ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2009 Çarşamba

idealization - Mim

Sevgili Ziza'cım gıcıklık edip mimlemiş, aslında yazmama hakkımı kullanacaktım ama neyse...
Konumuzun açıklaması uzun aslında ama özetle "sevdiceğin nasıl birisi olsun istiyosun anlat bakalım" mimi bu. Şimdi buraya yazılacak herşey, hayatımdaki yeri arkadaşlıktan biraz daha öte olan çoğu kişi için geçerli, ama gayet aşikar kimilieri var ki sevdiceğimin olmazsa olmazı... Şöyle ki...

- Renkli gözlü olmasın; bakamıyorum gözlerine.
- Ukala olsun ama küstah olmasın.
- İşini sevsin.
- Sözünün eri olsun, lafının arkasında dursun, bişiy yaparım dediyse yapsın, yapmayacağı şeyleri de nasıl olsa hatırlamaz diye düşünüp kabul etmesin, "aa öyle demiştim sahi... ama unuttum yaa pardon"ları olmasın; cinlerim tepeme çıkıyor, benim de onu unutasım geliyor öyle zamanlarda.
- Yalan söylemesin, olur da söylediyse hani insanlık hali bi anlık bi salaklıkla vs., ilk fırsatta, üstünden yüzbin yıl geçmeden itiraf etsin, keza affedilmesi kuvvetle muhtemeldir, yeter ki dürüst olsun, yalan söyleyip de gözümün içine bakabildiği her an için nefret edebilirim ondan.
- O anda konuşmamı istemiyorsa açık açık söylesin, insanların dinliyomuş gibi yaptığını fark etmek hiç zor değil fakat buna sinirlenmek çok kolay.
- Dürüstlük kavramına sığınıp küstahlık yapmasın, en başta sineye çeksem de hiç olmadık zamanlarda ve hiç olmadık yerlerde yerin dibine sokup orada bırakabilirim insanı.
- İki de bir de özür dilemesin ama özür dilemesini de bilsin, özür diliyosa bi anlamı olsun.
- Zırt pırt sevgi sözcükleri sarf edip kelimelerin içlerini boşaltmasın ama mümkünse duymak isteyeceğim zamanlarda onun da içinden gelsin ve aslında;
- onun içinden gelenler benim beklediklerim olsun... Benim beklentilerimi karşılamak için bişiyler yapmasın, içinden gelenleri yapsın ve bunlar benim beklentilerim olsun.
- Bi yere gitmek istemiyorsa sırf ben istiyorum diye gitmesin, sırf ben istiyorum diye hiçbişiy yapmasın zaten içinden gelmiyosa ("içinden gelmek" takıntılı bi hatun olduğum çok belli oluyor sanırım).
- Uyuşuk olmasın.
- Kararsız olmasın ama dediğim dedik de olmasın. Hızlı düşünsün, iyi düşünsün, çabuk karar versin, sonucu kötü de olsa arkasında dursun.
- Kendi hatalarının suçunu başkasına atmasın.
- Hatayı önce kendinde arasın.
- Yalvarırım empati yoksunu olmasın.
- Sigara içmesin.
- Sezen sevsin, en azından "dinlemeye tahammül edemiyorum" demesin.
- Bilmediği konularda atıp tutmasın, karşısındakini salak yerine koymasın.
- Chavez kimdir bilsin, bilmiyorsa da bilmedikleriyle övünecek kadar aptal olmasın, öğrensin.
- Hayata karşı bir duruşu olsun.
- Nazım'ın mısralarını ezbere okuyamasa da en azından duyunca tanısın.
- Ne kadar sinirli vs. olursa olsun, karşısındakini anlamak amacıyla dinlemeyi bilsin.
- Kıpır kıpır olsun, yerinde duramasın, beni de peşinden sürüklesin, koşsun hoplasın zıplasın, o kadar enerjik olsun ki hızına yetişemiyim yorgun düşeyim.
- Kafası çalışsın ama sadece dersine parasına puluna değil, pratik zekası olsun, pratik olsun her şeyde.
- Rakı içsin, sağlam içsin, hele ki sakın içip de kusanlardan olmasın. (Allah'ım büyük konuşturuyosun beni yine, tamam kussa da paşa paşa temizleriz yani yapcak başka bişiy olmaz o durumda ama kusmasın yaa nolur)
- Sırf eleştirmiş olmak için konuşmasın, yapıcı eleştirilerde bulunsun, kayda değer laflar etsin, 'onun ağzından çıkmışsa dikkate değer bi laftır mutlaka' dedirtsin bana.
