şimdi haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şimdi haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Minik süprizler için fikir arayanlara...



Çoğu arkadaşım kendilerine yaptığım minik süprizlerimi çok sever, hatta sevgilileri için yapabilecekleri başka fikirler, hediyeler sorarlardı bana. Ben de düşündüm ki, hem aklımdaki, hem de şimdiye kadar yaptığım ve bana yapılan küçük süprizleri, sevdiklerimizin hayatını neşelendirecek minik fikirleri paylaşıp başkalarına yardımcı olayım.

Eylül 2009'da bir blog alarak ilk adımını attığım ve o günden beridir sürekli aklımda olan bu blog sonunda hayata geçti bugün. Okumak ve hatta katkıda bulunmak isterseniz, buyrunuz...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Fani okura mektup

Selamınhello ey sevgili fani okur,

Arada sırada blogun sağına soluna bişiyler ekliyorum, sonra vaz geçip kaldırıyorum felan derken sana da bir mektup yazayım dedim. Farketmişsindir ki İsrail günlükleri bi an önce bitsin diye elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum her fırsat bulduğumda. Ne var ki senden ne bir ses ne bir soluk. Ancak işte bi hatamız olursa düzeltmek için yazan bir adam çıkıyor, o da belki. Naapsam naapsam da seninle biraz daha etkileşime girsem diye karaları bağlama hedefiyle düşünce alemine dalmışken yazı sonunda görmekte olduğunuz yıldızlar geldi aklıma (bundan daha rezil cümlelerim de oldu ama bunu da ayrıca not etmem gerek sanırım bir kenara). Çoğu kimse yazıları okumak için readerdan bile çıkmasa da en azından siteye gelenlerin birer minik tık'a üşenmeyeceğini umuyorum. Yıldızları bekliyorum!

Yakın zamanda eklediğim bir diğer yenilik de sağ tarafta duran arama kutucuğu. Bu kutucuk aslında en çok benim işime yarıyor sanırım ama yine de senin de aklına gelip de bulamadığın yazılar varsa, arşivde aramak artık daha kolay.

Son haber ise cadının da formspring furyasına dahil olduğudur. Onu da sağ menüye tıktım, sağ menü ne zaman patlayacak merak ediyorum doğrusu. Neyse, yorum yazmıyorum ama soracak sorularım var diyen sevgili fani okurlar için de bu kutucuk göz kırpmakta.

İsrail günlüklerinin son iki gününü de bir an önce bitirip günümüze dönebilmek dileğiyle,
Sevgüler...



26 Haziran 2009 Cuma

teknosa ceksın

Bu sıralar dengem kaydı yine. Bundan bahsedecektim aslında ama Michael Jackson ölmüş, bahsetmeden geçmek olmaz. Mübarek gecede ölmüş, iyi adammış deniyor bi de. Bilemem iyi mi kötü mü. Bu sıralar dünya sadece benim etrafımda dönüyor, maykıl amca diyince şimdi aklıma gelen şey ancak
- hey corç versene borç
- olmaz maykıl, yandan kaykıl
oluyo. İğrencim di mi? Evet öyleyim. Bu daha ne ki? Bu akşam Handbook of CCD Astronomy kitabını aradığımı Ziza'ya anlatmak için kurduğum cümleleri düşününce bu daha ne ki?!?

Salak Teknosa'dan HP Deskjet yazıcı almıştık geçenlerde. Tez meselesine ciddi ciddi el atınca, ekrandan makale okumak vs. eziyet olunca, eve yazıcı şart oluyor. İleride daha iyisini alırız şimdilik işimizi bu görür, diyip 63 TL'ye aldık bi kıytırık bişiy ama sonra bi şekilde renkli lazer printer çıkınca cikletten, HP'yi geri verelim bari dedik. Dedik ama Teknosa'lı üstünzekalı insanlar bize dedi ki: "biz yazıcıyı geri alırız, ancak nakit vermeyiz paranızı çek veririz, üstelik de %15 kesinti yaparız ve bi de içindeki kartuşları açmış kullanmış olduğunuz için onları satın almanız gerekir".
Biz de dedik ki: "diyelim ki kabul: bir renkli bir siyah kartuş kaç para ediyo, bi diyin hele" kabul edeceğimizden değil de olayın saçmalığını göstermek için tabii.
Dediler ki "67 TL"
dedik ki "yani sizden 63TL'ye aldığımız yazıcıdan kurtulmak için üstüne 67 TL daha vermemiz gerekiyor size, öyle mi?"
Dediler ki "öyle"
Dedik ki 1 nisan geçeli çok oldu, toplayın aklınızı başınıza höööööyttt!
Biz böyle diyince akıllandılar, %15 kesintili alışveriş çekimizi verdiler. Biz de o paraya kablosuz klavye ve fare takımı aldık. Aldık almasına da ben yine de sevmedim bunu çünkü bu klavye takılıyo. Mesela geçen gün firefox'da yeni bir sekme açmak için Ctrl+T'ye bastım bir kez ama bu akıllı klavye takıldı ve n~sonsuz adet yeni sekme açtı. Açılan sekmeleri kapatma çalışmam yaklaşık 10 dk sürdü! Bi de mesela bu akşam perişte ile çettirirken de takıldı seksen kere falan filan. Uf uyuz oldum bu klavyeye işte.

