8 Aralık 2011 Perşembe

hasta mı oluyorum ne



Dünden kalma kapuska yemeğinin üzerine eski Zombi oyununa sarınca sevdicek ben de aylardır okunmayı bekleyen dergilerden birini aldım elime. Diziydi etmaindi derken bi türlü gönlümce okuyamaz oldum yine son zamanlarda. Dergi taa Ekim 2010'dan kalma, varın siz düşünün halimi. 

Sabahtan beri nezle olmaya hazır bir durumda olduğum için biraz panik durumdayım. Ben aslında her yıl mutlaka en az bi kere grip olurum ya, nasıl oldu bilmiyorum bu ayaz ülkede grip olmamayı başardım geçen sene. Bu başarımın sırrı ise Türkiye'den getirdiğimiz bebe aspirinlerinde. Sabah uyandığımda hafif bi boğaz yanması vey burun aktısı hissedersem hemen bi tane bebe aspirini alıyorum, bi de gece yatmadan, ertesi gün de duruma göre belki bi tane daha. Böylelikle gribi uzak tutmayı başardım ya, darısı bu seneye. Gün boyu bolca mandalina yedim zaten. Akşam da dergimin yanına yine Türkiye'den getirdiğimiz Lipton'un Nane-Limon çayı, hem de ballı! Değmeyin keyfime. Sümüklü mendilimi de sümüklü diye hor görmeyiniz lütfen, o da tee Türkiye'den geldi, hem de papatya kokulu; burda Watson yok da! burda zaten hiçbişiy yok! Almanya'ya giderken orda sevdiğim şeyler bulamam diye ne varsa yüklenmiş sonra da bi dolu şeyden memnun kalınca  hamallığıma gülmüştüm. Gerçi orda da kıyafet beğenemiyordum ya, en azından H&M daha uygun fiyata ve 3 sokak aşağıdaydı. Burda da aynısı olacak diye olabildiğince az eşyayla geldim ama dımdızlak kaldım valla ortada. Neyse, alt tarafı fotoğraf açıklaması kısa bir yazı olacaktı bu, döküldüm yine. Özlemişim yazmayı sanırım =) 

Hepinize huzurlu ve keyifli geceler efem.

PS: Gaza gelip koca bir yazı yazmıştım telefondan ama göndere göndere sadece fotoğrafı göndermiş bloga aptal alet, baştan yazdım, olduğu kadar =(

7 Aralık 2011 Çarşamba

Klasörüm

Mangolu ilk fotoğraf yazımı paylaştım ama 19:12'de çalıştırdığım kod saat 19:26 olmuş hala bitmemiş olunca bari ben de bu arada bugün çektiğim asıl fotoğrafı koyayım buraya.



Bu klasöre Murtaza ile yazışmalarımızı ve onların üzerinden ilerleyen çalışmalarımı koyuyorum. 4 halkalı olması önemli bir detay, keza iki halkalı klasörlerden dilleri dışarı çıkan kağıtları hiç sevmiyorum. Hele ki bir de şu naylon dosyaları falan takarsanız vay halinize. İlginç ki burada 4 halkalı klasör bulmak neredeyse imkansız. O yüzden Türkiye'den gelirken getirdiklerim, bi de Zerrincim'in gönderdikleri çok kıymetli. Geldiğimde yine alıcam bu güzellerden. Nezih kırtasiye yaşadı yine =)

Tee bi ara Murtaza benden haftalık rapor yazmamı istemişti. İlla bana göndermene gerek yok ama bir deftere falan not alırsan iyi olur sonrası için, ha bu arada bana gönderirsen ben de senin nelerle uğraştığını bilmek isterim tabii demişti. Ben de bunu kendime bir dürtük olarak algılayıp olabildiğince her hafta başında veya sonunda ona mail atmaya çalıştım yaptıklarımı. Sonuç beklediğimden de iyi oldu. Birincisi adam benim çalıştığımı farketti. İkincisi nelerle oyalandığımı gördü. Üçüncüsü ve en önemlisi de bilimsel açıklamalarını o da bana maille yazar oldu - gerçi bunun asıl sebebi o sıralarda ülke dışında olmasıydı ama olsun. Bu sayede adamın söylediklerini yazıcam diye helak olmaktan ve bişiyleri unutmaktan kurtuldum.

Mor kulakçıklar şu sıralar üzerinde çalıştığım kodların yerini belirtiyor.

Monte Carlo Simülasyonu denilen şeyin ne olduğunu anlayacağımı ve hatta yapacağımı da hiç tahmin etmiyordum, o da çıktı aradan. Ha bu arada, Monte Carlo Methodunun adının Monako'daki Monte Carlo gazinosundan geldiğini biliyor muydunuz?  (Meraklısı için MC ile ilgili hoş bir yazı; gerçi ben de henüz tamamını okuma fırsatı bulamadım ya, neyse) Ayayayayyy! Linki verirken farkettim ki Open this link in a new window seçeneği koymuşlar hem metinlere hem de resimlere! Sonunda!!! Göndermiş olduğum zilyon tane feedback işe yaramış! Yihhaaa!!!