- Güvensin.
- Güvensin.
- Güvensin.
- Beni kızdırınca nasıl idare edeceğini bilsin, ne zaman yalnız bırakmak gerektiğini ne zaman yakama yapışıp durumu toparlamak gerektiğini anlasın.
- İmalı laflar etmeyeceğimi bilsin, her sözcüğün altında buzağı aramasın.
- İşime saygılı olsun.
- Zevklerime saygılı olsun.
- Öğrenmeye açık olsun.
- Aklını okumamı beklemesin, aklındakileri de kalbindekileri de kendiliğinden anlatsın.
- "Ben"i olmasın, "Sen"i olmayayım, "Biz"in ne demek olduğunu bilsin.
- Kibarlıkla kokoşluğu ayırd etsin, kendini rezil etmesin millete.
- Çantamı taşımasın, ben taşırım çantamı, ne o öyle erkek adamda hatun çantası!?! gıcık oluyorum!!!
- Dans etmeyi bilsin, hatta bana da öğretsin.
- Mümkünse ingilizce bilsin ama bilmiyorsa da taze gelinler gibi mızıldanmasın "öğrenemiyoruuuğğğmmm" diye.
- Yeniliklere açık olsun.
- Masal anlatmayı bilsin.
- Zevk sahibi olsun.
- Yakışmış mı diye sorduğumda doğru cevabı versin duymak istediğimi değil.
- Kırk yılda bir alışveriş yaparken yanıma götüreceğim tutmuşsa fikrini sorduğumda net cevaplar versin, mağzadan çıktıktan sonra "aldın ama aslında benim içime sinmedi" demesin, yediririm onları ona.
- Suyuma gitmeyi bilsin de isterse camları da silerim ben, valla bak yaparım o kadar büyük bi salak aşık potansiyeli var bende.
- Lüzumsuz yere küfretmesin, her espride "ortamda kız var şimdi bu denmez" mantığı gütmesin, ama gerzeğin biri benim yanımda danalık ederse de susup kalmasın, keza ben sinirlenince yeterince susuyorum.
- Kendisine yavşayan hatunlara nasıl davranacağını bilsin, işi bana bırakmasın.
- Bana yavşayan biri olursa benim gerekli tavrı takınacağımı, gerekirse durumu ona havale edeceğimi bilsin, içi rahat olsun, gözümün içine güvenle baksın.
- Lüzumsuz yere garsonla vs. tartışmasın, kiminle muhattap olup kiminle olmayacağını bilsin.
- "Buluşalım mı" vs. diyip sonra da "nereye gidelim?" diye bana sormasın, o bilsin nereye gideceğimizi.
- Ben bilmiyorsam o bilsin, "ben bilmem beyim bilir"; ama herşeyi de o bilmesin, ben biliyorsam susmasını bilsin.
- Hangi çiçeği sevdiğimi bilsin, çiçek almayı özel günler klişesine sokmasın, aklına estiğinde alsın, özel günlerde isterse sadece bi günaydın öpücüğü versin, gözleri parıldasın yeter.
- Doğumgünümü unutmasın!!!
- Süpriz yapmayı bilsin, yüzüne gözüne bulaştırmasın, anlamamış gibi yapmam gerekmesin, keza "beceremedin olm anladım işte" diyemiyorum insanların yüzüne karşı.
- Özel hayatın özel olduğunu bilsin.
- Arkadaşlarımızla birlikte bişiyler yapmayı sevsin, 7/24 e başbaşa olmak da bi yere kadar!
- İlişkilerde cicim ayı olduğuna, heycanın özenin vs. zamanla azalacağına inananlardan olmasın, bende bişeyler eksilirse benim de eksileceğimi bilsin.
- Eski sevgililerimle görüşmeme gıcık olmasın, kıskanıyosa adam gibi kıskansın, dozunda bıraksın çünkü;
- rahatsız olduğu bişiy varsa açık açık söylesin, afra tafra yapmasın; zaten onu rahatsız eden hiçbirşey beni mutlu etmez, istemiyosa yapmam, yeter ki söylemesini bilsin adam gibi; yoksa naz niyaz çekecek olsam fıstık gibi hatunlar var onlardan birini tavlardım ya da kurallarla yaşamak istesem gider dedemin dibinde otururdum.
- Yolda gördüğü kızlara bakmıyormuş gibi yapıp beni deli etmesin, bakıyosa adam gibi baksın açık açık, hatta bana da göstersin, benim de gözüm gönlüm açılsın ama işin b.kunu çıkarmasın ki ben de onun gözünü çıkarmıyım sonra.