Sonra bi de dün gittik office1süperstore'dan yeşil kağıt aldık bana. Çok sevdim kağıtlarımı. Referans makalelerimin bi kısmını o yeşil kağıtlara çıktı aldım, çok güzel oldular, ama bi dolu oldukları için hem kağıtlarım çok az kaldı hem de siyah tonerim azaldı :(

sonra farkettik ki biz bu sene 12 ağustos'ta olsun düğünümüz diye heves ederken ailelerden yediğimiz goller sonucu gelecek yaza ertelediğimiz bu olay ramazana denk gelmekte. Şimdi işin gücün yoksa Perseid'lere de ki 2010'da biraz erken yağar mısınız lütfen? peeehhh! çok keyfim kaçtı!

Gece gece az önce ev halkı ve bir kaç misafirimiz basket oynamaya gidiyoruz diye düştü yola, e malum ben de tek başıma evde kalacak değilim, takıldım peşlerine. Kayseri'de gecenin bi yarısı okul bahçesine dadanmadığım kalmıştı, onu da yaptım tam oldu şimdi.

Sonra başka nooldu acaba diye düşünüyorum... Ha, kuzenim evlendi, bu bahane ile sevdiceği baba tarafımla tanıştırıcam derken kinderden bi de babam çıktı. Singapur'dan gelmiş düğüne, ben de babalar günü hediyesi olarak damadıyla tanıştırdım kendisini. Biraz yadırgadı galiba ama alıştı sonra. Hatta bi ara aştı kendini, gelip isteyeceklerse falan dedi ama "hop dedik abi bu da laf mı yani"

Ha bi de işte maykıl amca ölmüş.
Benim keyfim kaçık, işim çok...
başım ağrıyo, uykum yok, heroes izlemek istiyorum ama memo tv izliyo şimdi. bi de buzdolabındaki karpuzu kestim ama ısınana kadar sevdicek onu yer bitirir muhtemelen. neyse naapalım, afiyet bal şeker olsun.

ha bi de bi deee, hafta sonu ilkokuldaki kankamın düğünü var Eskişehir'de, sevdicekle birlikte oraya gitmek istiyorum, hem yol üstünde Ankara var diye Zerrincim'i de görücez, üstelik teyzem de yazlıktan dönüyomuş, onu da özlemiştim, onunla da hasret gideririz... Ama yine de Ankara sorunlu şehir, herkes ayrı bir ilgi alaka bekliyo o yüzden zor oluyo ama yine de çok özlüyorum herkesi. Özlemeye bi çare bulunmalı. Bu arada bunları yazarken uykum da geldi artık, gidip yatıyım bari.

5 Nisan 2009 Pazar

Mission impossible - 2

İstanbul'a inince, her ne kadar valizler dış hatlar üzerinden Ankara'ya ve Kayseri'ye dağılacak olsa da tabii ki başkalarına verdiklerimizi toparlamamız gerekiyordu. Biraz vakit aldı ama valizleri bulduk. Ne var ki, ikimiz de aktarma yapacağımız uçakları kaçırmıştık, üstelik elimizde fazladan iki valiz daha vardı artık. (neye fazladan? sırt çantalarımız, fotoğraf makinesi, tripod, dürbün, gitar ve benim el çantam) "Valizleri emanetçiye bırak, ben aldırırım" dedi Zerrincim. Bu arada sabah 6:45'deki Kayseri uçağını kaçıran yolcular ayaklanınca, Pegasus onları bir otele yerleştirmeyi teklif etti, o sırada kaybettim OnurCUM'u da... o da gitti otele.. Ben de gittim valizleri bıraktım emanete, uçağa yetişeyim diye gittim ki "07:05 uçağı çoktan kalktı hanfendi, çok geç kaldınız" dedi adam bana. Tam cadalozluk yapıp tüm hıncımı adamlar çıkartıyordum "madem rötar yaptırıyorsunuz uçağa, bağlantılı uçuşlarınızı da biz mi ayarlıycaz" diyerek...adam adım ve soyadımı alıp baktı ki beni de 09:55 uçağına aktarmışlar neyse ki.. Bi anda tüm cadılığımı unutum, prenses edasıyla teşekkür edip gittim bekleme salonuna, başladım uyumaya... Malum, tarih 1 Nisan, bizim aile bu mühim günde her sene bi şekilde benim kurbanım olmuş, bu sefer tongaya düşmemek ümidiyle arıyorlar sırayla, "haberin olsun bak bugün 1 nisan" diyor her arayan, yani haberimiz var unutmadık bizi kandıramazsın bu defa, demek istiyorlar. Ben de diyorum ki "Az önce de aramışsınız yetişemedim kusura bakmayın, havaalanında valizlerimi vermekle meşguldüm". "Ha ha ha! Tabii canım!" diyip kapatıyor hepsi :))) Ankara uçağı yarım saat rötar yapıyor, Pegasus yolcuları iyice sinirleniyor...ben uyumaya devam ediyorum :)) Biniyorum uçağa, uyumaya devam ediyorum, iniyorum, Zerrincim karşılıyor beni; geleceğimden onun dışında kimsenin haberi yok..Anneannem çığlıklarla karşılıyor, dedem tam onun çığlıklarına kızacakken beni görüp sarılıyor gücü kalmamış kollarıyla olabildiğince sıkı, ağlıyor... Oturup konuşuyoruz biraz... Sonra teyzeme gidiyorum, yolda çıkıyorum karşısına habersiz, "düştüm bayıldım da hayal mi görüyorum acaba" diyor, inanamıyor... Eniştemin de yola çıkıyorum karşısına, o koca cüssesiyle koşmaya başlıyor beni görünce :) Küçük teyzemin iş yerine gidiyoruz baskına, beni görünce çığlığı basıyor... Akşam oluyor, bizim eve geliyor kuzenlerim, eşkiya ben uyuken baskın yapıyor, odada beni görünce üstüme atlamasıyla uyanıyorum. Prensesim ÖSS koşturmasına erken başlayanlardan, dersaneden geliyor; Zerrincim diyor ki "bir arkadaşım geldi, seni onunla tanıştırayım", ben çıkıyorum ortaya, sımsıkı sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlıyor benim minik prensesim..daha 17 yaşında...
Gece oluyor artık... OnurCUM'un inmesi gerek, haber vermesi gerek... Zerrincim de ben de telaşlanmaya başlıyoruz... Ziza'yı arıyoruz, o da merakta... Biraz vakit geçiyor, sonunda çıkıyor ortaya ama valizi kaybolmuş :))) olsun diyoruz, kendisi sağ salim gelsin de valiz kaybolsa da olur...

