almanyada yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanyada yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2009 Cumartesi

problematic ex-love


Eski sevigliden kanka olur diye böyle avaz avaz yazarsam sonum bu olur işte. Çocuk konuşmuyo benle. "Çok da umrumdaydı sanki, hıh!" diyemiyorum birisi benimle konuşmamaya çalıştığında veya küstüğünde. Çok canımı sıkan birisi veya çok sevdiğim birisi olması durumu değiştirmiyor. Ama tabii ki güzel günler paylaştığın, sevdiğin birisi ise o zaman biraz daha farklı oluyor durum.

Hem ilişki sırasında hem de sonrasında pek de iyi bir çift olduğumuz söylenemeyecek bir eski sevgili, benimle görüşmemek için bucak bucak kaçıyor ama bir yandan da bunu aşikar etmek istemiyor. Garip... belki yeterince iyi düşününce o kadar da garip değildir ama başka bir sıfat bulamadım şimdi. Bonn'dan ayrılırken son kez vedalaşmak için odasına gittiğimde kapı açılmadı. Belki odasında değildi, belki de açmak istemedi bilmiyorum. Ama hayatında oldukça önemli yeri olan birisini son kez göreceksen ve bunun ne zaman olacağını biliyorsan...yani onun açısından durumun böyle olduğunu biliyorum... Odasında değilse bile o gece vedalaşmak için onu arayacağımı biliyordu; yani kasten odasında değildi. Kaldı ki odada bulamayınca SMS de gönderdim ama ses çıkmadı. Döndükten sonra anlamsız gibi görünse de kısa bir "kusura bakma" maili de bekledim açıkçası ama o da gelmedi. Şimdi icq'da görüp de selam verince aldığım cevap: "afedersin, ben de tam çıkıyordum, arkadaşlar bekliyor" oldu.

Ben mi çok sığ düşünüyorum bilmiyorum ama konu yine aynı yere geliyor benim aklımda: madem çok seviyodun neden ilişki süresince elinden kayıp gitmesine izin verdin? Yok o kadar sevmiyodunsa, o kadar da değerli değildiyse ilişki bitince girilen bu zavallı insan halleri nedendir? Azcık sıkıştırsam "seni görmeye dayanamıyorum"lar çıkacak, biliyorum; bunu bilecek kadar iyi tanıyorum onu. Ne var ki dünyada en nefret ettiğim duygu acıma duygusu. Bana acınması nasıl olur, bana neler hissettirir bilmiyorum çok şükür ki. Ama zaman zaman acıdığım insanlar olunca kendime de kızmıyor değilim. Acıyabilmek insana bir küstahlık getiriyor bence. Birisine acıyabiliyorsan mutlaka biraz küstah ve kibirli olmak gerek ve kendimi böyle görmek isteyeceğim en son şeylerden biri.
Kayda değer bir durum değil aslında ama kaç zamandır aklımdaydı bu durum; yazınca aklımdan gidiyo ya, yazıyım da kurtulayım dedim.

Ha bi de, ben odamı şimdiden özledim.. ama o depresif günleri değil, sadece odamı özledim. Hayatımda ilk defa bir odam oldu benim. Düşünmesi bile güzel. Odam diyince ilk aklıma gelen tavanımdaki mor yıldızlarım oluyor. Yaseminik almıştı bana yeni yıl hediyesi olarak. Bu saatten sonra artık yeniden sadece bana ait bir odam olamaz sanırım ama yine de bi gün olursa, ilk işim o mor yıldızları yerleştirmek olacak ve biliyorum ki onlara her baktığımda Yaseminik'in evindeki sohbetlerimiz ve odamın alt katındaki bardan gelen müzik aklıma gelecek keskin bir kırmızı şarap kokusuyla birlikte...

19 Haziran 2009 Cuma

hızlı ve uzun ama kısa belki çabuk

Neler yazsam diye düşününce bile yoruldum ama olanları atlayıp da devam etmek istemedim.

