27 Haziran 2009 Cumartesi

Profitali

Today's topic is: How to make a profitali?
All you need is a profiterol!

Tabii ki cadı olmanın verdiği farklılıktan güç alarak, herkesin aksine ben profiterol değil, profilali yaptım. Nasıl mı? Çok kolay! Önce bir kutu Dr.Oetker Profiterol satın alıyorsunuz, sonra arkasındaki tarife göre hamuru yapmakla işe başlıyorsunuz. Ancak işin püf noktası şu ki; 1,5 çay bardağı su yerine 1,5 su bardağı su koyuyorsunuz! Ha böyle olunca nooluyo? Evvet, bildiniz! Çok cıvık oluyo! Sonra minik balık gelip durumu farkediyo ve kurtarma çalışmalarına başlanıyor. Cıvıklığı giderecek kadar un ve nişasta, ve bir yumurta daha ekleniyor, azcık da kabartma tozu serpiliyor, mikserle çırpılıyor. Kıvamı tutmuş gibi görünse de hamur hiç de top top, pufur pufur olmuyor, aksine kurabiye gibi kıtırımsı oluyor. Zaten hamuru öyle yumuşacık olsa, içi açılıp krema doldurulabilecek kıvamda olsa adı profiterol olurdu di mi? Bu profitali, Ali yani sert adam, Ali Desidero'daki gibi :)))

Off, of! Herşeyin aksi gittiği bugünde bari becerebildğim bi işe kalkışayım da azcık ağzımız tatlansın demiştim ama, Erol'un işi varmış Ali beyler teşrif ettiler ancak, naapalım.

Neyseki evdeki centilmenler hiç bozuntuya vermeden, güzel olmuş diye diye yediler de az biraz toparladık morali.

26 Haziran 2009 Cuma

teknosa ceksın

Bu sıralar dengem kaydı yine. Bundan bahsedecektim aslında ama Michael Jackson ölmüş, bahsetmeden geçmek olmaz. Mübarek gecede ölmüş, iyi adammış deniyor bi de. Bilemem iyi mi kötü mü. Bu sıralar dünya sadece benim etrafımda dönüyor, maykıl amca diyince şimdi aklıma gelen şey ancak
- hey corç versene borç
- olmaz maykıl, yandan kaykıl
oluyo. İğrencim di mi? Evet öyleyim. Bu daha ne ki? Bu akşam Handbook of CCD Astronomy kitabını aradığımı Ziza'ya anlatmak için kurduğum cümleleri düşününce bu daha ne ki?!?

Salak Teknosa'dan HP Deskjet yazıcı almıştık geçenlerde. Tez meselesine ciddi ciddi el atınca, ekrandan makale okumak vs. eziyet olunca, eve yazıcı şart oluyor. İleride daha iyisini alırız şimdilik işimizi bu görür, diyip 63 TL'ye aldık bi kıytırık bişiy ama sonra bi şekilde renkli lazer printer çıkınca cikletten, HP'yi geri verelim bari dedik. Dedik ama Teknosa'lı üstünzekalı insanlar bize dedi ki: "biz yazıcıyı geri alırız, ancak nakit vermeyiz paranızı çek veririz, üstelik de %15 kesinti yaparız ve bi de içindeki kartuşları açmış kullanmış olduğunuz için onları satın almanız gerekir".
Biz de dedik ki: "diyelim ki kabul: bir renkli bir siyah kartuş kaç para ediyo, bi diyin hele" kabul edeceğimizden değil de olayın saçmalığını göstermek için tabii.
Dediler ki "67 TL"
dedik ki "yani sizden 63TL'ye aldığımız yazıcıdan kurtulmak için üstüne 67 TL daha vermemiz gerekiyor size, öyle mi?"
Dediler ki "öyle"
Dedik ki 1 nisan geçeli çok oldu, toplayın aklınızı başınıza höööööyttt!
Biz böyle diyince akıllandılar, %15 kesintili alışveriş çekimizi verdiler. Biz de o paraya kablosuz klavye ve fare takımı aldık. Aldık almasına da ben yine de sevmedim bunu çünkü bu klavye takılıyo. Mesela geçen gün firefox'da yeni bir sekme açmak için Ctrl+T'ye bastım bir kez ama bu akıllı klavye takıldı ve n~sonsuz adet yeni sekme açtı. Açılan sekmeleri kapatma çalışmam yaklaşık 10 dk sürdü! Bi de mesela bu akşam perişte ile çettirirken de takıldı seksen kere falan filan. Uf uyuz oldum bu klavyeye işte.