Mission impossible!

Detaylıca yazabilmek adına erteledikçe, bu postun yazılma zamanının ulaşılmaza doğru ilerlediğini farkedip hızlıca özetlemeye karar vedim.

Efenim, o gece o parti gerçekleşti, hem de çoook güzel oldu. Üstüne bi de bol bol adını duyduğum ama bi türlü gitmediğim o ünlü Blow Up'a da gittik, az durduk ama en azından ne şekilde bişiymiş gördük, birer içki içtik, bi de bardak aldık çıktık. Dönüşte yollardan boş koliler toplaya toplaya eve vardık, biraz ortalığı toparlar gibi yapıp dooru yatağa attık kendimizi, horul horul uyuduk. Salı sabah 7'ydi sanırım ben kalktığımda, OnurCUM'u uyandırdığımda 9, dolaptaki izleri temizlemeye yemek molası verdiğimizde 16, çalışan sevgülüm üstüme düştüğünde 17, sıkıtıdan yün kilotlu çorapla ip atlamaya çalıştığında ve ben gülmekten altıma yapmak üzere kolarak tuvalete gittiğimde 18, Ruxy ve Elena gelip sevgili yazıcımı aldıklarında 20, kolisiz kalıp büyük torbaları doldurmaya başladığımızda 21, imkanı yok yetişemeyeceğiz çığlıkları atarken 22, odamın anahtarını Mark'a verip son bir öpücükle onu terkederken ve önündeki çöplerin büyük kısmını boşaltamamış halde yurttan ayrılırken de 22:20 idi... Ruxy ve Elena bizimle şehir merkezine kadar geldiler valizleri taşımamıza yardım ederek, ayrılırken birkaç damla süzüldü Elena'dan da benden de... Zaten önceki gece Elena'nın ağlamaktan şişmiş gözlerini, Ziyad'ın o buruk hallerini ve Mark'ın durgunluğunu hatırlamak bile istemiyorum... Beni öyle çok seven insanlar neden sevgilerini göstermezler hiç anlamam, büyük maharet sanki sevgiyi içinde saklamak. Hani herkese gösterilmez de, benim gibi sevgisini neredeyse insanın gözüne soka soka gösteren bi cadıdan da saklanmaz ki yahu. Neyse... Herşey bi yana, koridorda bıraktığım resmen dağ gibi çöp yığınları için Erik'in arkamdan çok küfrettiğine eminim. Keza sonradan gönderdiğim özür mesajıma cevap bile yazmadı :/