Bonn'a giderken öncesinde 2 gün İstanbul'da konaklamayı düşünüyorduk. Hele benim en heycan verici hayalim seramik boyaması idi sevgili Neş'e ile ama sevdiceğin ödevleri yetişmeyince İstanbul hayalimizi ertelemek zorunda kaldık. Orda burda şurda yaptık biraz ödevi, bindik Kamilkoç'un rahat hattına, üstelik Zerrin'cim de süprüz yapıp bizi yolcu etmeye geldi, ama ne var ki rahat hat sevdicek için rahat olmadı. Neymiş? Süha'nın Travego'ları daha rahatmış. Yok yok travego değil de öteki. Hah, neoplanları. Aman neyse işte. Vardık İstanbul'a, Kadıköy'e geçip ordan Sabiha Gökçen otobüsüne bindik, tıngır mıngır gittik havaalanına. Bonn'da lazım olursa diye yanımıza aldığımız boş kolileri iyice katlayıp boş valizlere tıktık, boş valizlerimizden check-in'de kurtulduk ve kazınmakta olan karıncıklarımızı havaalanında kazıklanmak suretiyle doyurduk. Ha derseniz ki Kadıköy'e inince neden yemediniz iki lokma bişiy? Demeyin öyle bişiy, sakın demeyin, çünkü cevabı biz de bilmiyoruz. Karnımızı doyurduktan sonra 10 numerolu kapıdan geçtik ki Duty Free bize kollarını açmıştı her zamanki gibi. Aslonda bu Duty free'lerin hiç de duty free olmadığını düşünsem de yine de girip ne var ne yok diye bi bakalım dedik, iyi ki de demişiz; gelen geçenlere ikramlık lokumları görünce yüzümüze koca bir gülümseme hakim oldu. Ama hemen üsütne "3 tane Smirnoff alana 4.cüsü bedava ve üstelik sadece 33€" olduğunu görünce hissettiklerimiz tarif edilemez. Genel olarak ucuz olmasa da duty free'de iyi kampanyalar olduğunu kabul etmek gerekti tabii. Lokumlarla vedalaşıp uçağa bindik, bol uyuklamalı bir şekilde Köln-bonn havaalanına indik. Bonn'a giden otobüslerin kalkış durağını değiştirdiklerini farkedip yeni durağı bulmakla uğraştık, bulamayacağımızı anlayıp abidik bir internet makinesinde vakit harcadık (internet çok elzem olduğundan falan değil, sırf o makineyi kullanmış olmak için) ve bu sayede 1:40'daki treni de kaçırdık, kaldık 3:15'deki trene. Biraz üşüyüp, bol bol kahkaha atıp beklerken, sevdicekten mini bir şaplak yiyerek elimizin üzerine, trenle buluştuk sonunda. Bindik, Köln'de indik. Hızlı hızlı birkaç lokla atıştırıp hemen Bonn treninin geleceği perona gittik, 3:56'yı bekledik; 4:00 oldu, 4:10 oldu, 4:15 oldu... tren yok! Tourist information'a gidip treni sordum; sonraki tren 4:56'da dediler!!! Geri çıkıp beklemeye devam ettik, 4:56'daki trene binip Bonn'a vardık sağ salim. Gel gör ki ayağımızın bereketiyle vardık heralde ki resmen "it's raining cats and dogs" durumuyla karşılaştık şakır şakır. Normalde elimizdeki hafifcene valizlere aldırış etmeden yurda doğru yürürdük ama o yağmurda bir de otobüs bekledik. Türkiye'deki sımsıcak havalardan sonra sabahın5:30'unda ve yağmur altında bi güzel titredik. Otobüsümüz geldi, yurdumuza vardık... Gece 2 gibi gelirsek seni uyandırabiliriz haberin olsun demiştim Mark'a, odamın anahtarları ondaydı; sabahın 6'ında çaldık kapısını, hemencecik gelip açtı kapımızı ama "sabah 5'e kadar bekledim" dedi; çok zayıflamış.. Koşar adım odaya gittik. O yorgunlukla neyin nerde olduğunu bilmediğimz koliler içinde nevresim bulmak en büykü kabusum olacaktı ama elimi attığım ilk kutudan çıktı nevresimler, hemen uykuya daldık horul horul.


Ertesi gün Erik'ten notebook'unu rica ettik, sevdiceğin ödevinin bitmesi gerekiyordu hala!!! Odada toparlanması gereken şeyleri toparlayıp Köln'e, geçen defa Türkiye'ye gelirken artan bir valiz nedeniyle ağlamaklı halime acıyıp valizimi evlerine götüren aileye gittik. Valizimi aldık, çaylarından tattık, bol bol sohbet ettik, gavur ellerinde Türk misafirperverliğinden gururlanıp duygulanıp evimize döndük valizimizle birlikte. Saat 1'i geçiyordu; yorgun argın yatağa attık kendimizi, horul horul uyuduk bi güzel.

İkinci gün, kalan eşyaları da toparlayıp Mehmet Abi'yi aradık, büyükçe bir araçla gelip kitaplıkları, ve diğer ıvır zıvırları aldı, beni kocaman bir eziyetten kurtardı. Ama ben salağı, ona vereceğim kitap dolu eşşek ölüsü kadar ağır valizlerden birisini unuttum ve başıma belayı sardım! Yaz tatili için Tr'ye kendi arabasıyla gelecek olan Orhan Bey Amca'yı aradım, DHL ile göndersem kitaplarımı da arabasına koyar mı acaba diye sormak için, ki aslında önceden sormuştuk kendisine ve tamam demişti ama bu defa ne hikmetse fazla eşya taşıyamayacağını, olabildiğince küçük bir şey göndermemi söyledi. Morun her tonuna büründüm sanırım o telefon konuşması sırasında ve sonrasında... Sadece çok acil olan kitaplarımı bir valize koydum...bordo valize..

