2 Mart 2009 Pazartesi

Tahirle Zühre Meselesi


Cumartesi gecesi Ruxy'nin doğumgünü partisi vardı. Ruxy de yan komşum Elena gibi Romanyalı: bana gelişlerinden birinde tanıştılar ve çok sevdiler birbirlerini. Doğal olarak Elena da davetli partiye, ben de birlikte gideriz diye düşünüyordum. Gün içinde birkaç kere tıkladım kapısını ama ses çıkmadı, telefon ettim, telefonu da açmayınca, 'herhelde Berlin'e gitti yine' diye düşündüm ama yine de yola çıkıp otobüs durağına doğru ilerlerken 'bi daha arıyım' dedim. Bu defa açtı telefonu, meğer çoktan gitmiş bile Ruxy'nin yanına. Nedense kızı odasında bulamamama rağmen ben çok emindim birlikte gideceğimizden ya, bozuldum biraz. Çok anlamsız halbuki. Neyse ben de vardım, daha kimse gitmemişti, ortalık da Ruxy de hazırlanmamıştı ve zaten önce 8 denilen ama sonra 9'a çekilen başlama zamanı sonunda 10 olarak değiştirilmişti. 10 bir parti için geç bir vakit olmayabilir, hatta öyle partiler olur ki sabah 4'te biter, deli gibi eğlenir çılgınca dans ederim hatta. Ama ya parti hemen alt kattaki barda oluyordur ya da yanımda benimle birlikte dönecek birileri vardır. "Eşşek kadar kızsın tek başına dönemiyo musun?" diyecek olanlar için yazdım dün geceki hikayeyi; o olaydan sonra tek başıma dönmek İSTEMİYORUM. Keza kabiliyet meselesi değil istek meselesi.

Neyse efenim, parti güzel, insanlar da önceki partilere göre daha güzel ama yine de içim rahat değil. Kimler vardı partide? Neredeyse tamamı farklı ülkelerden gelmiş master öğrencileri. Şili, Kolombiya, bolca İran, Amerika, Türkiye (evet bi Türk çocukla tanıştım, parçacık fiziği üzerine yapıyormuş masterını), doğal olarak Romanya ve daha aklıma gelmeyen bi dolu ülkeden birçok insan. Kimisine takımyıldızlar anlattım, kimisine astrofotoğraf çekmeyi öğrettim. Hayatının ilk astrofotoğrafını çekti İran'lı bir kız, Sara, büyük ayı takımyıldızını fotoğrafladık. Olabildiğince uzun poz süresi vermesi gerektiğini, diyafram açıklığını olabildiğince artırmasını ve iso'yu yüksek tutmasını söyledim. Mevcut ışık kirliliği göz önünde buundurulduğunda iyi denilebilecek şekilde belirgin bir Büyük Ayı fotoğrafı çektik, henüz fotoğraflar mail kutuma düşmediği için size gösteremiyorum ne yazık ki.
E peki böyle güzeldi de nesini sevmedim bu insanların? Burnu büyük insanları sevmediğim için çoğuna ısınmadı içim. Hepsi kendini küçük bir Einstein zannediyor. "Ben çok iyiyim ki buraya kabul edildim" havası var hepsinde ama unuttukları bişiy var ki içimden bir ses avaz avaz bağırdı bunu "Ey salak(!) insan, sen buraya kabul edilecek kadar iyisin de diğerleri ne? Onlar da en az senin kadar iyi değil mi burada olabildiklerine göre? Havan kime güzeliiiiim?" diye diye.. Tabii ki içlerinde sevimli insanlar da vardı ama ben pek eğlence havamda değildim sanırım.
Saat 1'e geliyordu ki birkaç kişi evine gitti, yine de oldukça fazla bir kalabalık vardı geride ama ben yine de huzursuzlandım, Elena'ya yanaşıp sordum 'kaç gibi çıkarız' diye. Ne cevap verdi? Bi arkadaşında kalacakmış... .... E normal... Yani ne birlikte gidelim diye sözleştik ne de birlikte dönelim diye, ama ben bu cevabı alınca bayaa bi aptallaştım. Neden o kadar emindim ki birlikte döneceğimize? Bilmiyorum..Hal öyle olunca hemen internetten baktık sonraki otobüs ne zamanmış, merkezden benim yurduma otobüs kaçtaymış, ordan binince öbürüne yetişebiliyor muymuşum falan filan... 15 dk içinde bir gece otobüsü bulduk neyse ki, hızlıca çıktım gittim otobüs durağına ama tahmin edilebileceği üzere oldukça gergindim. Boş sokak, saat gecenin 1'ini bilmem kaç geçiyor ve otobüs gelmedi... Tek başıma döneceğimi düşünsem zaten gece otobüslerine kalmazdım. 12'den sonra gece otobüsü dedikleri, saatte bir geçen otobüs seferleri başlıyor, ama 12'ye kadar nerdeyse her 5dk'da bir otobüs bulabiliyorsun. Bi de bu gece otobüslerinin çok geç kalma veya erkenden gelme veya veya seni görmeyip hızlıca basıp gitme durumları oluyor. Haliyle gerginim, nerde kaldı bu lanet otobüs diye. Neyse geliyor sonunda, kimliğimi gösterip biniyorum, merkezde inip diğer otobüsün durağaına git...miyorum, çünkü gündüz otobüsü ile gece otobüsü farklı duraklardan kalkıyor ve ben durakları karıştırıyorum, alakasız bi yerde bekliyorum bir süre, ve sonra fark ediyorum yaptığım dangalaklığı.
Haftaiçi saat 7'den sonra bi anda herkes çalışma masasının çekmecesine, buzdolabının buzluğuna veya arabasının bagajına saklanmışçasına bir anda kayboluyor bu şehirde ama cuma ve cumartesi akşamları tam tersi; eline birasını alan her yaştan insan yollarda. Yaş aralığı 12 ile 70 arasında değişiyor desem ne kadar açıklayıcı olur bilmiyorum. Çoğunlukla gruplar halinde oluyorlar, pek kavga çıktığını görmedim; genelde mutlu mutlu şarkı söylüyorlar veya zıplıyorlar ama etraftaki herkese laf atıyorlar, sözlü tacizler oldukça bol.. Haliyle gerginim...

