakta kalıp, halı saha maçından henüz dönmüş bir hocanın "sen gel hele elbet bi yer buluruz" diyişine uyup karanlıkta kaybolduğum, bilmediğim yollarda bata çıka yürüdüğüm yollar...
İçime kadar ıslandığım yağmurlar...
Kendime en yakışmayanları yaptığım en yanlış gecelerim...
Dostlukların en sahteleri...
Aşkların en palavraları...
Ama bir sekil.. ama bir düzen..
Kötünün, yanlışın, zorun düzeni...

2008...
Bonn...
Minicik bir odaya tıkılıp kafatasını parçalamakla uğraştığım ilk geceler...
İlaçlar...
Hastalıklar...
Yanlış ilaçlar...
Yeni hastalıklar...
Ambulans sesi...
Hayatımda hastanede geçirdiğim ilk gece, üstelik yalnız, üstelik bilmediğim bir dilde...
Sevmediğim insanlar...
Kültürsüzlükler...
Yozlaşmışlıklar...
İmrenilenin akılda değil bacakarasında olduğunu zannedenler...
Küçük çocuklar ama bidolu yanlışlar...
Çeşit çeşit ülkeden yep yeni arkadaşlıklar...
Kocaman kütüphaneler...
Kocaman amfiler...
En ünlü profesörler...
En ünlü teleskoplar...
En erişilmez laboratuvarlar...
En zorlu sınavlar...
İnsanlıktan çıkmış robotlar...
Kalpsiz bedenler...
Ruhsuz aşklar...
Heycansız karlar...
Bitişler...
Başlangıçlar...
Yalanlar...
Suskunluklar...
Kıskançlıklar...
Terk edişler...



Ve şimdi...

2009...

Yine gidiyorum...

Ne Kayseri'de başıma gelecekleri biliyordum ne Bonn'da... Ama şimdi planlarım var, şimdi tahmin ediyorum en azından neler olabileceğini... Sanırım ilk defa planlarla çıkıyorum yola. Kul kurar kader güler derler ya... Ben planlar kurdukça bi yandan da düşünüp korkuyorum, acaba kader bunun neresine gülüyor diye... Umarım çok eğleneceği bir planı yoktur kaderin bu sefer. Çünkü dedim ya daha önce; terazim er ya da geç dengeyi bulur sonunda. O yüzden işte şimdi artık iyiliklerin ve güzelliklerin ağır basma zamanı...

Korkuyor muyum? Sanırım biraz... Ama ne mutlu bana ki, gerçekten danışabileceğim insanlarım var hayatta. "Ben şöyle bir karar aldım, ne dersiniz?" dediğimde "Olmaz Cadı, bu hiç sana yakışmamış" dedikleri kadar "Bu konuda en doğruyu sen bilirsin, ben hep destekçinim" de diyen insanlarım var, ne mutlu bana. Onlardan birisiyle konuştum bugün... "İyi düşünmüşsün" dedi, içim rahatladı, su serpildi derler ya, işte gerçekten öyle ruhuma damla damla çiy düştü sanki...