Üçüncü gün, bordo valizi göndermek üzere gittik postaneye. Ne olabilir? Mesela bizim valizimiz 30.5 kg olduğu için postaneden değil de internetten ödeme yapmak zorunda olabiliriz di mi? Tamam dedik, gittik en yakındaki internet cafeye, girdik DeutschePost sayfasına, iş ödeme yapmaya gelince ne lazım oldu? Banka işlemleri için gerekli olan TAN numarası! Almanya'da başka birçok alanda olduğu gibi banka işlemleri için de üzerinde TAN numaraları yazılı olan bir kağıt sözkonusu. Bunu banka veriyor size ve internetten yaptığınız işlemlerde size güvenliğiniz için her defasında rasgele bir TAN soruyor, "29. TAN'ı giriniz:........" gibi. E tabii yanımda TAN listem olmadığı için boş yere internete para ödeyip eve doğru yola koyulacaktık ama dükkanlar kapanıyordu ve ertesi gün pazar'dı ve ben hala hiçbiyerde bulamadığım parfümümden almamıştım.. üstelik postane çoktan kapanmıştı bile. Sevdiceği kolilerle birlikte postane önünde bekletip koşar adım gidip parfümümü aldım, bir de Ziza'nın istediği birkaç şey için Euro Shop'a gittim ama dükkan kapanmıştı çoktan... Postaneye geri döndüm, sevdicekle birlikte yola koyulduk gerisin geri. yurda gidip eşyaları bıraktık, merkeze geri gittik yemek yemeye, hem daha geç kapanacak olan bir kaç dükkana daha girecektik, Ziza'ya, sevdiceğe ve kendime birkaç kalem alıp kendimizi pizza hut'la ödüllendirdik. Yorucu gün, Elena ve Ruxy ile buluşmamızla biraz neşelendi doğrusu. Birer dondurma alıp nehir kenarında uzun bir yürüyüşe çıktık. "Hava kararıyor artık eve dönsek mi acaba" dediğimizde saate baktık ki 22:50 idi!!! Gözlerimiz fal taşı gibi açıldı tabii, hızlı adımlarla eve gittik; Mehmet Abi'ye vermeyi unuttuğumuz valizi de kolilere aktardık, biralarımızı açıp birer film izleyelim dedik ki ben biralardan birisini düşürüp kolileri biraladım! Aman akşam akşam ne süper olay di mi?! Argghhh! Hemen temizledik ortalığı koliler fazla ıslanmadan ve "Aşk Tutulması" adlı Türk filmimize başladık. Her ikimiz de filmin çok lüzumsuz olduğuna kanaat getirsek de başlanan film yarım bırakılmaz diye sonuna kadar izledik. Ha lüzumsuzdu ama arada gülmedik desek yalan olur.

Son gün kolileri yüklenip internet cafeye gittik, adamların salak yazıcısı paketlerin üzerine yapıştıracağımız barkodlardan birisini eksik çıkarttı. A bi dakka yaa, bu olay Ctesi. olmuştu. Off sıralama karıştı... neyse işte eksik kalınca barkod, sadece iki koliyi gönderebildik, biri elimizde kaldı. Yurda döndük, Erik olaya el attı, yazdıramadığımız barkod sistemde yazdırılmış göründüğü için ulaşamadık. Sonra Erik bi kaç telefon etti, birkaç mail attı, biz de artan koliyi postaneye en yakın locker'a kitledik anahtarını Erik'e verdik Ptesi günü ordan alıp kargoya versin diye çünkü barkodlara erişimimiz encak Ptesi günü yeniden açılacaktı. Uff buralarda olayların sırası biraz farklı olabilir ama şimdi tam hatırlamıyorum. Böyle karman çorman bişiyler oldu işte. Neyse sonra kütüphaneye gittik çünkü Jennifer'ın kuantum notlarından fotokopi çektirip notları kıza geri vermem gerekiyordu. Fotokopi makineleri ve fotokopi kartlarıyla bir süre cebelleştikten sonra görevi başarıyla tamamladık; Ruxy ve Elena ile buluşup kütüphanenin bahçesindeki kiraz ağaçlarına dadandık! :) Sanırım Bonn'daki en keyifli anılarım arasında ilk sırayı alacak bir gündü. Sevdiceği ağaca tırmandırıp eline bir poşet tutuşturduk, poşeti doldurup aşağı attı, sonra kendisi dalda kaldı. Sevdicek daldan, biz yerde torbadan; patlayana kadar kiraz yedik keyifle. ve.... Ruxy daha güzel bir fikir attı ortaya; alt sokaktaki dut ağacı! Hızlı adımlarla dut ağacına gittik, bu defa Elena ve ben dadandık ağaca, ellerimiz ve ayakkabılarımızı kırmızı kırmızı olsada biz keyifle devam ettik dutları toplamaya. Ve sonra da dooooğru çocuk parkına! Bonn'da kaldığım onca zaman boyunca hiçbir parkta salıncak görmemiştim. Elena bizi salıncağı olan bir parka götürdü, tahterevalliye bindik, bişiylere tırmandık, sallandık, çim savaşı yaptık derken, gitme vakti geldi... kızlar bizi otobüs durağına götürdü; bindik otobüse merkeze gittik; fazla aç değildik ama Bonn'a giderken yaptığımız salaklığı tekrar etmemek için, er-geç acıkacağımızı kendimize hatırlatarak Subway'e girip güzel birer sandwich aldık kendimize, havaalanında yemek üzere.