Sevdicek hadi eve gidelim dediğinde saat 19 sularıydı. Şimdi beni bekliyor hadi desem de gitsek diye...

Saat 19:39 oldu ve kod hala çalışıyor! Tanrımmmm!!!

Mango


Geçtiğimiz ay manyaklar gibi Lost izlerken "şu dizi bi bitsin de bundan sonra bloguma yine eskisi gibi yazıcam bi dolu bi dolu" diyordum. Dizi bitti de ne oldu? Yok migrendi, yok mide ağrısıydı, yok eve geç geldik, aman temizlik yapalım derken yine yazamıyorum. Ben de bundan sonra her gün hiç değilse bir fotoğraf yüklemeye karar verdim. Uzun uzun yazmak istediğim zilyon tane detaydan bir kaç damla olsun aktarabilirim belki böylece. İlk fotoğraf Lost'un anısına mango =) Sawyer sağolsun, insanın canını çektirmekte birebir!

13 Kasım 2011 Pazar

neden biliyor musun

Van'da deprem oldu ve yine şerefsiz müteahhitler yüzünden bi dolu insan öldü. Devlet aldığı deprem vergilerini yollara kullandığı için afetle başa çıkamadı. Örümcek beyinli insanlar Cumhuriyet Bayramı'nı kutlamamayı uygun gördü. Kış geldi ve deprem böglesindeki evsiz insanlar donarak ölüyor.

Ve ben tüm bu olanlarla ilgili hiçbirşey yazıp çizmiyorum. Umursamadığımdan değil. Söylediklerimin afaki olduğuna inandığımdan. Artık biliyorum ki yazdıklarımı sadece benim gibi düşünenler okuyor. Benim gibi düşünmeyenlere ulaşabilecek, onların fikirlerini değiştiremesem de en azından durup düşünmesini sağlayabilecek kapasitede yazılar yazamıyorum. Yeterince konsantre olursam yazabileceğimi biliyorum ama benim işim bu değil, o yüzden o yeterince konsantrasyon için gereken vakti buna harcayamam. İşim bu değil deyip sıyrılmak marifet mi? Değil ama benim insanlığa katkım sosyal bilimlerden geçmiyor ne yazık ki. Bu durumda yapabileceğim en iyi şey kendi işimi layığıyla yapmak. 

Facebook statüslerindeki, twitter iletilerindeki, profil fotoğraflarındaki protestolar anlamlı değil benim için. Bu ülkede şehit aileleri başbakana hakaretten hapis ve para cezasına çarptırılıyor. Üniversite öğrencileri evlerinden alınıp hapishaneye tıkılıyor. Bir profesör tutuklandığında buna tepki göstermek "abartı" oluyor. Bu ülkede işler artık bilgisayar başından düzeltilemez halde. Sanal tepkiler tepki değil. Sokağa çıkıyor, gösterilere katılıyorsan gerçeksin. Çünkü her an atılması olası bir gözyaşartıcı bomba yüzünden kalp krizi geçirmeyi, sebepsiz yere mapusa tıkılmayı göze aldığın kadar gerçeksin. Cesur olduğun kadar anlamlı olabiliyor senin tepkin bu ülkede. Facebook'ta bir grubun bir milyon üyesi oldu diye canı sıkılmıyor RTE'nin. Kimse umursamıyor o grupları kurucularından başka. Tutkuyla üye olduğunuz gruplar anlamsız. Millet üşürken sen şarkı paylaşıyorsun diye kızmanız da öyle. Çok önemliyse o üşüyen insanlar zaten sen bu sırada facebook'ta gezinmekle değil kendi kazaklarından oraya göndereceklerini ayıklayıp paketlemekle meşgulsündür, görmezsin benim şarkımı ve üstelik bilemezsin de belki ben az önce gönderdim kendi battaniyemi ve her ne kadar yetmese de elimden geleni yapmış olmanın verdiği iç huzurla dinliyorum o şarkıyı.  Belki benim tüm elinden gelen Kuzey Irak'ta asker olan arkadaşımı arayıp moral vermek, ve diğer arkadaşlarımı da onu aramaları için ha bire uyarmaktır, bilemezin. Hayat facebook'ta değil, derdimi/endişemi  facebook'ta paylaşmıyorsam bu dertsiz tasasız olduğumdan değildir. 


