5 Temmuz 2009 Pazar

Kim nasılmış bakiiim?

Yüz bin yıl olmuş reader'ımı tıklayıp da sevdiğim bloglara gerekli vakti ayırmayalı. Readerımın en okunası olanlar kısmında 350, tamamında ise 1000+ okunmamış yazı var. Dünden beri vakit buldukça arayı kapatmaya çalışıyorum. Okudukça görüyorum ki bi dolu şey olmuş. Mesela...
... Voodoo Girl mezun olmuş! Tebrikler!
... Böcek aşkı bulmuş! Yuppiii!
... SeMe karamsarlaşmış! Üzüldüm...
... Can işe başlamış! Yaşasın!
... PuCCa'nın blogu deşifre olmuş! Hımmm...
... Tinimi Hanım'ın kalbi kırılmış! Bi an önce mutlu olur umarım...
... Pilli Cadı da benim gibi Tr'ye dönmüş ve şimdi Almanya'da son sınavlarına giriyormuş! Bol şans!

Uzun zamandır yazmaya vakit ayıramadığım, ancak şimdi bir türlü bitmek bilmeyen yeni mini programımın çalışmasını beklerken yazabildiğim bir mim var: takip etmeye çalıştığım bloggerların görüntüsü bence nasılmış bakalım. Hepsi ile ilgili bişiyler yazmam mümkün olmadığı için ilk aklıma gelenleri yazıverdim bir çırpıda. Karakterleri ile ilgili bişiyler de yazmam gerekiyor mu bilmiyorum ama o konuda bişiy söylemeyi beceremeyeceğim için es geçiyorum.

voodoo girl: Bu mimi bana paslayan sevgili Voodoo girl, her ne kadar hemen yazamasam da mim'leri çok sevdiğimi biliyor mu acaba diye düşünüyorum :) nedense sütlü çikolata renginde kıvırcık saçlı, ne çok zayıf ne çok şişko bir voodoo girl bence. Karakteri hakkında diyecek bir şey bulamıyorum keza çoğu yazıda/yorumda fazlaca benzerlik buluyorum kendimle.

Qutunthiyişi: Nedense çok şişko olmasa da göbekli bir insan evladı geliyor gözümün önünde. Bir de gözlüklü. Hem sosyalist hem de Laz, daha ne olsun işte. Seve seve okuyorum.

Karakuş: Sıfatını bilmesem yazdıklarından yola çıkarak şişko ve gözlüklü ve de üzerinde kareli gömlek olan bir blogger gelirdi gözümün önüne ama biliyorum ki sıskacık bişiy :)

Ziza: Yine sıfatını bilmesem, incecik ve yine gözlüklü; yine kareli gömlekli ama üzerine V yakalı kazak giyen bir mon cher gelirdi gözümün önüne. Ama fotoğrafını zaten gördük blogunda.

Pino: Pino'yu da SLN gibi kıvırcık saçlı düşünüyorum ama sanırım bu çizdiği karakterden kaynaklanıyor. Çizimlerinin yanı sıra, zaman zaman da sosyal sorumluluklarının bilinciyle yazdığı yazıları okuyup da kendisi de taktir etmemek mümkün değil bence.

Jayne: Leman Sam'ın gençliğine benzer bir görüntüsü olduğunu tahmin ediyorum. Yazdıklarını ne kadar merakla okusam da üzerinde soğuk bir örtü var bence. Belki de bu soğukluğu sevdiğim için okuyorumdur.

Cesetizleri: Kesinlikle sarı saçlı olmadığını tahmin ediyorum; ve kıvırcık saçlı da değil mesela ve şişko da değil. Ne olmadığını biliyorum ama gözümün önüne bir şekil getiremiyorum. En severek okuduğum bloggerlardan birisi olduğunu biliyorum bi de :)

dejin: Neden bilmem kendisini kertenkele şeklinde düşünebiliyorum sadece. Ha bir de bekar erkekleri koruma derneği üyeliği nedeniyle yakın zamanda Erkek Blogları'ndan yazarlık teklifi alacağı kehanetinde bulunmak istiyorum; tutar mı tutmaz mi zaman göstericek :)

Böcek: Blogunun bannerındaki kızın kendisi olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili bir açıklaması oldu mu bilmiyorum ama ben öyle olduğuna inandım.