- İnsanları kıyaslamamak gerektiğini bilsin, eski sevgililerimi sırayla sayıp, o mu ben mi daha yakışıklıyım/romantiğim/eğlenceliyim vs. gibi sorularla beynimi ütülemesin.
- Benim anlamsız şeylerimi sevsin, mesela çirkin el yazım ona çok güzel görünsün :P
- Benim için herşeyden önce, herkesten üstün olduğu bilsin, ama burnu kalkmasın; benim tanrım olduğunu bilsin ama onu tanrı yapanın ben oluduğumun farkına varsın.
- Sevgisini, ilgisini esirgemesin; "çok aradım biraz da o arasın", "aman fazla üstüne düşmiyim", "aman şımarmasın" demesin, ince hesaplar peşine düşmesin.
- İnsanlara karşı salaklık mertebesine varan iyi niyetime açık açık "sen salaksın" demesin, biliyorum salak olduğumu.
- Şımartsın ama "ya milletin içinde de böyle bişiy yapar da beni rezil ederse" kaygısı düşmesin aklına.
- Şımarsın şımarabildiği kadar ama samimiyetle laubalilik arasındaki çizgiyi bilsin.
- Herkesten sakındığı zayıflıklarını bana göstermekten utanmasın ama utanmayı bilsin. Yüzü kızarmayan adamdan korkarım ben.
- Üzüntüsünü anlatsın.
- Arkadaşlarından farklı bir yerim olduğunu hissettirsin.
- Mızmızlanmak için bi yerlerim ağrıyor, yoruldum vs. demeyeceğimi bilsin, yoruldum diyorsam bunu ciddiye alsın, yoksa düşüp bayıldığım zaman acile kadar koşmak zorunda kalacağını da bilsin.
- Bana gurur yapmasın ama gururlu olsun.
- Zekası olduğu kadar inançları da olsun.
- İçinde bizim olduğumuz hayaller kursun, bana da hayal kurmayı sevdirsin.
- Yanımdayken tüm kalkanlarını indirsin, onu kıracak birşey yapmayacağımı bilsin.
- Yanındayken tüm kalkanlarımı indirebileyim, beni kıracak birşey yapmayacağını bileyim.
- Aynı şeylere gülelim.
- Anlamsız ve ufak da olsa sıkıntılarımı ciddiye alsın, benimle paylaşsın, illa ki çözüm üretmeye kalkışmasın, beni anlamaya çalışsın yeter.
- "Bana neden seni seviyorum demiyosun?" demesin, "bana seni seviyorum demeni istiyorum" da demesin, içimden gelince derim zaten.
- Seni seviyorum'a cevap vermek zorunda hissetmesin, içinden ne geliyosa onu söylesin, veya sussun, ama zoraki yapmasın hiçbirşeyi.
- Jest yapmayı bilsin. --->
:D
- Memnun olduğunu göstersin.
- Eğlencelerine beni de dahil etsin.
- Beni hafife almasın, kafasını kırarım.
- Kitap okusun.
- Damarıma basmasın.
- İnadına kızdırmasın.
- Şakanın dozunu bilsin.
- Ona ihtiyacım varsa yanımda bitivermesi an meselesi olsun.
- Hayatımda o varsa başka kimseye ihtiyacım olmasın.
- Arkadaşlarını silip atmasın ama mümkünse ortak arkadaşımız haline getirsin.
- Aklındakileri susmasın ama susulacağı zamanı da bilsin, susmak istediğim zaman yakama yapışmasın ama sessizliği paylaşmasını bilsin.
- İnsanlara ama özellikle de ailesine ve büyüklerine saygılı olsun.
- Yolda gördüğü her çocuğa "ay ne sevimli şeeey" diye saldırmasın.
- Kedileri sevsin.
- 2'den fazla marka takıntısı olmasın, hiç çekemem.
- Zengin olmasın. Gerçekten bak, zengin olmasın; küçük şeylerden keyif almayı bilsin, eve aldığımız 3 portakala sevindim diye benle dalga geçmesin, o da sevinsin (ister portakala sevinsin ister benim sevinmiş olmama, farketmez.)
- Aileme ama özellikle de anneme laf etmesin, alnını karışlarım! Ben laf edersem de adabıyla sussun otursun.
- Özlemek nedir bilsin.
- Sevgisini hissettirsin.
- Sevgisini hissettirsin..
- Sevgisini hissettirsin...
- Sevgisini hissettirsin....
- Sevgisini hissettirsin.....