Neyse efenim, vardık havaalanına... İlk planımız birer valiz, birer el bagajı idi ama sonra baktık ki üçer valiz ve birer el bagajımız olmuş, ve tabii ki kilo sınırı bizim çoook altımızda kalmış. Kolilere doldurup odamda bıraktığım birçok şey umrumda değil ama kızlar banyosuna koyduğum en az 4 tane daha hiç açılmamış nivea şampuanlarım hala aklımda. Neyse, o kadar çok bagaj olunca, en hafif iki tanesini verdim check-in'de, el bagajlarımızı tartacağı tuttu gıcık kadının, 8 kg'lık el bagajı limitini 22kg'a çıkarmadıkları için orda da afalladık, üstelik bi de ben fazladan 5kg için cebimdeki son parayla 40€'luk ödeme yapmak zorunda kaldım... Off, tam bi kabus! İki valizi, İstanbul'a gidecek birilerine verdim, OnurCUM'a da bi tanesini verdi check-in'de, geriye kaldı en ağır bi valiz, ki içindeki bolca kitap olduğu için ağırdı ve tabii ki o kitaplar burada bana lazım olacaklardı... Yine de havaalanında o saatte bir emanetçi veya o kilitli dolaplardan bulamayınca, bizi yolcu etmeye gelen kimse ile geri gönderme durumumuz da olmayınca ve parası neyse öderiz kardeşim diyip uçağa da veremeyince, kaldık mı elimizde fazladan bir valizle? Aklıma yatan en iyi fikir, valizi kaybetmekti. Yani kaybetmiş gibi yapıp bi yerde bırakıp gitmek... Elbet bir kayıp eşya odası falan vardır havaalanında, sonunda temizlikçiler bulup onu oraya götürürdü heralde? Yok bunu da yapamadık, sonunda annemle yaptığım seksenbininci telefon konuşmasının ardından, "yahu birilerini yolcu etmeye gelmiş kimse de yok mu, bari onlar alıp evlerine götürseler" nidalarıyla kapadım telefonu.. Sinirden ateşi başıma vurmuş yüzüm, muhtemelen kıpkırmızı yanaklarım ve darmadağın saçlarımla ne kadar acınası bi hal oluşturdumsa artık, teyzenin biri "benim kızım geldi beni yolcu etmeye, nooldu bakiim sana?" dedi; anlatmaya başladım valizlerden birer birer nasıl kurtulduğumuzu ve sonunda elimizde kalan bir valizi ve cebimizde kalmayan beş kuruşumuzu...tutamadım o sırada sinirden damlayama başladı gözyaşlarım, teyze iyice acıdı halime "tamam kızım sıkma canını, sen de benim bi kızım sayılırsın zaten, bekle burda hele" dedi, gitti, kızını ve damadını aldı geldi... Adresler verildi telefon numaraları alındı, valizimi verdim, koşa koşa boarding'e gittik derken, x-ışın cihazından geçerken farkettik ki Asuman(benim notebook)um yok!!!! Ben eşyaların başında beklerken OnurCUM koşa koşa gitti Asuman'ı buldu geldi, tamam artık herşey yolunda derken, ordaki adamlar fotoğraf makinesinin tripoduna taktılar kafayı; bunun uçak içine sokulabileceğine dair onay almamışsınız diyip bizi yeniden check-in'e göndermeye çalıştılar ama neyse ki check-in'imiz kapalıydı ki bi daha oralara gitmekten kurtulduk, adam seksen saat inceledi tripodu, sonunda benim de henüz ağlamış ıslak gözlerimden ve OnurCUM'un "yeter artık, acıyın bize nooolur" bakışlarından da kısmen etkilenerek, "iyi madem, geçin hadi" dedi... Bu sefer gerçekten sorunlar bitti, koşa koşa uçağa yetişelim dedik amaaaa, daha pasaport kontrolünden geçmemiş olduğumuzu fark ettik! Orda oyalanırken kesin uçağı kaçırıcaz diye feryat figan ettim ki sıradakiler sıralarını verdiler bize, sonradan farkettik ki bizim uçağımız zaten 1 saat rötar yapmış :) Huzurla yeniden sıramıza geçtik, pasaport kontrolden geçtik, bekleme salonuna gittik, ve uslu uslu oturduk yerimize. O anda aklıma geldi, ben trcell hattımın takılı olduğu telefonu kapatmadan koymuştum çantama, ama nereye? Uçağa binmeden önce bulmak gerek ki, başımıza iş açılmasın. Kendi kendime telefon ettim ama "yanlış veya eksik bir numara çevirdiniz" diyip durdu trcell'li kadın, çantayı alt üst ettik ama bulamadık... Uçağa bindik, uyuduk, uyandık, indik... Ama Tr'ye varmış olmak, maceranın sonu demek değildi henüz!