Serzeniş Meraklısı: Çok uzun boylu birisi geliyor gözümün önüne ve normalden birazcık daha zayıf bir beyefendi. Sanırım kendisine en çok yakışacak renk, haki denildiğini sonradan öğrendiğim, asker yeşilidir.

Şirinem: Bir şekil uyduramıyorum şirinem için, belki sarışın belki esmer, kıvırcık uzun saçlı belki düz ve kısa... ne kadar denedimse de hayal edemedim onu. ancak şirinlerdeki şirine geliyor gözümün önüne, tam da onun profil görüntüsündeki gibi. Sanırım sarı uzun saçları ve renkli gözleri var :) yorumları ile içimi ısıtan bloggerlardan.

:) benim atmasyonlarım böyle. Ve bir de adı geçen bloggerlar mimlenmiş oluyor. Hala yazmamış olan varsa, yazarsa çok sevinir, gözlerinizden öperimmmm!

4 Temmuz 2009 Cumartesi

kodum çalıştı :)))

Efenim şimdi şöyle oluyoooooor:


Bu ne demek? Şu demek:
Tezim için yapmam gereken iş yığının yüzde ellisi bitti demek.
Yazdığım kodalar çalıştı demek. Geriye
yıldızlarımın parametrelerini bulup istatiksel analizlerini yapmak ve tezi yazmak kaldı demek.
Ve hatta,
Amatör Astronomi Sempozyumu'na gitmek,
Kilyos'ta konaklamak,
gönül rahatlığıyla Gözlem Şenliği'ne gitmek demek.

Ha bi de teyzeme çok konuşma yahu yaptım işte al sana demek :))))

Hatta ve hatta, Ankara'ya gittiğimde dönüşte gitarımı da alıp arada bir yeniden gitar çalmam bile demek olabilir. Daha ne olsun?

Yupii ya yaa yeeee!!!!

problematic ex-love


Eski sevigliden kanka olur diye böyle avaz avaz yazarsam sonum bu olur işte. Çocuk konuşmuyo benle. "Çok da umrumdaydı sanki, hıh!" diyemiyorum birisi benimle konuşmamaya çalıştığında veya küstüğünde. Çok canımı sıkan birisi veya çok sevdiğim birisi olması durumu değiştirmiyor. Ama tabii ki güzel günler paylaştığın, sevdiğin birisi ise o zaman biraz daha farklı oluyor durum.

Hem ilişki sırasında hem de sonrasında pek de iyi bir çift olduğumuz söylenemeyecek bir eski sevgili, benimle görüşmemek için bucak bucak kaçıyor ama bir yandan da bunu aşikar etmek istemiyor. Garip... belki yeterince iyi düşününce o kadar da garip değildir ama başka bir sıfat bulamadım şimdi. Bonn'dan ayrılırken son kez vedalaşmak için odasına gittiğimde kapı açılmadı. Belki odasında değildi, belki de açmak istemedi bilmiyorum. Ama hayatında oldukça önemli yeri olan birisini son kez göreceksen ve bunun ne zaman olacağını biliyorsan...yani onun açısından durumun böyle olduğunu biliyorum... Odasında değilse bile o gece vedalaşmak için onu arayacağımı biliyordu; yani kasten odasında değildi. Kaldı ki odada bulamayınca SMS de gönderdim ama ses çıkmadı. Döndükten sonra anlamsız gibi görünse de kısa bir "kusura bakma" maili de bekledim açıkçası ama o da gelmedi. Şimdi icq'da görüp de selam verince aldığım cevap: "afedersin, ben de tam çıkıyordum, arkadaşlar bekliyor" oldu.

Ben mi çok sığ düşünüyorum bilmiyorum ama konu yine aynı yere geliyor benim aklımda: madem çok seviyodun neden ilişki süresince elinden kayıp gitmesine izin verdin? Yok o kadar sevmiyodunsa, o kadar da değerli değildiyse ilişki bitince girilen bu zavallı insan halleri nedendir? Azcık sıkıştırsam "seni görmeye dayanamıyorum"lar çıkacak, biliyorum; bunu bilecek kadar iyi tanıyorum onu. Ne var ki dünyada en nefret ettiğim duygu acıma duygusu. Bana acınması nasıl olur, bana neler hissettirir bilmiyorum çok şükür ki. Ama zaman zaman acıdığım insanlar olunca kendime de kızmıyor değilim. Acıyabilmek insana bir küstahlık getiriyor bence. Birisine acıyabiliyorsan mutlaka biraz küstah ve kibirli olmak gerek ve kendimi böyle görmek isteyeceğim en son şeylerden biri.
Kayda değer bir durum değil aslında ama kaç zamandır aklımdaydı bu durum; yazınca aklımdan gidiyo ya, yazıyım da kurtulayım dedim.