Odamıza gittik, son toparlamaları yaptık, camları sildik, kapladığımız raflardaki kağıtları çıkarttık, duvarda kalmış bantları ayıkladık...Erik, Anna ve Ziyad'la vedalaştık derken...cadınızın sümükleri ile göz yaşları birbirine girdi bir süreliğine. Koşar adım odasına kaçtı, ağladı, odasının penceresinden son defa dışarı baktı, nehir kenarındaki yol ile vedalaştı uzaktan... Neyse işte hemencecik toparladım, gittim Raquel ile vedalaştım, Mark'ın kapısını çaldım ama ya açmadı ya da yoktu odasında... Anahtlarlarımı Erik'e verip çıktık TLH'den, otobüs durağına doğru yola koyulduk, ve yine başladı damlalar akmaya... bi dolu şey geldi aklıma;
- Otobüslerin, yaşlıların inip binişini kolaylaştırmak için yana yatışını farkettiğimdeki şaşkınlığım,
- Chirstmas zamanı sokak ortasında bayılıp acile kaldırılışım, hayatımda ilk defa hastaneye yatışım ve yalnız geçirdiğim o gece,
- TLH'deki ilk gecem,
- Kuantum grubundaki arkadaşlarımla her hafta birimizin evinde yediğimiz yöresel yemekler,
- ilk haftalardak zorlu gecelerim,
- kullandığım 1 metrelik teleskop,
- karnaval anılarım,
- Elena ile yaptığımız sabah koşuları,
- alt kattaki partiden gelen gürültünün kimi zaman keyfi kimi zaman kızgınlığı,
- ilk defa tek başıma yaptığım uçak yolculuğu,
- sevgilinin yolunu gözleyişim,
- kendi ellerimle yaptığım kitaplıklarım,
- minik balığım,
- gözlediğim kütle çekimsel mercekler,
- yaptığım analizler,
- başarıyla çıktığım sözlü sınavlar,
- salakçasına defalarca kaldığım dersler,
ve hayattan öğrendiğim sayısız şey...bir çok şey...
Mutlusu da oldu, katlanılmazı da. Duyguların her türlüsünü yaşadım sanırım geçen 2 senede. Şimdi bakınca geriye, o şartlar altında yapabileceğimin en iyisini yaptım diyebiliyorum yine. İyilerin yanında kötüler de oldu ama yaşanması gerekiyormuş, bi dolu şey öğrendim, diyebiliyorum. Geçmişimden pişman olmamanın gururunu hissettim yine kendi kendime. "Afferim kız sana" dedim yine... çok daha güzel olabilirdi birçok şey ama o şartlar altında yine de elimden gelenin en iyisini yaptım işte.

"As long as you do your best, whatever the result would be for the best"

Sonra da bindik uçağımıza, geldik işte. Sabahın köründe İst'a vardık, gece 23'deki trene binene kadar gezip arkadaşlarla buluşalım diye düşünürken elimizdeki valizleri locker'lara koyalım dedik ama valizler sığmayınca, onlarla hareket etmek de mümkün olmayınca planları yine ertelemek zorunda kaldık, 11'deki hızlı tren için değiştirdik biletlerimizi. Vapura bindik, börek yedik,vapura bindik, trenimize geçtik, Eskişehir'de hızlı trene aktarma yaptık, zaman zaman 254km/s hızla ilerleyip saat 4 sularında Ankara'ya vardık. Ertesi gün de dayanamadım ben, 13 otobüsüne atlayıp geliverdik sevgili Erciyes'imize.

Gelirgelmez getirdiğim kırtasiye malzemelerimi, dosyalarımı vs.yi yerleştirip makalelerime daldım hemen. Sevdicek de Cuma günü teslim etmesi gereken ödevine daldı kaldığı yerden...

Şimdi mi? Mutfaktan sebzeli hamsi kokuları geliyor ve ben uçarak mutfağa gidiyorum. Parmaklarım yoruldu...

Sonradan gelen notlar
1- Kapımdaki yıldızları sökmek çok hüzünlüydü bi de penceremdekileri
2- 3 kutu lokum götürmüştük ama sadece birisini verebildik, diğerlerine sevdicek dadandı ama bitiremeyince mutfağa bıraktık

19 Şubat 2009 Perşembe

ALAAF!




Wenn nicht jetzt, wann dann?
Wenn nicht hier, sag mir wo und wann?
Wenn nicht du, wer sonst?
Es wird Zeit, nimm dein Glück selbst in die Hand.





Efenüm zebahın köründe sınavım olduğu içündür kü bugün başlayan süper karnavala yetişemedim. En sevdüğüm karnaval şarkılarını ahanda tepeye koydum, umarım siz de seversünüz. Bu gördüklerünüz ise geçen seneden kalma fotoğraflar olmakla berabeeeer, umuyorum ki en kısa zamandaaaa, misal bu geceeee, partilere akalıııım, diyerekten süslenüp süslenüüüüp, zıppır zıppır oynayıııııp, bol bol da fotoğraf çekeceğizdir!