2 Nisan 2009 Perşembe

Tersten yazı

Sondan başa doğru anlatayım olanları diye düşündüm başlığı atarken ama yok öyle yapmıycam :) Biraz geriden alıp günümüze gelelim, heycanlı olsun :P
İtalya-Padova'ya sağ salim vardık dedim ama Ryanair'in el bagajı konusunda ağzımıza nasıl s.çtığından bahsetmedim mesela. Adamlar fazlalık olan 500gr'ı sorun ediyor! Çözüm fazla zor değil, bagajınızdaki t-shirtleri, kazakları ve hırkaları üstüste giyip, çantanızdaki cüzdan, mp3çalar vs.yi paltonuzun ceplerine doldurup öyle tarttırınca sorun kalmıyor. Ama benim asıl cinlerimi tepeme çıkartan olay, el valizine konulabilen alkol sınırlamasında. Misal, bir şişe şarap koyamıyorsunuz el bagajınıza. Neden? Nedeni güvenlik meseleleri olsa canım feda ama durum öyle değil keza bagaj kontrolünden geçinde karşımıza çıkan duty free'den alabiliyoruz aynı şişe şarabı. Kapitalizmin köleleri olduk, bagaj kontrolörleri de yalakaları işte! Allah'ınız da yoktur ki sizin, Allah'ınızdan bulun diyim. Size denilebilecek en kötü şey, parasız kalın inşallah! Sizin Allah'ınız o çünkü!
Neyse gittik Padova'ya, sevgili kız arkadaşım karşıladı bizi havaalanında. Aslında öyle iyi bir zamanlamayla geldi ki, tam huysuz cadı olmaya başlayıp huzursuzluk edecektim ki karşımda onu görünce geçti gibi oldu aksiliğim. Zaten son iki gün çok huysuzdum, çok aksiydim; aman şeytan görsün yüzümü gibi bi gıcıklığım vardı üstümde; tabii sebepsiz değildi ama yine de öyle de olunmaz yani, ben olsam o beni çekmem hiç. Zaten bu nedenle etrafımdakiler ya sabırlı insanlar olmalı ya da düşünceli. Neyse İtalya'daki ikinci günümüzde gittik Venedik'e yanlış hatırlamıyorsam.. Venedik tam hayallerimin şehri! Ben teee minnacık bebeykene derdim "hayallerimin şehri" diye, ama neden öyle dediğimi bilmezdim. Nedenini Venedik'e gidince çocukluğuma inerek çözdüm; Tom ve Jerry! Evet benim Venedik aşkım, Tom ve Jerry yüzünden! Onların Venedik'te geçen bir maceraları vardı (vaktim olduğu bir zaman kesinlikle bulup yükliycem buraya), meğersem ben ondan etkilenmişim. Minik minik hediyelik eşya dükkanlarının daha ilkinde gördüm gondola binmiş olan Tom ve Jerry'i! O anda vuruldum resmen! "Bunu alcam beeeeen" diye yapıştım ama kız arakadaşım 'abidik turistler gibi daha ilk dükkandan alma hemen biraz ilerde daha ucuza alırsın'dedi, "yaaa ama ama amaa...." diyerek ilerledim... Karnaval zamanından mı kalma yoksa hep varlar mı bilmediğim kadar çoook maske satıcısı vardı, ve bi dolu italya tshirt'ü, çantası, anahtarlık, kartpostal, vs. vs. vs. Kendime bi tane Venedik çantası aldım. Sonra karar verdim o serinin Köln, Frankfurt, Bonn, hatta İstanbul ve Ankara olanlarından da alıcam diye. OnurCUM da ben de birer hatıra t-shirt'ü aldık. Onunki pek bi komikcesine, benimki pek bi anarşikcesine. Coca Cola yerine beyaz Ciao Bella yazıyo kırmızı t-shirtümün üzerinde, çok severek aldım ama biraz büyük geldi bana, sonra zaten havaalanında OnurCUM'u beklediğim bi ara çok daha güzel ve üstelik eflatun bi Venedik t-shirt'ü bulup onu da aldım :) Bi de her yıl başı kendime kar kürelerinden alıcam diye söz vermiştim geçen sene ama bu yılbaşı çulsuzluğumdan parama kıyıp alamamıştım, Venedik'e nasipmiş; kendime verdiğim sözü de değiştirdim biraz, kafasını iyi kullanan bi hatun olursam eğer, her yıl kar küremi farklı bir ülkeden alabilirim bence! Neyse efenim alışveriş meselesinde daha bi dolu minik minik şeyler aldık tabii ama bence Venedik'in asıl güzelliği size neredeyse sonsuz fotoğraf karesi sunmasında. Bol bol fotoğraf çeksek de doyana kadar çektik diyemem keza bi yandan akşam birileri ile buluşabilmek için acele ediyorduk, bi yandan da nerdeyse saat başı yol üstünde bi bara girip Spritz içiyorduk. Adından da yola çıkarak "ruhum" olduğuna karar verdiğim bu içkinin temelinde aperol veya campara var, yanına da aslında köpüklü(?) bi tür beyaz şarap olan prosecco ekliyorlar, duruma göre de biraz aqua fresh(bu gavurların içtiği maden suyu benzeri minarelsiz ama gazlı su), içine mutlaka bir yeşil zeytin koyuyorlar, bi de belki bir dilim portakal ve bolca buz! sonra ben onu içmeye doyamıyorum işte! Neyse ki alkol yüzdesi yüksek değil. Ha bi de, İtalya'da bunu akşam 8'den sonra içmek istersen turist olduğunu hemen alıyorlarmış, öyle dedi valla kız arkadaşımın yalancısıyım ben :P