Ha bi de, ben odamı şimdiden özledim.. ama o depresif günleri değil, sadece odamı özledim. Hayatımda ilk defa bir odam oldu benim. Düşünmesi bile güzel. Odam diyince ilk aklıma gelen tavanımdaki mor yıldızlarım oluyor. Yaseminik almıştı bana yeni yıl hediyesi olarak. Bu saatten sonra artık yeniden sadece bana ait bir odam olamaz sanırım ama yine de bi gün olursa, ilk işim o mor yıldızları yerleştirmek olacak ve biliyorum ki onlara her baktığımda Yaseminik'in evindeki sohbetlerimiz ve odamın alt katındaki bardan gelen müzik aklıma gelecek keskin bir kırmızı şarap kokusuyla birlikte...

30 Haziran 2009 Salı

Eskiden Aktüel / Kanka - Sevgili

Bir zamanlar, her haftasonu benzin aldığımız bir benzinlik vardı İstanbul yolu üzerinde. Bir tarafındaki mini kafe ve taze sabah poğaçaları annemin, kocaman dergi reyonu da benim için çok keiyfli yerlerdi. Benzin almaya girer girmez arabadan atlar, dergilerin arasına dalardım. AutoCar, Auto Show ve şimdi adını bilemediğim bir de motor dergisi, ranzamın yan duvarını süslediğim araba ve motor resimlerinin en vazgeçilmez kaynağı idi benim için. Aktüel ve Tempo, o zamanlarda da en az şimdiki kadar içi kof dergilerden olsa da o yaşlarda ilgimi çekiyordu bir şekilde; abidik sosyetik düşüncelerimi biçimlendirmeme de etkisi olduğunu düşünüorum aslında bu dergilerin. Bilim ve Teknik beni için, Nokta ve/veya Aydınlık da annem için alınmadan dükkandan çıkılması imkansız olan dergilerdi. O zamanlar bir de Bilinmeyen adlı bir dergi vardı; özellikle bitkilerin bizim düşüncelerimizi hissedebildiğine dair ve UFO'larla ilgili olan yazı dizileri ile kaldı aklımda. Matematik Dünyası, ve adını şimdi hatırlayamadığım iki de edebiyat dergisi vardı, raflar arasında özellikle aradığım. Ve tabii ki BYTE, Chip, Pc Net, Pc World,..., az çok aynı içerikleri ve sıklıkla kendini tekrarlayan konularına rağmen aynı anda birkaçını birden aldığım dergilerdendi. Canım annem, bi kez bile bu anlamsızlığıma itiraz etmedi ya, ben olsam o sabrı gösteremezdim sanırım. Her haftasonu bunca dergiyi kucaklayıp tutarını hiç düşünmeden yüzümde koca bir gülümseme ile koşa koşa dışarı çıkardım. Kimi zaman arabaya atlardım hemen, devam ederdik yola; kimi zamansa arabada beklemekten sıkılan annecimi kahve içerken bulurdum yan dükkanda...

Haftasonu yine düştük yollara; Kayseri-Ankara-Eskişehir-Ankara-Kayseri! Geciken, yolda bozulan, sigortası atan, koltuğu geriye yatmayan ve zaman zaman da pis kokan otobüs hikayelerimizi yazmaya değer görmüyorum doğrusu. Belki sevdicek değinir bi ara kendi blogunda, o zaman okuruz ordan. Şimdi yazmak istediğim, otogarların birinden aldığımız, beni eski günlere götüren şu dergi: Yeni Aktüel. En son kaç yıl önce almıştım bilmiyorum, en az bir on yıl var sanırım. Bu sayıdaki giriş yazısı LGBTT (lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transseksüel) Onur haftası ile ilgili. Bu haftanın ne olduğunu pek anlayamadım ama anladığım şu ki, bunlardan hiçbirinin özenti sonucu değil ancak insanın doğasında varsa gerçekleştiğini, ve bunun bir hakaret/küfür konusu olmaması gerektiğinin vurgulanmaya çalışıldığı. Anafikir iyi olsa da bunu bu kadar beceriksizce yapan birisini nasıl editör yapmışlar dergiye, onu anlamadım işte.