Cadınız karnavalın tüüüm detaylarını Bonn'dan ve bir ihtimal de Köln'den bildirecek efenüm, bizden ayrılmayınız!

10 Şubat 2009 Salı

15Haz

Arrriibbbaaaa! 15 Haziran'a kadar vizemizi uzatmış bulunuyoruz efenim, hayırlara vesile olsun :P

7 Şubat 2009 Cumartesi

ilk +18!!!

Nedir beni rahatsız eden bu ülkede? Neden sevmiyorum burayı? Bunu bana sorduklarında neden sadece "kültür farkı işte" diyebiliyorum en fazla? Neden ne zaman azcık eğlenmek adına birilerinin olduğu bir ortama girsem çıktığımda psikolojim alt üst olmuş oluyor?

Canınızın sıkılmasını istemiyorsanız, bunlar buraya yazılır mı yahu diyecekseniz, sana hiç yakışmamış cadı diye düşünecekseniz, bence hiç okumayın, çünkü bunları diyebileceğiniz şeyler bu benim canımı sıkan keyfimi kaçıranlar. Burası serbest bögle, kimi zaman iyi, kimi zaman kötü, kimi zaman mutlu, kimi zaman hüzünlü, ama cadının kazanı işte... her zaman iyiye dair kaynamıyor bu kazan...

Sanırım bundan 3 hafta öncesiydi, Mark, bir arkadaşının doğumgününe davet etti beni. Cafe-bar tarzı bir mekanda kutlanıyor doğumgünü. Doğumgünü sahibi Alex, Gimbal, Mark, tanımadığım bir çocuk, önceden birkaç defa aynı ortamda bulunup da sevmediğim bir kız(kendine kardelen lakabını takmış) ve bir kız daha. Ortama sonradan Erik de katılıyor. Mark, kızlar ve tanımadığım çocuk karşımızda oturuyor, Gimbal Alex ve Erik'le birlikte yanyanayım ben. Önce içkileri ısmarladık, herkes kokteyllerle başlasın, birlik olsun (içkinin birliği de böyle oluyomuş) sonra kim ne isterse onu içsin denildi. Zaten konuşmalar hep almanca, sadece Mark ve Gimbal ile ingilizce konuşuyoruz, özellikle Gimbal'ı zorluyoruz ki konuşması akıcılık kazansın vs. Daha ilk içkiler geldi, yarılamadık bile, kızlar sarhoş olmaya karar verdiler. Abartılı kahkahalar, aşırı yüksek ses tonunda konuşmalar... Hemen benim Türkiye'deki ortamlarım aklıma geldi, zaman zaman biz de sarhoş olmasak bile, bi an önce sarhoş olmak isteğimiz ağır bastığından, iki yudumda sarhoş olma kararımızı uygulardık. Ama... yanaklar pembe pembe olurdu, ortam hoşlanılan bi çocuk varsa azcık yanaşılırdı, ha çok cesaretimiz varsa en fazla gözünün içine içine bakılırdı, belki çıkışta el ele tutulurdu. Sonrasında bişiy olacaksa olurduuu, olmayacaksa zaten sarhoştuk =)) Şimdi bu sevgili kardelen ve arkadaşı sarhoş olma kararı aldılar ya... sarhoş olmaktaki amaç, dünyayı unutacak kadar mutlu olmak, gülecek bişyin olmasa da gülmek falan değil, sadece ilgiyi üzerinde tutmak. Kardelenin sevgilisi yok sanırım, diğer kız da yeni ayrılmış sevgilisinden, üstelik ayrıldığı çocuk ortamdaki tüm oğlanların kankası durumunda. Neyse bu birşey değil de, beni rahatsız eden ilgi çekme yöntemleri... Tabii ki şuh kahkahalar ve fakat mutlaka aşırı(!!!) açık saçık espiriler, birbirlerinin evinde kaldıkları zaman ne kadar eğlendikleri, kızkıza aynı yatakta yatmanın ne kadar doğal olduğunu anlatmaları... Şimdiye kadar sanırım sadece bir arkadaşımla aynı yatakta uyudum gece boyu, o da ayaklarımız suratımıza gelecek şekilde çapraz, ha sarılarak da uyurdum hiç sorun değil, ama bunu sonra ne şekilde, kime, nasıl ve daha da önemlisi neden anlattığın asıl mesele! Bunların anlattığı bir yatakta uyuma hikayeleri ise biraz farklı, zaten bunun üzerinde yarım saat geçmeden birbirlerini öpebildiklerini gösteriyorlar bize. Yok canım yanaktan falan değil, bayaa bildiğimiz masumane(!) Fransız öpücükleri! Olay ne? Karşılarında oturan çocukları ayartmak? Tek gecelik ilişki yaşamak? Değil, hiç biri. Sadece arzulandıklarını görmek, egolarını tatmin etmek, gösterip de vermemek, bulunmaZ Hint kumaşı olduklarını zannetmek. Mesele, diğer kızın, kardelenin ağzındaki şekeri istemesiyle başlıyor, kardelen dilinin üzerindeki şekeri gösteriyor, öpüşerek(!?!) şekeri alıyor diğer kız kardelenden... Ben? Yok, kusmadan durmayı başarıyorum. Neyse ki Mark fotoğraf makinesini getirmişti, onu kurcalıyorum. HAYIR, kızların fotoğraflarını çekmiyorum, sapıtmayın siz de!!! Bu yetmiyor kızlara, yeterince emin olamıyorlar oğlanları azdırdıklarından, bir de fark ediyorlar ki doğmgünü çocuğu ve benim tanımadığım diğer çocuğun arabası var; hemen akıllarına süper bir fikir geliyor! İki kız ve arabalı iki erkek! Tıngggg!!!! "Arabada uyumak da ne güzeldir" diyorlar "hem ikinizin de arabası varmış" diye ekliyorlar "siz erkekler bi arabada uyursunuz, bir kızlar diğer arabada" diye de en masum(!!!) düşüncelerini ifade ediyorlar, tabii biz hiçbişiy anlamıyoruz, zaten onların niyeti de bizim aklımıza sapık düşünceler sokmak falan hiiiiç değil. Ama sorun şurdaki, kızların gözü Mark ve Gimbal'da. Mark zaten bu kızlarla muhattap olmuyor çünkü doğumgünü çocuğu için gelmiş, Gimbal desen iki de bir kızlarla salak salak dalga geçip bana dönüyor ingilizcesini geliştirmek adına =) Nedense bu durum çok kızdırıyor kızları, masadaki 4 erkekten ikisi bunlarla hiç ilgilenmiyor, aman tanrım!!! Gece, kızların iyice suyunu çıkarmasına dayanamayan Mark ve benim ortamı terketmemiz nedeniyle, nasıl bitti bilmiyorum...