Of amma madde varmış yahu :) bi bu kadar daha çıkartırdım ama neyse hadi şimdilik bu kadarı yetsin artık. Aslında biraz daha bekletip daha da yazacaktım ama okuyucularım sabırsızlandığı için bi an önce yayınlamak zorunda kaldım yazıyı :))))) Tamam mı şimdi mutlu oldun mu Ziza'cım? Ev arkadaşına bakınca sen bunların kaç tanesini görüyosun bilmiyorum ama ben bana yetecek de artacak kadarını görüyorum mutlu mutlu, sen de bunu görüyorsun sanırım :)

Allah'ım nazarlar değecek kesin kem gözlere gelicez bu defa! tü tü tüüü maşallah!

Neyse, siz nazar dualarınızı okurken ben de bu mimi sevgülü 91'e ve henüz yazmamışsa eğer perişte'ye gönderiyorum! Hadi bakalım mösyö 91, madam Perişte, bekliyoruz....

6 Nisan 2009 Pazartesi

Bazı ilişkiler...


Bazı ilişkileri anlamam kesinlikle mümkün değil...

7-8 yıldır birlikteler, sayısız defa aldatıldı kız, muhtemelen farkında ama sesini çıkarmıyor; çocuğun herşeyine itiraz edip burnunu sokup canını sıkıyor, sonra da trip yapıyor, küsüyor, çocuk da barışsın diye kıza son model cep telefonu, altın bilezik vs. alıyor... Zaman zaman ayrılıyorlar ama sonra oğlan dayanamayıp yine geri dönüyor kıza... Anlayamıyorum...

İnsanlarda bir türlü oturmamış, belki de hiç oluşmamış olan arkadaşlık karvamı için üzülüyorum... İyi anlaştığın her arkadaşınla sevgili olmazsın; iyi anlaştığın ve parası olan bir arkadaşın evlenmek için biçilmiş kaftan değildir; evlilik öyle kolay bişiy de değildir, üstelik kimi arkadaşlıklar vardır ki öylesi anlamsız denemelere feda edilecek kadar basit değildir.

Evli bir çift; adam gece 11'de dışarı çıkmak istiyor, arkadaşlarıyla kağıt oynayacak, ama karısına bir bahane uydurup öyle çıkıyor. Doğruyu söylerse "beni değil de arkadaşlarını tercih ediyorsun" diyormuş karısı. Ama sonradan karısına doğruyu söylüyormuş, böylece aklanıyor. O sırada karısı dahil oluyor sohbete, "yani kızlar beni örnek alın işte, olabilir böyle durumlar, ses etmeyin" diyor gülerek, en fazla 30-35 yaşındadır... Kendimi düşünüyorum, ben olsam nasıl olurdu diye; bi kere kağıt veya her ne ise bir etkinlik yapılacaksa zaten ben de gitmek isterim, ben de kağıt oynamak isterim. Yok onların zaten bir 4lü ekibi varsa en azından izlemek isterim, kaldı ki gelsin evde oynasınlar, hepsinin birasını önceden buzlukta soğutulmuş bardaklarla, kendi ellerimle ikram ederim. Bana böylesi bişiy için yalan söyleyen birisine ise ne güvenim kalır ne isteğim. Yani bir süre sonra zaten ben de onu yanımda istemem, ve sorarlarsa nedir bu evliliği bitirme nedenin diye, biliyorum ki beni anlayan sadece birisi çıkar. Böyle sudan sebeplerde öyle kutsal bir kurum bitirilmez evladım diyenlere, "öyle sudan sebeplerle aşık olup böyle kutsal bir kurum kurarken sorun yok ama di mi?" demek isterim, içimden derim muhtemelen...