Ha peki bunca lafın üstüne neden profil fotoğrafını değiştirip Türk Bayrağını koydun, Mustafa Kemal'i koydun diye soran olursa da çok haklı. Bence mantıklı tek bir sebebi var bunun, yabancı arkadaşlarım. Facebook'taki 510 arkadaşımın 83'ü yabancı. Bu kişilerin Türkiye ile ilgili bildiği şeyler büyük çoğunlukla satılmış medyanın aktardıklarıyla sınırlı. Ve ben istiyorum ki bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti'ndeki herkesin Tayyip kılıklı olmadığını bilsin. Makul ve mantıklı olarak gördükleri birisinin, benim, bu hükümete ve yaptıklarına karşı olduğunu bilsin. Her ne kadar zorla da olsa gerçekleri kabullenip ülkemizdeki zihniyetin geriye gittiğini bilsek de ülkemizi ebedi karanlığa mahkum etmeyeceğimizi, sadece sabrımızdan eksildiğini ama vazifeye atılmak mecburiyetinde kaldığımızda da gözümüzü kırpmadan gerekeni yapacağımızı bildirmek adına... bir resimle neleri anlattığımı zannediyorum değil mi? Değil. Olur da o 83 kişiden birisi bile sorsa, neden profilinde bayrak var diye, işte o zaman gerçekleşiyor benim amacım, çünkü o zaman Türkiye'deki siyasal durumdan, benim facebook iletilerimin neden Türkçe olduğundan, Çin'deki ve dünyadaki komünist sistemden, ütopik bir parasız dünyadan ve ekonomiden bahsediliyor burda tam 3,5 saat! 

Kartpostal


Biliyorsunuz artık, insanlara kart göndermeyi seviyorum çünkü bana kart gönderilmesini seviyorum. Postadan bana bişiyler gelmesi beni çok mutlu ediyor. Birilerinin beni hatırlayıp, bana zaman ayırması, beni mutlu etmek için bişiyler yapması..misal: yolda yanından geçerken dikkatini çeken kartpostalın beni hatırlatması, iki dakika durup onu alması. Eve gidip 5 dakika ayırıp bişiyler yazması.  Facebook sayfama gidip adresime bakması veya biryerlerde yazmış olduğu adresimi bulması. Ertesi gün postaneye gidip bana onu göndermesi. Bir kart geçince elime tüm bu süreç geliyor aklıma. Ve insanların artık birbirlerine gerçekten de değer vermediği, sırf çıkar ilişkisine dönüşen arkadaşlıkların NORMAL olduğu günümüzde bu kartlar beni çok ama çok mutlu ediyor. Ben kart göndereceğim zaman üstüne ne yazacağımı bile bilemiyorum. Ya çok uzun oluyor yazmak istediklerim, kart yetmiyor, ya da çok kısa geliyor komik oluyor. Ama yine de gönderiyorum. Hatırlanmaktan mutlu olacağını düşündüğüm herkese gönderiyorum hem de. Hatta bazıları "bana da..." diyor, onlara da gönderiyorum, nedir ki sonuçta, bir kartpostal ve bir pul masrafı mı yoksa yazacağım iki tatlı cümle mi zarar verir bana? Ve hiçbir karşılık beklemiyorum. Sonuçta ben o kart yazma işinden de zevk alıyorum. Birisini mutlu edeceğimi bilerek, işe yarayacak bişiyler yaparak mutlu oluyorum. Varsın o insanlar benim kadar vakit ayırmasınlar, ayıramayacaklarını sansınlar, nolucak ki. Yeter ki kartımı aldıkları zaman, bana bir haber versinler, mutluluklarını paylaşsınlar. 

Hal böyleyken bir an geliyor ki işin rengi değişiyor. O an: kişinin aslında kartlardan mutlu olmadığını farkettiğim an. "Hee kart gelmiş bana. İyi." diyip bi kenara koyan kişi. O kartı panosuna asmayan, masasına koymayan veya bir kenara kaldırmaya üşenip de alakasız bir zamanda evrakları arasında bulduğunda bile sevinmeyen insan. İşte o insanlardan cevap bekliyorum nedense. Nedense o insansın sırf nezaketen de olsa bana bir kart atması gerektiğini düşünüyorum. Salakça bir düşünce ama böyle. 

Bu yılbaşı için çok güzel kart fikirlerim vardı ama yılbaşında Türkiye'de olacağımız için sanırım gerçekleştiremeyeceğim aklımdakileri. Yine de bana da kart at diyen olursa aranızdan, bir mail atıp adresini vermesi yeterli (witchieofstars@gmail.com). Çekiliş yok, kura yok =P Sahi bir de sanal arkadaşlıkların gerçek isim ve adreslerini söyleyebilme cesareti söz konusu. Hatta geçtim sanal arkadaşları, ortaokul lise arkadaşlarım bile bazen kendilerine süpriz yapmak için adreslerini nedensizce sorduğumda vermeye çekiniyorlar. Ulan üniversitede birlikte 3-5 ders aldığım sonradan ünlenen müzisyen arkadaşım bile çat diye veriyorken adresini sana ne oluyor be dangalak? Yeni evlenmişsin, ben de sana bi tebrik kartı atıcam hepsi bu. Ama salaksın işte, kafa güzelliğe iyiliğe çalışmıyor ki. Bak sinirlendim yine!

Fotoğraf: Bu yaz britanya turu sırasında Swindon'da yazdığım kartlar ve ordan aldığım Che'li dolmakalemim.