Venedik'in büyüsü bir yana, İtalya'nın Türkiye'den pek bi farkını görmedim ben. Hatta bana kalırsa daha bile kötü. Hatta ve hatta, avrupa birliği ülkesi olmaktan bile çıkartılmalı :P Yurttaki izlenimlerimden pis olduklarına kanaat getirdiğim bu insanların ülkesini de sevmedim işte. Ha ben zaten Almanya'yı da sevmiyorum ama İtalya'ya tercih ederim kesinlikle, en azından adamların trafiği düzgün işliyor.
Neyse efenim yine de çocukluk hayalimi gerçekleştirdim, üstelik sevgilimle yaptım bunu, hatta bi de üstüne doğumgünüme denk getirdik, daha ne olsun yani! Şikayet edilecek hiiiiiçbi yanı yoktu; hayatıma böyle güzel anılar ekleyebildiğim için şükrediyorum ve dua ediyorum ki kafam çalışsın ve şansım yaver gitsin de bundan sonra da hayatımda böyle güzel günlerim olsun hep.
İtalya'dan Frankfurt'a döndük pazar günü ama aslında Frankfurttan epeyi uzak bir havaalanı Frankfurt-Hahn. Vakit daha öğlen olduğu için acaba şehir merkezine mi gitsek yoksa Köln'e mi gitsek de gezsek naapsak diye düşünürken, Zerrincim'i arayıp sorduk Frankfurt'ta güzel bi yer var mı önerdiğin diye; gel gör ki o gün malum seçimler vardı, aradığımız zaman da çok uygunsuzdu ki kayda değer bir bilgi edinemedik, biz de Köln'e giden otobüsten biletlerimizi aldık, otobüse binme vakti gelene kadar havaalanında oyalandık uyuduk, vs. Köln'e gidince gezdik dolandık biraz, ne kadar aşırı derecede parasız kaldığımız fark ettik ama yine de oralı olmadık :) Dom'un 1000 basamağına çıkmaya üşenince OnurCUM, biz de tren istasyonunda oyalandık biraz, uzak doğu yemekleri yedik çubuklarla, hem kendimize hem de bir kaç kişiye kart attık. Sahi ya, Padova'dan da kart attık!
Pazar gecesi Bonn'a vardığımızda yorgunduk ama ben yine de eve girmek istemedim, bir Irish Pub olan James Joyce'a götürdüm OnurCUM'u. Biraz bişiyler yudumladık, bol bol dart oynadık! Yendiiiiim! :P
Eve gidip vurduk kafayı uyuduk bi güzel!
Pazartesi sabah uyanınca benim huysuzluğum üzerimdeydi yine... OnurcUM'un gitmesine 2 gün kalmıştı... 1 Nisan gecesi 01:40'ta kalıyordu uçağı... Daha nehir gezisi yapmamıştık, üniversitenin bahçesinde pineklememiştik, Dom'un 1000 basamağını çıkmamıştık ve sanırım onun için en önemlisi, bisiklete binmemiştik... Plana göre sandviçlerimizi ve içeceklerimizi alıp üniversite bahçesinde pinekleyecektik biraz, zaten günün akşamına da bi şekilde bi parti planlanmıştı benim doğum günüm için, onu organize edecektik. Fakaaaaat! Sabah sabah profesörlerden birinden aldığım bir mail ile tüm sinir sistemimin içine edilince hayatımız değişti! Bu cümleyi kurmak da ne garipmiş... Ama öyle oldu gerçekten de hayatımız değişti. Ben celallendim, "Beklemiyorum ulan 20 gün daha, 2-3 gün içinde dönüyorum ben!" dedim, Zerrincim zaten "durma bi dakka daha, çok özledim seni" dedi, OnurCUM'da bu fikirden memnun göründü... Ve... biletlere bakmaya başladım ben... THY, Pegasus, Öger Türk derken... "Aynı uçakta yer bulurmuşuz mesela" dedik... Inınınınnnnnnn! Aynı uçakta yer bulmak bi yana, o uçuşun en ucuz uçuş olması kararı verdirdi sanırım bize... Her zaman minnacık gelen odam o anda koskoca oluverdi; toparlanmak, koli bulmak, valiz hazırlamak, bu arada bileti almak... Bi anda kendimi kapının önünde Felix'le konuşurken buldum:
F: Akşamki parti için alışverişe gidiyoruz da bişiy lazım mı diye soralım dedik
WOS: Eeeeöö, parti di mi... hmm bu akşam di mi... ııı... şey... yok bişiy lazım değil, zaten herles kendi içkisini kendisi getirecek ya
F: Evet ama yiyecekler?
WOS: Yiyecekler?
F: Partide yemek de olacak diye yazdım sana, senden ses çıkmayınca öyle ilan ettim ben de.
WOS: Hmm... tamam o zaman... biraz kanepe falan bişiyler yaparız dert değil... Parti kaçta başlıyo?
F: 8'de
WOS: Haa iyi o zaman yaa daha çok vakit varmış
F: Saat 7!
WOS: !!!
Odada az önce deprem olmuş gibi görünmesinin yanı sıra Venedik valizlerinin yerleştirilmesi, toparlanmak ve üstüne bir de bi saat sonra başlayacak olan parti! O lal laaa!!!
İş te o anda Mission Impossible başladı!