Her insan böyle midir, bilmiyorum; değiller sanırım ki cep telefonları ile affedebiliyorlar, unutabiliyor... Ben detaylarda yaşıyorum hayatı, o yüzden zor bir insan oluyorum sanırım etrafımdakiler için. Minicik detaylar o kadar mutlu ediyor ki beni, bir uçan balonun ucundan tutunup ay dedenin ucuna oturabilecek kadar yükseliyorum bazen; bazen de o kadar minik detaylar acıtıyor ki canımı, eline batan o şeffaf cam kıymıkları gibi, gözle göremesen de acısını öyle derin hissediyorsun ki, sırf o acıdan kurtulmak için parmağımı kesip atasım geliyor. İşin garibi, son günlerde her ikisini birden yaşıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum... Her zamanki gibi en nefret ettiğim şeyin, kararsızlığın içinde yüzüyorum ve sabredip zamana bırakmam gerekiyor, bundan nefret ediyorum...

12 Mart 2009 Perşembe

Öğrenmemeye inat ettiklerim;


- Ne kadar kolay erişilebilir olursan, kıymetin o kadar azalır.
- Ne kadar el üstünde tutarsan, o kadar el altındasındır.
- Ne kadar umursamazsan, o kadar umursanırsın.
- Ne kadar yalan söylersen, o kadar rahat edersin.
- Ne kadar açık edersen duygularını, o kadar kırılırsın.
- Ne kadar ağırdan satarsan kendini, o kadar kıymete binersin.
- Ne kadar
- Ne kadar
- Ne kadar

...

Biliyorum ama yine de direniyorum ben. Bunları hayatıma uygulamamak için, illa ki inat edip bildiğim yoldan, kendi yolumdan gitmek için direniyorum. Üzüntüyü göze alıp da kendi bildiğinden şaşmamak aptallara has bir özellik olsa gerek. İşte bu yüzden taa ne zaman, salaksın be kızım kabullen işte, demiştim de, itiraz etmiştiniz.

Sadece aşkta değil bu, her tür ilişkide böyle. Arkadaşlarını arayıp sormazsan, telefon susmaz bi süre sonra, palavradan da olsa merak sms'leri gelir. Kaba davranırsan etrafındakilere, "aman çok sinirli alttan alalım biraz" diyip gönlünü hoş etmeye bakarlar, kibarlığa geri döndüğün an canına okurlar hemen. Hocanın bir dediğini iki etmeden çalışır, işleri zamanından önce bitirirsen bu sefer o tembellik yapmaya başlar; işleri geciktirirsen onun etekleri tutuşur ya işler yetişmezse diye. Bayram harçlıklarınla kuzenlerini yemeğe çıkarırsan iki öpücükle geçiştirirler doğumgününü, ama izinsiz odana girdikleri için bile kızar hale gelirsen pervane olurlar etrafında.

Değişim, eğer değişmeyi istiyorsan o kadar da zor birşey olmayabilir, ama değişmeyi istemiyorsan işte o zaman derdin var demektir kendinle.

Ya da Grey's Anatomy'deki gibi: Maybe we like the pain. Maybe we're wired that way. Because without it, I don't know; maybe we just wouldn't feel real. What's that saying? Why do I keep hitting myself with a hammer? Because it feels so good when I stop.
Kesinlikle saçma ve hiç katılmadığım bir düşünce ama, kendi kendime bu yaptığımın başka bir açıklaması olamaz ki. Bunu bana birileri değil, kendim yapıyorum. Kendimi yaralanmaya bu kadar açık ve korunmasız bıraktığım için sorumlusu benim bunun, kimseye bişiy diyemem. Sincap seksen kere söyledi ve belki seksen bin kere daha söyleyecek bana, bu kadar hassas olmamayı öğrenmen gerek, diye. Ha sonuna da eklemeden edemiyor tabii, hassasiyetin sevginden geliyor ama yine de bu kadar hassas olmak doğru değil. Hak veriyorum, ama... Ama'sı var işte. Hani HIMYM'da herkesin bir ama'sının olduğu bölüm var ya. Benim ama'm da bu belki de...ne bu kadar çok sev insanları ne de bu kadar hassas ol; her şey dozunda güzel derler ne de olsa. Halbuki benim dozum diğer insanlara göre aşırı doz. Naapalım, öyle olsa da, canımı acıtsa da, mutlu ettiği zamanlardaki aşırılığı o kadar seviyorum ki, mutsuz ettiği zamanlardaki aşırılıkları göze alıyorum. Tamamen bilinçli bir durum bu ne yazık ki.

