9 Mayıs 2009 Cumartesi

gece, nur ve bizim çocuklar

Anneler gübü sürprüzü olarak 2 günlük bir Ankara çıkarması yapıcaz; bu gece yola çıkıp yarın sabah orda olup, keyifli bir anneler günü kahvaltısının ardından Allah kerim artık... Şansa ihtiyacımız olacak gibi seziyorum ben, biraz tırsıyorum biraz umursamıyorum, ama sanırım şu anda en baskın olan şey yorgunluk. Önceki gece bir iş yetiştirmek için sabahladım, gece boyu sadece 2 saat uyudum, gündüz de toplasan en fazla 2 saat daha uyumuşumdur. Dün gece de NFA'ya gittik, film izledik, Reader, gerçi filmi ben sevmediğim için uyuklamayı tercih ettim; film bittiğinde saat 4,5 civarıydı. O kadar durdurup başlatıp, arada kahve içip, zeytin ekmek sarma yiyip, film izlenirse olacağı budur zaten, 00:30'da başlyan filmin 04:30'da bitmesi normal olur o şartlarda. Sonra OnurCUM, Ziza ve Dicüş eve döndüler, ben NFA ile kaldım, "artık yatsak" dediğimizde saat sanırım 06:30 civarıydı ama "dur ya, son bişiy daha anlatıyım" diye diye Güneş'i de doğurduk, "e artık bi kahvaltı yapsak" dediğimizde saat 11:30 olmuştu :) Uzun zamandır geçirdiğim en keyifli, en dost gecelerden biriydi... yıllar öncesinden gelen ve yıllar sonrasına kalacak nadir gecelerden... Sabah ize zaten kahvaltı yaptık, çay içtik, çekirdek çitledik, iskambil falı baktık derken, OnurCUM geldi beni almaya, kitaplardan lafladık, bi daha çay içtik derken NFA'dan çıktıp eve vardığımızda işte saat 18:30 oldu...

Ben dün gece sevgilimi özledim... sık sık bahsetsem, hep aklımda olsa da özledim işte. Aşk böyle psikopat bişiy ve de çok komik aslında böyle salaklaşmak :)))

Ha asıl olay, dün akşam NFA'lara gitmeden önce Zerrincim'in bize attığı gol oldu. Topu ağalara gönderdi, içimizi burktu epeyce ama çok fazla tercih şansımız yoktu: ya çocukluk(!) edip verdiğimiz kararın arkasında duracaktık, ya da büyüklük bizde kalsın, bu koca çocuklar da heveslerini alsın diyip, eyvallah edecektik... Eyvallah dedik, ne diyelim ki... Derdimiz inatlaşmak, sevdiklerimizin üzüntüsü üzerinden kendimize mutluluk çıkarmak değil de birlikte olmaksa, sevdiklerimizin üzülmemizi istemedikleri için bizi gereğinden fazla üzmelerine ses çıkarmamak gerekiyor bazen. Bazen büyüklük, kocaman çocuklara illa ki gittikleri lunaparkta tüm oyuncaklara binmelerine yetecek kadar zaman tanımak oluyor; şimdi de öyle işte... Aklımdaki şey şu; kimse üzülmesin de, ben bi şekilde mutlu ederim zaten kendimi.

Şimdi yolculuk öncesi biraz uyku vakti...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Zuroyinelve!

Hayat çocuk oyuncağı değil! Mi acaba? Son zamanlarda hayatı da, sorunları da gereğinden fazla ciddiye aldığımızı düşünüyorum. Aman hata yapmayalım diye diye sakındıklarımız bir yana, o korkuların içimizde biriktirdiği tortular öyle fena ki... Tee minicik bebeyken, düşüp dizimizi kanattığımızda yırtılan pantolonun hesabını evdekilere nasıl vercem diye; sonra biraz daha büyüyünce kötü gelen karneyi eve nasıl götürücem diye; sonraları arabayı kullanmak için nasıl izin alsam acaba diye; okul bir dönem uzayınca evdekilere nasıl söyliycem diye; işyerindeki durumlar canımıza tak edip de istifayı verip eve dönerken; ve şimdi de işsiz güçsüz evlenmek istiyoruz ama bunu evdekilere nasıl anlatcaz diye.... içimizi kemiriyor pis lağım fareleri... halbuki gerek yok ki bu kadar gerilmeye...

Ne garip ki insanlar sevdikleri üzülmesin diye onları uyarırken, sözkonusu üzülme potansiyelinden defalarca daha fazla üzüyorlar birbirlerini... bazen bazı olaylara yol vermek gerek, suya ket vurmayıp salıvermek gerek akıp yolunu bulsun diye... bu "bazen"leri iyi bilmek gerek işte... "büyük" olmak da uyarılarda ne kadar direnip hangi noktadan sonra "tamam" denileceğini iyi bilmeyi gerektiriyor... halbuki ne zor... hepimiz de hayatta daha önce üstlenmediğimiz rolleri oynuyoruz ama "büyük"ler nasıl "büyük" olunacağını bilmek zorunda, anneler nasıl anne olunacağını; babalar, ablalar, abiler nasıl olunacağını iyi bilmek zorunda ki hayat daha da zorlaşmasın... taa bi ara demiştim ya hani aslında kolay değil diye... gerçekten de kolay değil ilk defa oynadığımız rollerin altından işin erbabıymışcasına kalkabilmek.