Sonra bi de dün gittik office1süperstore'dan yeşil kağıt aldık bana. Çok sevdim kağıtlarımı. Referans makalelerimin bi kısmını o yeşil kağıtlara çıktı aldım, çok güzel oldular, ama bi dolu oldukları için hem kağıtlarım çok az kaldı hem de siyah tonerim azaldı :(

sonra farkettik ki biz bu sene 12 ağustos'ta olsun düğünümüz diye heves ederken ailelerden yediğimiz goller sonucu gelecek yaza ertelediğimiz bu olay ramazana denk gelmekte. Şimdi işin gücün yoksa Perseid'lere de ki 2010'da biraz erken yağar mısınız lütfen? peeehhh! çok keyfim kaçtı!

Gece gece az önce ev halkı ve bir kaç misafirimiz basket oynamaya gidiyoruz diye düştü yola, e malum ben de tek başıma evde kalacak değilim, takıldım peşlerine. Kayseri'de gecenin bi yarısı okul bahçesine dadanmadığım kalmıştı, onu da yaptım tam oldu şimdi.

Sonra başka nooldu acaba diye düşünüyorum... Ha, kuzenim evlendi, bu bahane ile sevdiceği baba tarafımla tanıştırıcam derken kinderden bi de babam çıktı. Singapur'dan gelmiş düğüne, ben de babalar günü hediyesi olarak damadıyla tanıştırdım kendisini. Biraz yadırgadı galiba ama alıştı sonra. Hatta bi ara aştı kendini, gelip isteyeceklerse falan dedi ama "hop dedik abi bu da laf mı yani"

Ha bi de işte maykıl amca ölmüş.
Benim keyfim kaçık, işim çok...
başım ağrıyo, uykum yok, heroes izlemek istiyorum ama memo tv izliyo şimdi. bi de buzdolabındaki karpuzu kestim ama ısınana kadar sevdicek onu yer bitirir muhtemelen. neyse naapalım, afiyet bal şeker olsun.

ha bi de bi deee, hafta sonu ilkokuldaki kankamın düğünü var Eskişehir'de, sevdicekle birlikte oraya gitmek istiyorum, hem yol üstünde Ankara var diye Zerrincim'i de görücez, üstelik teyzem de yazlıktan dönüyomuş, onu da özlemiştim, onunla da hasret gideririz... Ama yine de Ankara sorunlu şehir, herkes ayrı bir ilgi alaka bekliyo o yüzden zor oluyo ama yine de çok özlüyorum herkesi. Özlemeye bi çare bulunmalı. Bu arada bunları yazarken uykum da geldi artık, gidip yatıyım bari.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Hayata yeniden bu kadar dalmak için
öncesinde
yeterince uzaklaştım mı acaba?
ya da şöyle sormalıyım belki de
o kadar uzaklaşmak yetti mi bana?
gerçekten hazır mıyım hayata dalmaya?

hala yazılara büyük harfle başlıyor olmak garip geliyor bana.
hala noktalama işaretlerinden vazgeçemiyor oluşum da öyle.