Dost, arkadaş, sevgili, yeğen, kuzen, torun...herşey olarak zor bir insanım biliyorum... Ama aslında hiçkimse kolay değil... Hangimiz kolayız ki? Ben mesela, kendimi bildiğim için, birkaç (bence) basit şart sağlandığı sürece çok kolay olduğumu sanıyoum, ama sonra biraz öteden bakınca kendime, o zaman görüyorum ne kadar zor olduğumu. Allah sabır versin benimle uğraşanlara. İnsan olmak çok zor yahu, ben sinek olmak istiyorum. Bunu bilahare anlatırım..ama gerçekten sinek olmak istiyorum.

11 Mart 2009 Çarşamba

Aşk: 19'undan 25'ine


Doğru ya da yalnış olabilir ama gerçek şu ki aşıksanız mutlaka sevgilinizin etkisinde kalıyorsunuz. Hele ki 19'unuzdaysanız... Onun doğrularını kabullenmekte zorlansanız da bunu görmezden gelebiliyorsunuz, ve kendinizi "hemen kabul ettim, ne derse yapıyorum" düşüncesinden korumak için konu her ne ise önce üzerinde epeyi kafa yoruyor sonra yine eninde sonunda onunla hem fikir oluyorsunuz. Sonra üstünden zaman geçiyor, bakıyorsunuz ki, değişemezsiniz. 19'unuzda bile olsanız, değişmek, ilişkiye ve olaylara bakışınızı değiştirmek, öyle aşık olduğunuz bir adama hayatınızı adamak falan, bir yerden sonra tüm gerçekçiliğini yitiriyor. Çünkü genellikle 19'unuzda hayatınızı adamayı seçtiğiniz adam çok büyük bir olasılıkla doğru adam olmuyor...

Gözümün önünde, 19'unda bir kız çocuğu, doğrularını ve hayatını değiştiriyor sevdiği adam için... Hiçbirşey demiyorum, çünkü anlamı yok. O aşık, ve o inanıyor. İçimden geçirdiğim tek şey, umarım canı çok acımaz, umarım "değmezmiş" dediği şeylerin sayısı az olur, umarım tüm "ilk hayal"lerini o adamda tüketmez. Yok hayır, aşık olduğu adam kötü birisi değil ama aşk, ve aşk için feda edilebilecekler gerçekten sınırsız ve gerçekten aptalca. Aşk için bişiyler feda etmek aptalca değil ama neyi kim için feda edeceğini doğru bilmek gerek. Ve ne yazık ki 19'unda aşık olunca insan bunu doğru göremiyor.

Aman tanrım ne kadar uyuz oldu bu satırlar... Bana da söylendi bunlar, ben en azından anlayamaya çalışarak dinledim o zamanlar, ve öyle bi hale geldi ki, "kızım yanlış yaptığını bile bile devam ediyosun yaa... hay ben senin bu kalbinin içine..." diye düşünsem de, devam ediyordum bildiğimi okumaya. Ne oldu? Sonunda farkettim ki gerçekten değmezmiş, çünkü birbirimiz için doğru insanlar olmadığımız çok aşikarmış ama biz körmüşüz çünkü aşıkmışız...

Şimdi? Şimdi de canımı vermem gerekse bi an düşünmem(gerçi bu benim zaten işime gelir de o ayrı mesele:) ) Ama şimdi şunu biliyorum, "hadi şunu yap" dese hiç düşünmeden yapacağın insan aslında zaten sana asla onu demeyi aklından bile geçirmeyecek insandır. Ama derse de yapar mıyım? Hiç düşünmeden! E o zaman ne değişti? Şu değişti: öğrendim ki...
... doğru insan diye bir insan varmış gerçekten
... herhangi birisini seçip hayatta çok sevebilirmişsin ama çok sevmek mutlu olmak için yeterli değilmiş
... doğru insan zaten kendinden fedakarlık yapmanı beklemeyenmiş
... senin içinden gelenler ile onun içinden gelenlerin örtüştüğü kimseymiş asıl sana huzur verecek olan
... kimseyi değiştirmek veya kimse için değişmek, istesen de, içinden gelse de doğru değilmiş; çünkü mümkün değilmiş insanın hamurunu baştan yaratmak: Seramik hamurundan yapamazsın şehir merkezine koyacağın heykeli; veya mantı yapmak için yola çıkmışsan ondan un kurabiyesi çıkartamazsın ne kadar uğraşsan da
... aynı şeylere gülebildiğin ve bilmediklerini söylemekten çekinmediğin insanmış doğru insan
... ortak ilgi alanları yaratmaya çalıştığın değil, hali hazırda ortak ilgi alanlarının olduğu; ve içinden gelerek onun ilgisini çeken şeyi merak edip öğrenmek istediğin adam, içinden gelerek senin saatlerini ayırdığın şeyi merak edip öğrenmek isteyen kadınmış doğru insan
... gözünün içine bakıp da aklını okuyabilir hale gelene kadar da, hiç utanıp çekinmeden tüm dürüstlüğünle ve tüm cesaretinle, olabilecek herşeyi göze alarak doğruları söylediğin, ve yaptığın yanlışlarda seni yargılamak yerine seni anlamak için çaba sarf eden insanmış
... o öyle düşünüyor diye kendi düşünceni değiştirmen veya onunkini değiştirmeye çalışman değil, farklılıklarınızın tadına vararak bunu da bir paylaşım malzemesi haline getirebilmekmiş doğru olan