Yazamıyorum bir süredir; önce heyecandan sonra vakitsizlikten sonra da ne yazacağını bilememekten. Ama üstünden zaman geçince en çok okunası olanlar aslında tam da şimdi bu yazamadıklarım olacak biliyorum, o yüzden hızlıca özet geçmeye çalışıyorum şimdi. Şöyle oldu efenim:
23 Nisan'da burada oldukça şifreli bir dille çıtlatır gibi olduğum durumu önce evdekilere anlattık; evdekiler dediğim St.Ziza, Karakuş ve birkaç arkadaşımız daha; aynı gün ben dayanamadım Sincap'a sms attım. Yaklaşık bir hafta sonra, danışmanımıza ve Sevil Hala'ya söyledik, geçen cuma NFA'nın evini taşırken ben NFA'ya söyledim ve en son bu haftasonu ben Ankara'ya gidip Zerrincim'e ve teyzeme söyledim, Ethem'cim'e söyledim...bugün OnurCUM'un ailesine de söyledikten sonra artık sıra ancak size geldi sanırım.... tahmin eden var mı acaba? :))))

Ehm... Şey.. Kem... Küm...

Biz pek bi ciddi ciddi niyetlendik de bu sülaleri ikna etmesi pek bi zahmetli olacak; zaten Laz damarı olan iki aileden kolay kolay "tamam" lafını duymayacağımızı biliyoruz, gardımızı ona göre pek bi sıkı tutuyoruz; ölmek var dönmek yok; ya benimsin ya toprağın; istanbul-ankara 4 saat, sana sevgim 24 saat; aşk bir vişne, ye de kişne; ateşle barut yanyana durmaz...derkeeeennn...

Zuroyinelve!


1 Mayıs 2009 Cuma

küçük

çok küçücük kaldım ben yine
yine inemedim fazla derinime
gözlerim karanlığımdan korktu
derinliğimden ürktü belki
yalnızlığımdan yandı gözlerim
gözlerimin yüzünden 
yine inemedim fazla derinime
ben yine
çok 
küçük
kaldım
bilemedim ben yine
boyundan büyük sorular sorulmuş çocuk gibiyim...

dönüm?


İlişkilerde aydönümü / yıldönümü kutlamanın mantığı nedir çözebilmiş değilim. "Afferim bize, bak 87 aydır birbirimize katlanabiliyoruz" demek mi yani? yoksa "Yaşasın, birlikte ölmemiz için geçmesi gerelen aylardan birini daha bitirdik" falan mı? Mantığı nedir hiç anlamıyorum. Kutlama olması nedeniyle seviyorum ama her ay kafandan süpriz bir gün seçip "bugünü seninle birlikte olduğum için kutlamak istedim" demek daha güzel geliyor... 

30 Nisan 2009 Perşembe

içim genişliyo'