inanmak

Bir şeye inanmak ne kadar güçlü ve önemli bir his. İnanç, his mi duygu mu? His ile duygu aynı şeyler mi? Bence farklı anlamlar var. Her ne ise. Aslında inanmak değil de hissetmek sanırım önemli olan. Bilmek ile hissetmek arasındaki fark... Kendimi tekrar ediyorum galiba yine. Bazı sorularımı gerçekten çözmeden bir şekilde üstünü örtersem, er ya da geç yeniden o sorunla karşılaşıyorum içimde. Bu da öyle sanırım. Ama bu bir soru değil. Yani bildiğim şeyi hissetmemek durumu. Her defasında farklı şeyler için söz konusu olabiliyor. Bu olguyu çözmem gerek sanırım. Yani birşeyin olduğunu bilip de hissedemediğim zaman ne yapmam gerektiğini veya onun altında aslında aklımda ne yattığını çözmem gerek galiba. Aklımla kalbimin çeliştiği bu durumlardan nefret ediyorum. Böyle zamanlarda çok dar köşelerde sıkıştırılmış hissediyorum kendimi. Kaçamayacak gibi hissediyorum. Üstüme biniyormuş gibi sanki havadaki her oksijen azot hidrojen, ne molekülü varsa artık... ve en çok da sarhoş olmak istiyorum böyle zamanlarda. içip içip içip sızmak bi kenarda... içip de sızmak aslında çok hüzünlü ve belki de trajik bir şey olsa da kendi tadında bir de huzuru var sanki...
ha bi de 91 ve sincap la olan sohbetleri özledim.
Bonn meseleri ve burada uğraşmak zorunda kaldığım bi dolu anlamsız şey yüzünden kendimi rahatlatan neredeyse tüm yolları ihmal ettim son zamanlarda. kendime bunu yapma hakkım olmamalı.

Bailey's çakması bişiymiş bu, çok sevdiğim söylenemez ama fena da değil hani. içelim...

19 Haziran 2009 Cuma

hızlı ve uzun ama kısa belki çabuk

Neler yazsam diye düşününce bile yoruldum ama olanları atlayıp da devam etmek istemedim.

Bonn'a giderken öncesinde 2 gün İstanbul'da konaklamayı düşünüyorduk. Hele benim en heycan verici hayalim seramik boyaması idi sevgili Neş'e ile ama sevdiceğin ödevleri yetişmeyince İstanbul hayalimizi ertelemek zorunda kaldık. Orda burda şurda yaptık biraz ödevi, bindik Kamilkoç'un rahat hattına, üstelik Zerrin'cim de süprüz yapıp bizi yolcu etmeye geldi, ama ne var ki rahat hat sevdicek için rahat olmadı. Neymiş? Süha'nın Travego'ları daha rahatmış. Yok yok travego değil de öteki. Hah, neoplanları. Aman neyse işte. Vardık İstanbul'a, Kadıköy'e geçip ordan Sabiha Gökçen otobüsüne bindik, tıngır mıngır gittik havaalanına. Bonn'da lazım olursa diye yanımıza aldığımız boş kolileri iyice katlayıp boş valizlere tıktık, boş valizlerimizden check-in'de kurtulduk ve kazınmakta olan karıncıklarımızı havaalanında kazıklanmak suretiyle doyurduk. Ha derseniz ki Kadıköy'e inince neden yemediniz iki lokma bişiy? Demeyin öyle bişiy, sakın demeyin, çünkü cevabı biz de bilmiyoruz. Karnımızı doyurduktan sonra 10 numerolu kapıdan geçtik ki Duty Free bize kollarını açmıştı her zamanki gibi. Aslonda bu Duty free'lerin hiç de duty free olmadığını düşünsem de yine de girip ne var ne yok diye bi bakalım dedik, iyi ki de demişiz; gelen geçenlere ikramlık lokumları görünce yüzümüze koca bir gülümseme hakim oldu. Ama hemen üsütne "3 tane Smirnoff alana 4.cüsü bedava ve üstelik sadece 33€" olduğunu görünce hissettiklerimiz tarif edilemez. Genel olarak ucuz olmasa da duty free'de iyi kampanyalar olduğunu kabul etmek gerekti tabii. Lokumlarla vedalaşıp uçağa bindik, bol uyuklamalı bir şekilde Köln-bonn havaalanına indik. Bonn'a giden otobüslerin kalkış durağını değiştirdiklerini farkedip yeni durağı bulmakla uğraştık, bulamayacağımızı anlayıp abidik bir internet makinesinde vakit harcadık (internet çok elzem olduğundan falan değil, sırf o makineyi kullanmış olmak için) ve bu sayede 1:40'daki treni de kaçırdık, kaldık 3:15'deki trene. Biraz üşüyüp, bol bol kahkaha atıp beklerken, sevdicekten mini bir şaplak yiyerek elimizin üzerine, trenle buluştuk sonunda. Bindik, Köln'de indik. Hızlı hızlı birkaç lokla atıştırıp hemen Bonn treninin geleceği perona gittik, 3:56'yı bekledik; 4:00 oldu, 4:10 oldu, 4:15 oldu... tren yok! Tourist information'a gidip treni sordum; sonraki tren 4:56'da dediler!!! Geri çıkıp beklemeye devam ettik, 4:56'daki trene binip Bonn'a vardık sağ salim. Gel gör ki ayağımızın bereketiyle vardık heralde ki resmen "it's raining cats and dogs" durumuyla karşılaştık şakır şakır. Normalde elimizdeki hafifcene valizlere aldırış etmeden yurda doğru yürürdük ama o yağmurda bir de otobüs bekledik. Türkiye'deki sımsıcak havalardan sonra sabahın5:30'unda ve yağmur altında bi güzel titredik. Otobüsümüz geldi, yurdumuza vardık... Gece 2 gibi gelirsek seni uyandırabiliriz haberin olsun demiştim Mark'a, odamın anahtarları ondaydı; sabahın 6'ında çaldık kapısını, hemencecik gelip açtı kapımızı ama "sabah 5'e kadar bekledim" dedi; çok zayıflamış.. Koşar adım odaya gittik. O yorgunlukla neyin nerde olduğunu bilmediğimz koliler içinde nevresim bulmak en büykü kabusum olacaktı ama elimi attığım ilk kutudan çıktı nevresimler, hemen uykuya daldık horul horul.