25'inde işte, bakıp da karşındakine, bunları göremiyorsan, ama yine de için kıpır kıpır oluyorsa, buna reğmen "seviyorum ama yanlış!" diyip, aklını başına devişirip, yollarını ayırıyormuşsun zor da olsa... 19'undan farklı olarak, bildiklerini uyguladığın yaşmış 25.

İlk çeyrek asırımda bu dünyada, aşka dair, ilişkilere dair bi dolu şey öğrendimse işte bi kısmı da bunlar...

2 Mart 2009 Pazartesi

Tahirle Zühre Meselesi


Cumartesi gecesi Ruxy'nin doğumgünü partisi vardı. Ruxy de yan komşum Elena gibi Romanyalı: bana gelişlerinden birinde tanıştılar ve çok sevdiler birbirlerini. Doğal olarak Elena da davetli partiye, ben de birlikte gideriz diye düşünüyordum. Gün içinde birkaç kere tıkladım kapısını ama ses çıkmadı, telefon ettim, telefonu da açmayınca, 'herhelde Berlin'e gitti yine' diye düşündüm ama yine de yola çıkıp otobüs durağına doğru ilerlerken 'bi daha arıyım' dedim. Bu defa açtı telefonu, meğer çoktan gitmiş bile Ruxy'nin yanına. Nedense kızı odasında bulamamama rağmen ben çok emindim birlikte gideceğimizden ya, bozuldum biraz. Çok anlamsız halbuki. Neyse ben de vardım, daha kimse gitmemişti, ortalık da Ruxy de hazırlanmamıştı ve zaten önce 8 denilen ama sonra 9'a çekilen başlama zamanı sonunda 10 olarak değiştirilmişti. 10 bir parti için geç bir vakit olmayabilir, hatta öyle partiler olur ki sabah 4'te biter, deli gibi eğlenir çılgınca dans ederim hatta. Ama ya parti hemen alt kattaki barda oluyordur ya da yanımda benimle birlikte dönecek birileri vardır. "Eşşek kadar kızsın tek başına dönemiyo musun?" diyecek olanlar için yazdım dün geceki hikayeyi; o olaydan sonra tek başıma dönmek İSTEMİYORUM. Keza kabiliyet meselesi değil istek meselesi.