MSN'de çevrimdışı konumda, konuşmak isteyebileceğim birisinin online olduğunu görüp de online olmayı beklerken online olan insanlar nedeniyle çıkan sesten bile rahatsız oluyorum. Tam bir işkolik oldum son günlerde. İşimden alakasız olan herşey sinirlendiriyor beni. Şikayet eden insanlar sinirlendiriyor. Yanlışlıka ha bire kırdığım bardaklara sinirleniyorum ve iki de bir derince ve incecik kestiğim parmaklarımdaki yaralara da sinirleniyorum. Soğuğu severdim eskiden, çünkü sadece gökyüzünün altında olduğum gözlem gecelerine hastı, artık sevmiyorum. Bilmiyorum belki hala seviyorumdur ama en azından üşümekten yoruldum, bunu diyebilirim. Kırmızı kazağımı özledim, kırmızı ojelerimi de. "Beyaz ellerine en çok yakışan kırmızı ojeler" demişti bir dönem birden fazla insan, kimlerdi onlar bilmiyorum ama o dönemi hatırlayınca içim bi garip oluyor; çok aşk acısı çektiğim bir dönem olsa da kendimi çok güzel ve alımlı hissettiğim bir dönemdi aynı zamanda. Ben bir hatunum, ne garip... Sanırım son 1 yıldır bunu epeyi unuttum. Bakınca tokası makyajı falan yerinde, hatun olduğunun farkında gibi görünsem de...belki de abartıyorumdur, belki de sadece şu son bikaç günlük bişiydir. Böyle diyince de sanki hayatımda ters giden bişiyler varmış gibi oluyor. Hayır, hayatım gayet iyi. Çok daha iyi olabilirdi, ama değil, ama bu hali de gaaayet güzel, ama daha güzel olacağını biliyorum, çünkü bunun için çaba sarfediyorum. O zaman sorun yok demektir. Sağ elinin yüzük parmağının tırnağının hemen dibinde bir karton kesiği varsa, klavyede yazı yazarken tuşların kenarları oraya girip canını acıtabiliyor hatta yeniden kanamasına sebep olabiliyormuş, şimdi bunu tecrübe ettim. Canım acıyor, ve parmağım kanıyor. Kağıt kesiklerinden nefret ediyorum. Bi dolu işim var, üstelik de yapmaktan keyif aldığım, ve bitirince çok huzurlu hissedeceğim işler. Yapmaya kıyamıyorum sanki..tembellik değil ama sık sık gelen ve sık sık kovduğum b.ktan bir duygu var... yine geldi ve ben bu yazıyı bitirdikten sonra onu yine kovucam.
Eskiden facebook'ta çok fazla vakit geçirirdim, artık en fazla 3-5 dk duruyorum, sonra sıkılıyorum. Takip ettiğim blogları okurken de sıkılıyorum. Belli başlı birkaç on tane blog var günü gününe okuduğum ama onun dışındakilerden sıkılıyorum artık. İnternete neden o kadar bağımlıydım eskiden anlamıyorum bugünlerde. Sürekli ve hep kontrol etmek istediğim tek şey e-mailim çünkü başıma gelecek belalar da süprizler de ordan geliyor, gerisi boş. Peki ya internette eğlendiğim zamanlara nooldu? Yoksa bunlar büyümek mi oluyor? off... bu ne demek biliyo musun? Artık kuzenlerim için eskisi kadar ilgi çekici olmıycam demek... bu yılbaşı zamanı "witchie'cim, artık senin yanında da sıkılıyorum ben, büyüdün mü nedir" diyen kuzenimin haklı olması demek... ben nelerden zevk alırdım peki çalışmak dışında? gerçi çalışmaktan da süper zevk aldığım söylenemez, iş bitirmeyi seviyorum ben; "bu da bitti oh süper oldu" demeyi seviyorum. başka? bilmiyorum... insanın kendine gıcık olması çok sinir bozucu bişiy. içim içime sığmıyor ama iyi anlamda değil, daralıyorum gibi bişiy bu. Ama ben daralmıyorum, içim genişliyor sürekli, patlıycam sonunda sanki... dışarı çıkmalıyım belki de... ama dışarı çıkmak için giyinmek gerek, onu bile istemiyorum... buraya gelirken bir sinirle çıkınca evden, sevdiğim herşeyimi evde bırakmış olduğum için ve şimdi de giydiklerimi sevmediğim için, için için için için.... giyinmek de istemiyorum, dışarı çıkmak da istemiyorum... halbuki biliyorum, çıksam biraz, ne güzel olacak...
yarın gece eve doğru yola çıkıcam, cumartesi sabah Ankara'da olucam yeniden... Karakuş ve Zerrin'cimle güzel bir sabah kahvaltısının ardından teyzemler ve anneannem ve dedeme gidicem. güzel ev yemekleri yiycem, kesin anneannem sevdiğim bişiyler yapmıştır bana. hatta son zamanlarda teyzemle yarışıyorlar, hangisinin yaptığını daha çok sevicem diye, ben de şımarıyorum. sonra biraz birikmiş harçlıklarım varsa onlarla hemen euro alıp Bonn'daki birilerine göndericem ki banka hesabıma yatırsınlar, hesap yine eksiye geçti.... muhtemelen kuzenler falan da gelirler bizim eve cumartesi günü... akşam da kocaman sülale yemeği... pazar sabahı uyuşuk bi kahvaltı, akşam 5 gibi Başken oda orkestrasının konseri, konser sonrası gözlemevine gidiş. Sahi Ankara'da olup da gökyüzüne meraklı olan kimse varsa, bu Pazar günü Ankara Üniversitesi Gözlemevi halk günü adı verilen bi etkinlik yapıyor, herkesi davet ediyor, giriş ücretli mi bilmiyorum ama 2-3 TL olabilir, fazla olacağını sanmıyorum. Teleskoplarla Ay'a ve gezegenlere bakıyorsunuz. Gelirseniz haber edin mutlaka...gökyüzünü size bizzatihi ben anlatıcam! Aha bu da bu haftasonu için etkinlik bilgisi:

3 Mayıs 2009, HALK GÜNÜ ETKİNLİĞİ

Etkinlik Başlama saati: 19:30
Teleskoplarla İzlettirilecek Gök Cisimleri: Ay, Satürn, NGC2264, NGC2632, Mizar-Alcor, Albireo
Sunum: Astrofotoğrafçılık ve uygulaması (M57 Yüzük Nebulası + M27 Dumbbell Nebulası)
Belgesel: Deep Space (Derin Uzay)
Gökyüzü Tanıtımı: Mevsim itibariyle görülebilen takımyıldızların mitolojik hikayeleriyle birlikte tanıtımı

Neyse pazartesi sabahı da 8 otobüsüyle doooru Gayseri'ye...

Yazmak iyi oluyo, aklımın içinde dönüp duran düşünceler hem biraz şekillenmiş oluyo hem de aklımı terk ediyorlar ki yeni şeyler düşünebileyim, işime dönebileyim...
Bu yazıya resim falan yok, müzik de yok, içim genişliyo zaten...
Pffff....