Ertesi gün Erik'ten notebook'unu rica ettik, sevdiceğin ödevinin bitmesi gerekiyordu hala!!! Odada toparlanması gereken şeyleri toparlayıp Köln'e, geçen defa Türkiye'ye gelirken artan bir valiz nedeniyle ağlamaklı halime acıyıp valizimi evlerine götüren aileye gittik. Valizimi aldık, çaylarından tattık, bol bol sohbet ettik, gavur ellerinde Türk misafirperverliğinden gururlanıp duygulanıp evimize döndük valizimizle birlikte. Saat 1'i geçiyordu; yorgun argın yatağa attık kendimizi, horul horul uyuduk bi güzel.

İkinci gün, kalan eşyaları da toparlayıp Mehmet Abi'yi aradık, büyükçe bir araçla gelip kitaplıkları, ve diğer ıvır zıvırları aldı, beni kocaman bir eziyetten kurtardı. Ama ben salağı, ona vereceğim kitap dolu eşşek ölüsü kadar ağır valizlerden birisini unuttum ve başıma belayı sardım! Yaz tatili için Tr'ye kendi arabasıyla gelecek olan Orhan Bey Amca'yı aradım, DHL ile göndersem kitaplarımı da arabasına koyar mı acaba diye sormak için, ki aslında önceden sormuştuk kendisine ve tamam demişti ama bu defa ne hikmetse fazla eşya taşıyamayacağını, olabildiğince küçük bir şey göndermemi söyledi. Morun her tonuna büründüm sanırım o telefon konuşması sırasında ve sonrasında... Sadece çok acil olan kitaplarımı bir valize koydum...bordo valize..