Yaklaşık bir ay öncesi... Her ay, iki haftada bir gittikleri bir bar var, oraya gidiyoruz Mark'la. Kız arkadaşı olduğunu iddia ettiği bir kız ve bir başka kızı daha getiriyor adını hatırlayamadığım çocuk, Salam olsun aldı =) Yine Gimbal var benim tek tanıdığım, biz yine çoğunlukla üçümüz sohbet ediyoruz. Salam'ın güya kız arkadaşı olan kızın gözleri çok güzel, ben ha bire kızın fotoğrafını çekiyorum Mark'ın fotoğraf makinesiyle, ve muhtemelen Mark'ın sevgilisi olduğumu sanan diğerleri, anlam veremiyor bu duruma =))) çok eğleniyorum ben. Sonra Gimbal, tanışma hikayelerini soruyor kıza Salam'la, öyle rezil bir hikaye anlatıyor ki kız, şimdi yazmaya bile değmez, ve zaten anlıyoruz ki bu kız Salam'ın sevgilisi falan da değil. Tam da o sırada Salam, yanında getirdiği diğer kıza asılmaya başlıyor, gayet de el kol hareketleri ile. Yok canım, kolunu omuzuna koyarak falan değil! Nasıl olduğunu anlatmıyım!! Bir süre sonra masadakiler sigara içmek için barın dışına çıkıyorlar, fırsattan istifade eden Salam, beni göz hapsine alıyor, tam da Gimbal ile eğlenceli bir muhabbet kurmuşken, ben gülümserken. Her gülümseyişin flört olduğunu sanan bu insanları anlamam mümkün değil... İşin diğer tarafı da, Salam zannediyor ki ben Mark'ın sevgilisiyim, ama bu, bana olan bakışlarına çeki düzen vermesine yetmiyor. Sigara içmek için dışarı çıkmış olanlar geri dönüyor ama Salam ne hikmetse gözleriyle beni dürtüklemekten vazgeçmiyor. Şansıma, Mark tuvalate gitmek için kalkınca, hemen Salam'ın görüş alanı dışında bi yere oturuyorum ama.. Salam da yerini değiştiriyor. Adamın yanında sevgilisine asılmak da neyin nesi??? Ben bu işi hiç anlamıyorum... Ses etmiyorum, Gimbal ve Mark'tan bir duvar örüyorum kendime, süper muhabbet edip, bol bol eğlenip kapatıyoruz geceyi.