Devamı sonraya...

31 Mart 2009 Salı

yetişemiyorum :)

Geldim ama geldiğim gibi de TR ye dönüyorum sanırım... neler oluyor? ben de bilmiyorum henüz... yarın akşam kesinleşmiş olacak herşey...
bugün...garip bir doğumgünü partim oldu, aslında istemsiz oldu, ama güzel oldu, hem de veda partisi oldu bana...
yarın...toparlanmakla geçecek tüm gün...
buraları özleyeceğim kesin...ama huzura ilerliyor gibi hissediyorum kendimi... yine de düşününce korkuyorum sanırım biraz... düşünmemeye çalışıyorum o yüzden... güzel olacak herşey...inşallah...

30 Mart 2009 Pazartesi

22 Mart 2009 Pazar

4. günün özeti


Öğleden sonra başlayan gün Ruxy'in de bize katılma kararıyla biraz hız kazandı, hep birlikte Köln'e gittik. Daha önce gidip de kapalı saatlerine denk geldiğim Çikolata Müzesi'nde bi kez daha şansımızı deneyelim dedik, keza açık olup olmadığını bilmeden düştük yollara. Şanslı günümüzdeymişiz ki açıktı. Çikolatanın tarihçesi, kakao ağacının nasıl yetiştirildiği, kakao çekirdeklerinin nasıl işlendiği vb. çok güzel resimlerle anlatılmıştı müzede; çocuklar için de birçok oyunlar vardı. Hatta botanik bahçesine girip nemden ve ısıdan fenalık geçirme tehlikesi bile yaşadım; bizimkilere pek çaktırmamaya çalışsam da ortamda 3-4dk.'dan fazla duramayıp koşar adım çıkıp gidişim durumu gizlememe pek de yardımcı olmadı sanırım, ama neyse ki bayılmadan atlattım. Müzenin 2. katında çikolata makinesi vardı; mini çikolata fabrikası desek daha doğru olur sanırım. Kocaman kaplarda karıştırılan sıvı çikolatalar makinede minik kaplara dökülüyor, soğumaya bırakılıyor, kaplardan çıkartılıp sıraya sokuluyor ve sonra ambalajlanıp kutulara düşüyor. Bunu yalanarak izlerken ve bir yandan da kocaman makinelerin arasından geçerken yolun sonunda kocaman bir çikolata havuzu ile karşılaşıyorsunuz, ve tontiş sayılabilecek iki teyze huri misali, biküviler daldırıp o ılık çikolataya, size ikram ediyor...
Üçüncü kata çıktığımızda pek fazla vaktimiz kalmamıştı çünkü müzenin kapanmasına yarım saat vardı. Çoğunlukla çocuklara hitap eden oyuncaklarla dolu bir kat olması bizim için pek de sıkıcı olmadı, tabii ki biz de oynadık zıpladık; başta Ruxy biraz utangaçlık etse de bizden feyz alarak o da normale döndü :))
Müze çıkışında teknelerin artık nehir gezilerine başladığını gördük. Upuzun bir sıra vardı önümüzde tekne turu için, Ruxy de ne zamandır öyle bişiye katılmak istiyordu; hemen gitti sordu soruşturdu, ama bizim pek içimizden gelmedi o anda öyle bişiy, çünkü aslında biz o tekne turunu gündüz yapmayı planlıyorduk (karşı kıyıya geçmekten ibaret olan 3.dk'lık yolculuğumuz aklıma geliyor da :)) ).
Şansımızı Dom Kilisesi'nden yana kullanalım dedim, iyi ki de öyle demişim, "Night Fever" dedikleri bir törene denk geldik. Kilise o karanlığın içinde kasvetli değil de öyle büyülü bir haldeydi ki... Önce sadece bir kayıt sandığımız o ilahi sesin sahibini gördük, kız canlı canlı ilahi okuyordu, arkasında da bi adam piyano çalıyordu... Müziğin de canlı olması, işin büyüsünü bi kat daha arttırdı tabii ki. Sonra orda geçen rahibelerden birisi elimize bir kağıt ve mum verdi; kağıda dileğimizi yazıp dilek kutusuna atacak, mumu da yakıp oraya koyacaktık, böylece rahibeler bizim dileğimizi okuyup tanrıya bizim için dua edeceklerdi. Ne yazacağım konusunda epeyi kararsız kaldım başta ama sonradan her zamanki gibi, güzel günler gelene kadar başımdaki sıkıntılarla başedebilecek güçten başka isteyecek birşey bulamadım. Bir de içimde bir yerlerde saklı duran huzur ve mutluluğu bulup çıkarmam için yardım istedim. Yeni birşey yok yani...
Kilisede huzurumuzu da bulduktan sonra artık iyice acıkmıştık. Malum akşam 7 oldu mu tüm dükkanlar kapanıyor bu gavur memleketinde; adam gibi yemek yiyecek yer de yok, e nereye gittik? Tabii ki dönerciye :) Bonn'daki gibi değildi ama yine de açlığımızı doyurduk işte. Sonrasında zaten o kadar yorgunduk ki, istikamet dooooru tren garı! Treni beklerken gardaki dükkanlara bir göz atalım dedik ki... şansıma ingilizce kitaplarda ucuzluk vardı, 2-3 tane kitap alabildim yine yanlışlıkla. Artık neyime alıyorum hala kitap vs. bilmiyorum. Zaten dönüşte getiremeyeceğim kadar çok kitabım var burda, allah ıslah etsin beni ne diyim artık... Tren yolculuğu sırasında OnurCUM'la kafa kafaya verip uyuduğumuzu söylememe gerek yok sanırım; arada gözümü açıp bakıyodum da Ruxy de bize bakıp bakıp gülüyodu :) ama çok yorgunduk yahu...
Eve geldik, yine acıkmıştık ama o saatte yemek sağlıklı değildir diye kendimizi uykuya verdik. Verdik de neye yarar? Ben uyudum amma velakin gecenin 3'ünde bi mutfak faresi gelip odada ki tüm hamurişi şeyleri mideye götürmiş, bak seeen! (bkz. 3.günün özetine gönderilen son yorumun zamanı)

Güzel bir gündü, süper bir gündü, kısa ama hızlı bir gündü.

21 Mart 2009 Cumartesi

3.günün özeti


Sabah kahvaltısı ve cuma namazı faslımızı anlatmıştık zaten. Sonrasında sevgili St.Ziza'nın süper önerisi olan iki süper film izledik (üç gündür hemen herşeyin önüne "süper" sıfatı geliyo, hadi hayırlısı). Film önerisi için St.Ziza'ya kocaman teşekkür öpücüklerimi gönderiyorum şahsen. Filmlerimiz Before Sunset ve Before Sunrise idi. Sonrasında da akşamki partiye gittik. Çok eğlenmesek de en azından burda parti dediğimde ne menem bişiyden bahsettiğimi biliyor artık OnurCUM, a bi de 4 langırt maçımızın 3'ünü kaybettik ama yine de mutluyuz, huzurluyuz! :) A bi de bi de, ani bir hareketle elimi eline alan sevgili(!) portekizli arkadaşımızla gerçekleştirdiğimiz ölümcül konuşmayı da şöyle aktarıyım size;
Port: I heard that you're planning to go back to Tr?
Witchie: Yes, but I'm not so sure about the timing.
Port: You can still sleep with me!
Witchie: I beg your pardon?
Port: You can still sleep with me, I mean, I still have the chance!
Witchie: You thnink so!?!
Port: Yes yes, I still have the chance
Witchie: What will your girlfirend say about this idea?
Port: She knows, she accepts it.
Witchie: She knows?
Port: Yes I told her, and she said it is ok but only with Witchie.
Witchie: Ok, but I'm not so sure that my boyfriend will be agree with you.
Port: Your boy friend?
Witchie: Yes!
Port: That tall, long hair guy?
Witchie: Yes!
Port: Oh.... is he your boyfriend?
Witchie: Yes!
Port: Is he Turkish or German?
Witchie: Quite Turkish!
Port: Hmm... But he is not as big as he seems. He is just an optical illusion!
Artık elimi bırakmıştır, ve bu sırada OnurCUM gelir.
Port: Hey!
OnurCUM: Hey!
Port: Tell me which one of us is bigger, you or I?
OnurCUM: ..You..? :)
Port: You see, he is not so big, he is just an optical illusion!
Ben dahil OnurCUM hariç konuşmayı dinlemekte olan herkes hepbirlikte yerlere yuvarlanrak öldü burda tabii, gülmekten!!! OnurCUM'da gülüyodu tabii ama o farklı bi bakış açısıyla gülüyodu sanırım konuşmanın öncesini bilse yine öyle mi gülerdi bilemiyorum =) Neyse, işte bu da öyle bi anımız oldu...