Üçüncü gün, bordo valizi göndermek üzere gittik postaneye. Ne olabilir? Mesela bizim valizimiz 30.5 kg olduğu için postaneden değil de internetten ödeme yapmak zorunda olabiliriz di mi? Tamam dedik, gittik en yakındaki internet cafeye, girdik DeutschePost sayfasına, iş ödeme yapmaya gelince ne lazım oldu? Banka işlemleri için gerekli olan TAN numarası! Almanya'da başka birçok alanda olduğu gibi banka işlemleri için de üzerinde TAN numaraları yazılı olan bir kağıt sözkonusu. Bunu banka veriyor size ve internetten yaptığınız işlemlerde size güvenliğiniz için her defasında rasgele bir TAN soruyor, "29. TAN'ı giriniz:........" gibi. E tabii yanımda TAN listem olmadığı için boş yere internete para ödeyip eve doğru yola koyulacaktık ama dükkanlar kapanıyordu ve ertesi gün pazar'dı ve ben hala hiçbiyerde bulamadığım parfümümden almamıştım.. üstelik postane çoktan kapanmıştı bile. Sevdiceği kolilerle birlikte postane önünde bekletip koşar adım gidip parfümümü aldım, bir de Ziza'nın istediği birkaç şey için Euro Shop'a gittim ama dükkan kapanmıştı çoktan... Postaneye geri döndüm, sevdicekle birlikte yola koyulduk gerisin geri. yurda gidip eşyaları bıraktık, merkeze geri gittik yemek yemeye, hem daha geç kapanacak olan bir kaç dükkana daha girecektik, Ziza'ya, sevdiceğe ve kendime birkaç kalem alıp kendimizi pizza hut'la ödüllendirdik. Yorucu gün, Elena ve Ruxy ile buluşmamızla biraz neşelendi doğrusu. Birer dondurma alıp nehir kenarında uzun bir yürüyüşe çıktık. "Hava kararıyor artık eve dönsek mi acaba" dediğimizde saate baktık ki 22:50 idi!!! Gözlerimiz fal taşı gibi açıldı tabii, hızlı adımlarla eve gittik; Mehmet Abi'ye vermeyi unuttuğumuz valizi de kolilere aktardık, biralarımızı açıp birer film izleyelim dedik ki ben biralardan birisini düşürüp kolileri biraladım! Aman akşam akşam ne süper olay di mi?! Argghhh! Hemen temizledik ortalığı koliler fazla ıslanmadan ve "Aşk Tutulması" adlı Türk filmimize başladık. Her ikimiz de filmin çok lüzumsuz olduğuna kanaat getirsek de başlanan film yarım bırakılmaz diye sonuna kadar izledik. Ha lüzumsuzdu ama arada gülmedik desek yalan olur.

Son gün kolileri yüklenip internet cafeye gittik, adamların salak yazıcısı paketlerin üzerine yapıştıracağımız barkodlardan birisini eksik çıkarttı. A bi dakka yaa, bu olay Ctesi. olmuştu. Off sıralama karıştı... neyse işte eksik kalınca barkod, sadece iki koliyi gönderebildik, biri elimizde kaldı. Yurda döndük, Erik olaya el attı, yazdıramadığımız barkod sistemde yazdırılmış göründüğü için ulaşamadık. Sonra Erik bi kaç telefon etti, birkaç mail attı, biz de artan koliyi postaneye en yakın locker'a kitledik anahtarını Erik'e verdik Ptesi günü ordan alıp kargoya versin diye çünkü barkodlara erişimimiz encak Ptesi günü yeniden açılacaktı. Uff buralarda olayların sırası biraz farklı olabilir ama şimdi tam hatırlamıyorum. Böyle karman çorman bişiyler oldu işte. Neyse sonra kütüphaneye gittik çünkü Jennifer'ın kuantum notlarından fotokopi çektirip notları kıza geri vermem gerekiyordu. Fotokopi makineleri ve fotokopi kartlarıyla bir süre cebelleştikten sonra görevi başarıyla tamamladık; Ruxy ve Elena ile buluşup kütüphanenin bahçesindeki kiraz ağaçlarına dadandık! :) Sanırım Bonn'daki en keyifli anılarım arasında ilk sırayı alacak bir gündü. Sevdiceği ağaca tırmandırıp eline bir poşet tutuşturduk, poşeti doldurup aşağı attı, sonra kendisi dalda kaldı. Sevdicek daldan, biz yerde torbadan; patlayana kadar kiraz yedik keyifle. ve.... Ruxy daha güzel bir fikir attı ortaya; alt sokaktaki dut ağacı! Hızlı adımlarla dut ağacına gittik, bu defa Elena ve ben dadandık ağaca, ellerimiz ve ayakkabılarımızı kırmızı kırmızı olsada biz keyifle devam ettik dutları toplamaya. Ve sonra da dooooğru çocuk parkına! Bonn'da kaldığım onca zaman boyunca hiçbir parkta salıncak görmemiştim. Elena bizi salıncağı olan bir parka götürdü, tahterevalliye bindik, bişiylere tırmandık, sallandık, çim savaşı yaptık derken, gitme vakti geldi... kızlar bizi otobüs durağına götürdü; bindik otobüse merkeze gittik; fazla aç değildik ama Bonn'a giderken yaptığımız salaklığı tekrar etmemek için, er-geç acıkacağımızı kendimize hatırlatarak Subway'e girip güzel birer sandwich aldık kendimize, havaalanında yemek üzere.