Neyse, beni asıl koltuktan kaldırıp yazmaya iten, "sevişmeden, birlikte uyuyanlar" yazısı oldu. Yazıda farklı cinsten insanların da "kanka" olabilecekleri vurgulanmaya çalışılıyor. Ama bu arada saçma sapan iddialar da var ki benim sinirimi bozan da bu oldu. Örneğin, röpörtaj yapılan bayanlardan birisi diyor ki; erkek kankası olduğundan beri sevgilisini daha iyi anlıyormuş. Bir evli ve çocuk sahibi olan bir beyfendi ise karısı ile olan sorunlarını erkek arkadaşları yerine kadın arkadaşlarına anlatınca, aldığı yorumlar sayesinde karısının ne düşündüğü ve hissettiği hakkında empati yapmaya, fikir sahibi olmaya çalışıyormuş. Bundan daha saçma bişiy olamaz bence. Karınla/kocanla bi derdin var, gidip başkalarına dert yanacağına adam akıllı onunla konuşsan, kalıbımı basarım ki hiç bir derdin tasan kalmaz. Ha burda temel nokta, adam akıllı konuşmak. Karşındakini anlayabilmek üzere dinlemek! Yoksa her zaman yapıldığı gibi, karşımdaki sussa da konuşma sırası bana gelse diye beklemek değil. Bir insanı kendisinden daha iyi anlatabilen bir başkası olabilir mi hiç?!! Benim aklıma almıyor. Ha bu demek değil ki ben derdim olunca kimseye anlatmıyorum. Tabii ki anlattığım zamanlar oluyor, pek sık olmasa da, ama bu hiçbir zaman söz konusu kimseyi daha iyi anlamak kişinin kendinden başka birisine danışmak üzere değil, ancak sakinleşmek, veya içimde tutamadığım bir üzüntümü paylaşıp ancak avutulmak için oluyor. Yoksa birisi ile olan sorunumu bir başkası ile konuşarak çözmeye çalışmak...ı-ıh, bana çok salakça geliyor.

Yazıda geçen bir diğer cümle de eski sevgiliden kanka olunamayacağına dair: çünkü bitmiş ilişkiler her zaman pişmanlıkları, kıskançlıkları ve hep eski aşk kırıntılarını içinde barındırır. İşte bu genelleme beni sinirden küplere bindiriyor. Ne münasebet yahu, illa ki herkes bu sığlıkta olmak durumunda mıdır yani? Benim hiçbir biten ilişkim kıskançlık barındırmıyor içinde; aksine benden sonra uzun süre yalnız kalan eski sevgilim için acaba şimdi en uygun sevgili kim olabilir diye düşündüğüm bile oluyor. Bir ilişki bitince içine neden illa ki haset karışmak zorunda ki? Ya da neden pişmanlıklar ve aşk kırıntıları kalmak zorunda? Aşk kırıntısı dahi varsa o ilişkiyi bitirmemek için elinden geleni yapmaz mısın? İlla ki bitecekse de, o kırıntılar senin içinde sağ iken zaten başka bir ilişkiye başlamazsın ki... Eski sevgilileri ile kanka olmayı becerebilen bi ben mi varım yani bu dünyada? Peh! Hiç de öyle olmadığından eminim. Ha yüzünü şeytan görsün dediğim bir-iki kişi de oldu tabii ki ama zaten onlarla kanka olmam söz konusu olamaz. Normal şartlar altında düzgünce bitmiş sevgililerden bahsediyoruz burda. Uf sinirlenince kendimi yeterince iyi ifade edemediğimi düşünüyorum. Yine bu anlardan birindeyim... Grrrr!

Olur kardeşim, eski sevgiliden gaaaayet de güzel kanka olur ve kankanın karşı cinsten olması sevgilinle olan ilişkin için bir iyileştirme çalışması olacaksa o kankaya kanka denmez zaten! Kızdırmayın adamı! Höyyyt!!!!