Ve bana tüm bunları yazdıran son damla..dün gece... Mark'ın Gimbal ile kafa çekme planı bir şekilde partiye dönüşüyor, daha önce çeşitli zamanlarda çeşitli partilerde gördüğüm birkaç kız ve erkek... İçiyoruz, Mark'ın yaptığı süper yemeği yiyip mutlu oluyorum ben, keza o kadar çalıştığım kozmoloji sınavından çakmış olmanın verdiği sinir var üzerimde... Yine sohbet almanca dönüyor ama Erik de geliyor, onunla oyalanıyorum genellikle. Sonradan 2 kız daha geliyor; ama biri sanırım alzheimer hastası ki giyinmeyi unutmuş. Geliyor, sadece erkeklere merhaba diyor, Erik'e bişiy demiyor çünkü o sırada Erik benimle konuştuğu için Erik'in benimle ilgilendiğini zannediyor sanırım, herkesin en rahat göreceği sandalyeyi seçip oturuyor, üstündeki hırkasını çıkartıyor, ve "eee, naber?" diyor yüksekce bir sesle, ve gözlerinde her an sevişebiliriz bakışıyla. Oğlanlar bir an sessizce kitleniyorlar tabii gözleriyle, sonra hepsi aynı anda konuşmaya başlıyor. Keza üstündekiler şöyle ki; siyah kilotlu çorap, üstünde tamamen transparan ve beyaz bir askılı body(?) ve ayağında beyaz converse ayakkabılar. İç çamaşırı giymediğini belirtmem gerekiyor mu? İşin kötü tarafı şu ki, kızı öyle görünce benim attığım kahkaha kızın biraz sinirlerini bozuyor, benim densiz olduğuma karar veriyorlar. Ben kıza alzheimer lakabını takıyorum, ve sanırım bir saate yakın bu ortama tahammül edebiliyorum ama sonra odama iniyorum. Aklıma gelen şey, geçen sene karnaval partileri zamanında tanıştığım bir kızın bana evine almak istediği salıncağı anlatışı geliyor; bir tür seks oyuncağı olan bu salıncağın çalışma prensibini anlatmayacağım.

Birlikte nasıl uyuduklarını(!) anlatan, insanların önünde öpüşen, çıplak gezen, arkadaşının sevgilisini arkadaşının gözü önünde tavlamaya çalışan insanların ülkesi olarak kalacak bu ülke benim aklımda...bunları düşünüyorum dün gece...sonra mutluluk, özgürlük, ahlak, gençlik, modernlik, avrupa, doğu, kültür... bunları düşünüyorum... sonra sevgiyi düşünüyorum...sevgilimi düşünüyorum...elimde telefonla uyuya kalıyorum, sabahın 4'ünde gelen mesaja şaşırıp uyanıyorum, yüzümde bir tebessümle uykuya dalıyorum yeniden...

29 Ocak 2009 Perşembe

Mantık? Ordu? Otobüs?

Bir allahın kulu varsa bana şu durumu açıklayacak, lütfen yapsın bi an önce!

Şekilde gördüğünüz yer şehir merkezindeki otobüs durakları.Enstitüden bindiğim otobüs uyuz uyuz ilerleyip sarı noktada duruyor. Ben hızlıca iniyorum ve kırmızı noktadaki otobüse doğru koşmaya başlıyorum. Mesafenin koşmayı gerektirmeyecek kadar kısa olduğu zaten haritadan da görülüyordur sanırım. Ama şöyle oluyor; ben koşmaya başlıyorum, kırmızı otobüs şöförü otobüsün kapılarını kapatıyor. Daha hızlı koşuyorum, ve elimle 1dk diye işaret ediyorum bi yandan ama otobüsün yanına varmam ancak 2 saniye sürüyor. Ve fakat otobüs şöförü amca kapıyı kapatmış olduğu için, bana anaokulunda öğretmenin donunu paçasından aşağı indirmiş çocuklara bakar gibi bir bakış atarak başını iki yana sallıyor. Ben kırmızı noktaya varıyorum, otobüs hareket ediyor.


Hava buz gibi! Artık sadece ben değil şehirdeki herkes donuyor! Herkesin kırmızı bir burnu var! Ne kadar kalın giyinirsen giyin, nehrin dibinde olmanın verdiği o rutubet ve biraz daha kuzeyde olmanın getirdiği rezil sert rüzgar içine işliyor insanın. Ben astronot olmaya karar veriyorum. Ancak o kıyafet üşümemi engeller diye düşünüyorum çünkü. Çünkü anlıyorum ki ne türbana girsem ne kar tulumuyla gezsem yetmeyecek, hep açıkta kalan ve donma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bi yanım olacak. Ve bu hayvanoğlu hayvan herif, sadece hayvanlığından, SADECE HAYVANLIĞINDAN, beni bir sonraki otobüse kadar o dondurucu soğukta bekletmak istiyor.

Efendim? Yanlış mı anladım? Tabi, tabi! Görevini yapıyor! Sç$@&$$@@!?€ß**!#dsdsadsa!!!!

Nefret ediyorum bu şehirden, bu ülkeden, bu ülkenin bu insanlıkları bi taraflarına kaçmış canlılarından! NEFRET EDİYORUM!

Ha inadım ama ben de! Koşarak 4 sonraki durağa gidiyorum. Aklımsıra otobüsten önce gidip yakalıycam otobüsü o durakta ve o hayvan herifin gözünün içine baka baka binicem o otobüse. Noolucaksa sanki!? Beceremiyorum tabii. Ama o soğukta koştuğum için biraz ısınıyorum en azından. 10 dk bekliyorum bir sonraki otobüsü. Üşüyorum yine. Kaşkolum ve şapkamın arasından sadece gözlerim görünüyor ama gözlerimin kenarları üşüyor işte! O soğuk ordan girip tüm yüzüme, boynuma, tüm bedenime dağılıyor! Donuyorum ulaaan!