Odamıza gittik, son toparlamaları yaptık, camları sildik, kapladığımız raflardaki kağıtları çıkarttık, duvarda kalmış bantları ayıkladık...Erik, Anna ve Ziyad'la vedalaştık derken...cadınızın sümükleri ile göz yaşları birbirine girdi bir süreliğine. Koşar adım odasına kaçtı, ağladı, odasının penceresinden son defa dışarı baktı, nehir kenarındaki yol ile vedalaştı uzaktan... Neyse işte hemencecik toparladım, gittim Raquel ile vedalaştım, Mark'ın kapısını çaldım ama ya açmadı ya da yoktu odasında... Anahtlarlarımı Erik'e verip çıktık TLH'den, otobüs durağına doğru yola koyulduk, ve yine başladı damlalar akmaya... bi dolu şey geldi aklıma;
- Otobüslerin, yaşlıların inip binişini kolaylaştırmak için yana yatışını farkettiğimdeki şaşkınlığım,
- Chirstmas zamanı sokak ortasında bayılıp acile kaldırılışım, hayatımda ilk defa hastaneye yatışım ve yalnız geçirdiğim o gece,
- TLH'deki ilk gecem,
- Kuantum grubundaki arkadaşlarımla her hafta birimizin evinde yediğimiz yöresel yemekler,
- ilk haftalardak zorlu gecelerim,
- kullandığım 1 metrelik teleskop,
- karnaval anılarım,
- Elena ile yaptığımız sabah koşuları,
- alt kattaki partiden gelen gürültünün kimi zaman keyfi kimi zaman kızgınlığı,
- ilk defa tek başıma yaptığım uçak yolculuğu,
- sevgilinin yolunu gözleyişim,
- kendi ellerimle yaptığım kitaplıklarım,
- minik balığım,
- gözlediğim kütle çekimsel mercekler,
- yaptığım analizler,
- başarıyla çıktığım sözlü sınavlar,
- salakçasına defalarca kaldığım dersler,
ve hayattan öğrendiğim sayısız şey...bir çok şey...
Mutlusu da oldu, katlanılmazı da. Duyguların her türlüsünü yaşadım sanırım geçen 2 senede. Şimdi bakınca geriye, o şartlar altında yapabileceğimin en iyisini yaptım diyebiliyorum yine. İyilerin yanında kötüler de oldu ama yaşanması gerekiyormuş, bi dolu şey öğrendim, diyebiliyorum. Geçmişimden pişman olmamanın gururunu hissettim yine kendi kendime. "Afferim kız sana" dedim yine... çok daha güzel olabilirdi birçok şey ama o şartlar altında yine de elimden gelenin en iyisini yaptım işte.

"As long as you do your best, whatever the result would be for the best"

Sonra da bindik uçağımıza, geldik işte. Sabahın köründe İst'a vardık, gece 23'deki trene binene kadar gezip arkadaşlarla buluşalım diye düşünürken elimizdeki valizleri locker'lara koyalım dedik ama valizler sığmayınca, onlarla hareket etmek de mümkün olmayınca planları yine ertelemek zorunda kaldık, 11'deki hızlı tren için değiştirdik biletlerimizi. Vapura bindik, börek yedik,vapura bindik, trenimize geçtik, Eskişehir'de hızlı trene aktarma yaptık, zaman zaman 254km/s hızla ilerleyip saat 4 sularında Ankara'ya vardık. Ertesi gün de dayanamadım ben, 13 otobüsüne atlayıp geliverdik sevgili Erciyes'imize.

Gelirgelmez getirdiğim kırtasiye malzemelerimi, dosyalarımı vs.yi yerleştirip makalelerime daldım hemen. Sevdicek de Cuma günü teslim etmesi gereken ödevine daldı kaldığı yerden...

Şimdi mi? Mutfaktan sebzeli hamsi kokuları geliyor ve ben uçarak mutfağa gidiyorum. Parmaklarım yoruldu...

Sonradan gelen notlar
1- Kapımdaki yıldızları sökmek çok hüzünlüydü bi de penceremdekileri
2- 3 kutu lokum götürmüştük ama sadece birisini verebildik, diğerlerine sevdicek dadandı ama bitiremeyince mutfağa bıraktık