Eve döndüğümüzde saat 4 sularıydı ve açtık, dolaptaki sigara böreklerine saldırmakta biraz üşensek de sonunda açlığımız tembelliğimizi yendi; biz de afiyetle böreklerimizi yedik.

Gecenin 5'inde uyuyup sabah 9,5'da uyanan OnurCUM'a hiç oralı olmadan uyumaya devam ettim, etmeseydim sersem gibi olacaktım ama şimdi de gün bitti, aceleyle bir kahvaltı(!!!), ardından da bekle bizi Köln!

PS: Cuma namazı fotoğrafı olmaz tabii :) Partiye giderken de fotoğraf makinamızın pili bitti :( o yüzden fotoğraf yok bugün :/

20 Mart 2009 Cuma

Arada kısa kısa

- OnurCUM'un çok güzel bi menemen yaptı, uzun zamandan sonra yeniden afiyetle bi kahvaltı yaptım.

- "Alaman Camisinde Cuma Namazı" deneyi için OnurCUM'un Cuma namazına gitmesini fırsat bilerek, dün yazıp da yayınlayamadığım 2. günün özetini yayınladım. (Asıl sorun yazmakta değil fotoğraf seçiminde oldu çünkü yine bir kolaj yapmak istedim ama hiç istediğim gibi olmadığı ve kolajla çok vakit kaybettiğimi farkettiğim için bu sefer tek resim olsun dedim.)

- Sabah kahvaltı yapınca daha sonra gün içinde de karnım acıkıyo benim, yine acıktım =/

- Bugün kütüphaneye gidip kitapları teslim edip işin biraz bilimsel tarafına bakalım demiştik ama bunu yarına veya pazartesine mi ertelesek diye düşünüyorum. Hem üşengeçliğim üzerimde hem de okulla ilgli hiçbişiy görmek duymak yapmak istemiyorum bi süre. Bu aslında çok kronik bir durumda şu an çünkü geçen cuma günü için randevulaştığım profesöre gitmeyi unuttuğum gibi, sonradan bir özür maili bile yazmadım. Rezillik diz boyu. Bi an önce ülkeme dönmek istiyorum. Her durumda birilerinin akademik hayvanlıklarıyla uğraşacaksam bari insanlarım olsun diyorum bazen; bazen de saçmalama, insanları boşver ve işine bak diyorum. Ama nedense içimdeki mantıklı olanı değil aptalca olanı yapıyorum =/ hayırlısı olur inşallah..

- Akşam parti var, ona gider miyiz acaba diye düşünüyorum

- Pazar günü için mini golf etkinliği başlattık TLH(bizim sevgili yurdumuz) çapında, bakalım kaç kişi listeye adını yazacak; hava yağmurlu olmazsa çok keyifli olabilir.

- Aylin Aslım'dan değil ama dünyadaki tüm Mac'lerden nefret etme noktasındayım!!!

- Tr'ye dönünce odamı çok özleyeceğimi biliyorum..
- Dünü yarını boşver yahu, sevgilim yanımda daha noolsun!

19 Mart 2009 Perşembe

2. günün özeti


- Memo'nun süper tarifi ile süper bir ballı yumurta yaptım kahvaltıda; bence yumurtadan tatlı şeyler olmaz o yüzden aslında hiç de süper değildi ama çok süper görünüyodu o yüzden süperdi!
- Sea Life! Bilimum deniz mahlukatını görebildiğimiz süper ötesi bir mekan... Günün büyük kısmını orda geçirdik zaten.
- Yaklaşık 3dk süren bir tekne gezisi; keza yanlış teneye binmişiz, ancak nehrin karşı kıyısına geçebildik =)))
- Kaybolma macerası ve tren ile Bonn-merkeze dönüş
- Çiğ sayılabilecek derece az pişmiş makarna, gordon blue ve patates salatasından oluşan süper menü: süperliği tadında değil, porsiyonların büyüklüğünde. Tadı güzel olmasa da fazlasıyla doymuş kalktık masadan.
- Şimdi? Film belki? Belki de uyku? Ben çok yoruldum yahu, kaybolmak çok keyifli ama bir o kadar da yorucuymuş.

* Sealife'da çektiğimiz mükemmel fotoğraflar en kısa zamanda deviantArt'a yüklenecektir, size de haber verilecektir efenim.

Yorgun da olsak, öpüldünüz...