Sonunda eve geliyorum. Her zamanki gibi ilk işim olarak, evet tam bir internet bağımlısı olarak, paltomu çantamı bile çıkarmadan zaten beni hep açık hazır ve nazır olarak bekleyen Asuman'ın başına geçip maillerimi kontrol ediyorum...ve ancak o zaman içim ısınıyor... :)

15 Ocak 2009 Perşembe

Üç boş beyaz zarf ?

Onca zaman uğraşıp sonunda Tr'deyken Gökhan'la çözdüğümüz Sextractor sorunsalı şimdi vb kodları olarak devam ediyor. Vb kodlarını yazmakta sorun yok da, uzun zamandır (yaklaşık 4 yıl) bu işlerle ilgilenmeyince unutmuşum tabii, haftasonu oturup onu halledicem ama önce Dr.Erben'e bi sorayım hele dedim, tüm haftasonu bunla uğraştıktan sonra adam buna gerek yoktu derse çok sinirlenirim. Bugün gittim yanına, adam benden hala geçen dönem yaptığım analizleri istiyor. E yaptık onları dedim, yok yapmadın dedi, allahtan yanımdaydı önceki rapor da çıkardım gösterdim, "yapmadımsa bu ne ulan dümbük?" bakışı attım bi de adama, utandı tabii gerzek, ha evet yapmışız ama bu şimdi yaptıklarını neden yapıyosun ki, dedi. Şaka gibi yaa, adam benden tonlarca analiz istiyo sonra da unutuyo istediklerini, allah bilir onu unuttuğu için bana aptal muamelesi yapmaya çalışmıştı mailinde "iki satırlık analiz istedik hala bitiremedin" tavrı vardı çünkü. Neyse, şimdi istediği analizleri niye istediğini hatırlattım şapşal adama, sonunda hatırladı anladı da yarım saat öncesinde başladığım noktaya gelebildi. Geçen sefer verdiği formüldeki eksileri artı olarak anlattı bu defa. E hani eksiydi bunlar dedim, farketmez dedi, sonra bi kaç işlem yaptı benim bulduğum sayıları kontrol etmek için ama sayılar tutmadı tabii, adama artı ile eksinin farkettiğini anlatamadım da sonunda excel'i açıp gösterdim, "bak şimdi eksi işareti kullanarak yapıyoruz işlemleri...böyle çıkıyo; şimdi artı kullanıyoruz ve senin bulduğunla aynı buluyoruz, yani eksi ile artı böyle garip(!!) bir değişiklik yaratıyor, formül eksi ile mi olacak artı ile mi" diyince "e artı yap o zaman formülün yanlışmış senin" dedi bana. formülün yanlışmış dedi yaa! Hasbinallaaah! İyi tamam dedim benim formülüm yanlış, şimdi ben gidiyim de yapıyım şu işlemleri bitsin bi an önce, tam kapıdan çıkıcam yine sordu, tezini kimle yapacağın belli mi?. Bu beşinci soruşu, belki de altıncı artık bilemiyorum. Benimle çalışmak isteyip de çalışamayanların içine bi oturuyo ki bu durum hayrete şayan bi vaziyet yani. Umarım bu adam diğeri gibi başıma işler açmaz da ya benimsin ya toprağın edebiyatına girmeyiz. Hadi hayırlısı.

Neyse efenim, ordan çıktım alışverişe gittim, iki haftadır inatla kahvaltılık almıycam diye direniyodum ama aldım sonunda. Bu lanet ülke ne kadar pahallı yarabbim yaa! Her seferinde sinirden kuduruyorum! İşin kötüsü bu ay normaldekinden de feci sıkı olmam gerek, Şubat'ın 10'unda viz uzatma işlemleri için para göstermem gerekecek bankada, tabii kalırsa.

Alışverişi de yaptık, odamıza geldik, kapıyı açtım, koşar adım elimdekileri yatağa bıraktım, üstümü çıkarıp fırlattım sandalyenin üstüne, anahtarı kapıya takmak için geri dönünce gördüm ki yerde beyaz bi zarf. Eğilip aldınca anladım ki bi zarf değil üç zarf, en üsttekine girince basmışım bi güzel, ayakizim var üstünde, ama zarfların içleri boş. Çok da güzel davetiye zarfı kılıklı şeyler, anlamadım ne olduğunu. Bi zamanlar, bana platonik aşık olan çocuğun postakutuma bırakacağı isimsiz postaları beklerdim dört gözle, ha böyle bi çocuk yoktu o ayrı mesele :))) şimdi kafam karıştı, artık var ve içi boş beyaz zarflarla bana bişiyler mi anlatmaya çalışıyor yoksa? Yok canım! E ne bunlar peki? Anlayan varsa beri gelsin..