Merkezdeyim, etraf bolca içmiş her yaştan insanla dolu, yalnızım ve bir sonraki otobüs sabah saat 5'te!!! Tek çarem var, merkezden yurda yürümek. Tamam uzak bir mesafe değil, ortalama 12 dakikada yürüyorum gündüzleri ben o mesafeyi ama gündüz değil ki! Ne yapsam ne yapsam diye düşünürken Mark geldi aklıma, "'bu akşam 3 farklı partiye davetliyim, hangisine gitsem acaba' diyodu, belki o da merkezde bi yerlerdedir de yurda dönüyordur, veya dönmese bile giderim ben de dururum orda beklerim de onunla dönerim en azından" diye düşündüm. "Nerdesin?" diye bir sms gönderdim, 1-2 dakika bekledim ve yola koyuldum... Partideki adam o gürültüde nasıl duysun ki telefonu. İlk anda farketmediyse sonradan farketmesi çok düşük bir ihtimal zatem. 'Yürrü be kızım, kim tutar seni!' dedim kendime ve yola koyuldum.

Koyuldum koyulmasına ama, arkamdan şarkılar söyleyerek gelen sarhoş gruplar mı istersin; yol üstündeki hangi ülkenin olduğunu bilmediğim caminin önündeki sarıklı adamların bana pis bakışlarını mı? Bi de bi casino var yol üstünde, yani kapısında casino yazıyo kumarhane gibi bişiy heralde ne biliyim. Ben gündüzleri hep böyle 'içeride ne var acaba nasıl bi yer' diye baka baka geçerdim önünden ama ilk defa bu saatte geçiyorum; kafamı kaldırmaya bile cesaret edemedim, kapının önünde kocaman badigardlar, acayip lüks arabalar, limuzinler, içerinde bekleyenler veya şöförler falan.. Ve ben bu esnada nasıl küfrediyorum, nasıl küfrediyorum!!&%+'^+%+&/+%%

İşin sinir bozucu yanı, kızgınım ama aslında hakkım yok kimseye kızmaya. Elena ile birlikte gidelim gelelim diye sözleşmemiştik; Mark da elinde telefonla beni bekliyor değil ya; hem otobüsün durağını karıştıran da benim zaten..

Neyse yurda geldim sonunda, saat 2'ye geliyordu.. Başıma da bi iş gelmedi işte. Hiç de büyük bir olay değil belki de ama, bilmediği şehirlere gidince gündüzleri bile tek başına sokağa çıkmaya korkan, hele ki hava karardıktan sonra dışarıdaysa etrafındakilere hiç çaktırmasa da ödü b.kuna karışan bir cadı olarak, taktir ettim kendimi. Tek başına gecenin bi vakti yollarda olmak ya da olabilmek kabiliyet meselesi değil tercih meselesi dedim ya; kabiliyetim var gayet de, başardım eve varmayı, ama güzel miydi derseniz? Demezsiniz sanırım. "Bu korkumu yenmem gerek"tiğini de hiç düşünmüyorum çünkü zaten zamanla kendiliğinden azalan bir durum ve ben önlemimi aldığım sürece korkumla birlikte yaşayabilirim.

Ama kafamı kurcalayan başka bişiy var benim... Benim bu tedirginliğim, bu korkum, önceden yaşadığım o şeyler bilinmesine rağmen, 'yahu sen o saatte nasıl döndün eve' veya 'huu bu saat oldu nerdesin' diye bir merak edilmez mi? ................. Edilmezmiş demek ki. Demek ki eşşek kadar kız olmuşsan merak edilmezmişsin; merak edilmeyi beklersen 'kızsal tripler' olurmuş bu; saçma olurmuş, vs. vs. vs. Peki o zaman ne öğrendik? İlişkilere fazla hassasiyet gösteriyorsun diye aynı hassasiyeti göreceğini zannetmek yanlışmış. Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevecek değilmiş... Ama asıl erdem, buna rağmen kendi içindeki güzellikleri ve hassasiyetleri koruyabilmekmiş.. Hassasiyetlerin yüzünden kırılmayı göze ala ala onları sürdürebilmekmiş.. Hassas olmaktan utanmamakmış belki de asıl erdem..

Demiş ya işte Nazım... şimdi bir tık dokunuverip de şu düğmeye, kapatıp gözlerinizi, bu cadıyı unutup ve anlattıklarını da; kapayıp gözlerinizi işte, dinleyin bi güzel; Esin Afşar söyemiş...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

İki kelam etmeden gittiğinde üzülüyorum ben.