27 Haziran 2009 Cumartesi

Kafka ve Zakkum


Hayatımda asla kabullenmeyeceğim, kabullendiğimde ise artık ben olmaktan çıkıp bir başkası olacağım bir durum: insanların ellerindekinin değil de ulaşamadıklarının değerini düşünmesi... Batıyor bu bana, hem de çok! Çok canımı acıtıyor! Elinin altındayım; her istediğinde, her kafanı çevirdiğinde, her görmek istediğinde gözünün önündeyim; her seslendiğinde yanındayım; elimi her tutmak istediğinde bir kol boyu mesafendeyim... ve bu beni kıymetsiz yapıyor. ve ben bunu anlayamıyorum. Halbuki aşkın içinde kalmış olsa ve uzunca bir zaman bilemesen acaba sana karşılık verecek miyim yoksa içindeki incecik sevgiyi gösterirsen onu elimin tersiyle itecek miyim; ya da haftada ancak bir iki gün görüşebiliyor olsak; ayda belki bir sabah uyandığında yanında olsa yüzüm veya yasak olsa bana dokunman...ne kadar DAHA kıymetli olurdum değil mi? Bu işin sadece aşk yanı. Bir de arkadaş yanı var, dost yanı. Her aradığında telefonum açıksa senin için, her ağladığında yaslanabileceğin omuzsam, hata da yapsan yanında olsam, en güzel olduğunda kıskanmadan sana baksam, en iyi olduğunda seninle sevinsem hiç tereddütsüz ve sen farkında değilken bile bana ihtiyacın olduğunu ben gelip seni bulsam...yine de daha iki aydır tanıdığın ve zamandan da bağımsız olarak aslında seni ancak işi düştüğünde arayan ve kendisine kıyas kabul eden arkadaşların aradığında onu tercih edersin, nedenini ne kendinin ne de benim bildiğim bir şekilde. Neden?

Alamadığın ayakkabı kıymetli oluyor, yiyemediğin tatlı yiyebildiğinden daha tatlı geliyor, gidemediğin ülke en güzeli oluyor, ve komşunun tavuğu sana hep kaz görünüyor...

Elma ağacının alt dalları da pek bi değersizdir mesela. En az üst dallardaki kadar lezzetlidir belki alttaki elmalar ama illa ki tepeye tırmanıp ordakini almak ister insanoğlu. Anlamıyorum bunu. Anlasam da kabullenemiyorum.
Canımı acıtıyor. Canımı acıtıyor çünkü en tepedeki erişilemez elma rolünü oynayanlar aslında alt dallardakinden üstün değiller, aksine kibirleri gölgeliyor bence güzelliklerini. Ama insanlar kibiri seviyor, elde etmek için illa ki çaba sarf etmeyi, belki biraz aşağılanmayı ve mutlaka peşinden koşmayı. İnsanların, dünyadaki milyarlarca insanın bu yargıda olması canımı acıtıyor.

Ben bir çiçek olsam mesela gelincik veya gül, çok daha değerli olurdum papatyadan, di mi? Papatya dediğin, bulduğun her fırsatta başını kaldırır hayata, var olmaya çalışır inatla; gül ise kolay mı öyle, illa ki özenmeli uğraşmalısın üzerinde, gelincik desen dokunduğun anda dağılacak kadar nazlıdır ki uzaktan sevilmelidir, uzaktan sevilince, dokunulamayınca daha kıymetli olur. Halbuki papatyanın yaprakları o kadar değersizdir ki fal bile bakılır seviyor mu sevmiyor mu diye.

Ben inatla el atında olduğum hale bana değer verecek insanları arıyorum. Bulduğum ama kıymetini bilmediğim oldu, bunun cezası olarak bir daha karşıma öyle insanlar çıkmayacak mı bilmiyorum. Bildiğim şu ki bunu aramaktan, insanlardan bunu beklemekten vazgeçtiğim zaman artık ben farklı birisi olmuş olucam. Şimdiki halim hiç kolay mutlu olmuyor evet, ama dönüşümü de istemiyor yine de. Kafka geliyor aklıma burda, defalarca okuduğum o dönüşüm. Ve Ece'nin anlattığı zakkum, kendime o kadar özdeş bulduğum...

Zakkum olmak kolay değil, hem de hiç...