Neyse efenim, parti güzel, insanlar da önceki partilere göre daha güzel ama yine de içim rahat değil. Kimler vardı partide? Neredeyse tamamı farklı ülkelerden gelmiş master öğrencileri. Şili, Kolombiya, bolca İran, Amerika, Türkiye (evet bi Türk çocukla tanıştım, parçacık fiziği üzerine yapıyormuş masterını), doğal olarak Romanya ve daha aklıma gelmeyen bi dolu ülkeden birçok insan. Kimisine takımyıldızlar anlattım, kimisine astrofotoğraf çekmeyi öğrettim. Hayatının ilk astrofotoğrafını çekti İran'lı bir kız, Sara, büyük ayı takımyıldızını fotoğrafladık. Olabildiğince uzun poz süresi vermesi gerektiğini, diyafram açıklığını olabildiğince artırmasını ve iso'yu yüksek tutmasını söyledim. Mevcut ışık kirliliği göz önünde buundurulduğunda iyi denilebilecek şekilde belirgin bir Büyük Ayı fotoğrafı çektik, henüz fotoğraflar mail kutuma düşmediği için size gösteremiyorum ne yazık ki.
E peki böyle güzeldi de nesini sevmedim bu insanların? Burnu büyük insanları sevmediğim için çoğuna ısınmadı içim. Hepsi kendini küçük bir Einstein zannediyor. "Ben çok iyiyim ki buraya kabul edildim" havası var hepsinde ama unuttukları bişiy var ki içimden bir ses avaz avaz bağırdı bunu "Ey salak(!) insan, sen buraya kabul edilecek kadar iyisin de diğerleri ne? Onlar da en az senin kadar iyi değil mi burada olabildiklerine göre? Havan kime güzeliiiiim?" diye diye.. Tabii ki içlerinde sevimli insanlar da vardı ama ben pek eğlence havamda değildim sanırım.
Saat 1'e geliyordu ki birkaç kişi evine gitti, yine de oldukça fazla bir kalabalık vardı geride ama ben yine de huzursuzlandım, Elena'ya yanaşıp sordum 'kaç gibi çıkarız' diye. Ne cevap verdi? Bi arkadaşında kalacakmış... .... E normal... Yani ne birlikte gidelim diye sözleştik ne de birlikte dönelim diye, ama ben bu cevabı alınca bayaa bi aptallaştım. Neden o kadar emindim ki birlikte döneceğimize? Bilmiyorum..Hal öyle olunca hemen internetten baktık sonraki otobüs ne zamanmış, merkezden benim yurduma otobüs kaçtaymış, ordan binince öbürüne yetişebiliyor muymuşum falan filan... 15 dk içinde bir gece otobüsü bulduk neyse ki, hızlıca çıktım gittim otobüs durağına ama tahmin edilebileceği üzere oldukça gergindim. Boş sokak, saat gecenin 1'ini bilmem kaç geçiyor ve otobüs gelmedi... Tek başıma döneceğimi düşünsem zaten gece otobüslerine kalmazdım. 12'den sonra gece otobüsü dedikleri, saatte bir geçen otobüs seferleri başlıyor, ama 12'ye kadar nerdeyse her 5dk'da bir otobüs bulabiliyorsun. Bi de bu gece otobüslerinin çok geç kalma veya erkenden gelme veya veya seni görmeyip hızlıca basıp gitme durumları oluyor. Haliyle gerginim, nerde kaldı bu lanet otobüs diye. Neyse geliyor sonunda, kimliğimi gösterip biniyorum, merkezde inip diğer otobüsün durağaına git...miyorum, çünkü gündüz otobüsü ile gece otobüsü farklı duraklardan kalkıyor ve ben durakları karıştırıyorum, alakasız bi yerde bekliyorum bir süre, ve sonra fark ediyorum yaptığım dangalaklığı.
Haftaiçi saat 7'den sonra bi anda herkes çalışma masasının çekmecesine, buzdolabının buzluğuna veya arabasının bagajına saklanmışçasına bir anda kayboluyor bu şehirde ama cuma ve cumartesi akşamları tam tersi; eline birasını alan her yaştan insan yollarda. Yaş aralığı 12 ile 70 arasında değişiyor desem ne kadar açıklayıcı olur bilmiyorum. Çoğunlukla gruplar halinde oluyorlar, pek kavga çıktığını görmedim; genelde mutlu mutlu şarkı söylüyorlar veya zıplıyorlar ama etraftaki herkese laf atıyorlar, sözlü tacizler oldukça bol.. Haliyle gerginim...

Merkezdeyim, etraf bolca içmiş her yaştan insanla dolu, yalnızım ve bir sonraki otobüs sabah saat 5'te!!! Tek çarem var, merkezden yurda yürümek. Tamam uzak bir mesafe değil, ortalama 12 dakikada yürüyorum gündüzleri ben o mesafeyi ama gündüz değil ki! Ne yapsam ne yapsam diye düşünürken Mark geldi aklıma, "'bu akşam 3 farklı partiye davetliyim, hangisine gitsem acaba' diyodu, belki o da merkezde bi yerlerdedir de yurda dönüyordur, veya dönmese bile giderim ben de dururum orda beklerim de onunla dönerim en azından" diye düşündüm. "Nerdesin?" diye bir sms gönderdim, 1-2 dakika bekledim ve yola koyuldum... Partideki adam o gürültüde nasıl duysun ki telefonu. İlk anda farketmediyse sonradan farketmesi çok düşük bir ihtimal zatem. 'Yürrü be kızım, kim tutar seni!' dedim kendime ve yola koyuldum.

Koyuldum koyulmasına ama, arkamdan şarkılar söyleyerek gelen sarhoş gruplar mı istersin; yol üstündeki hangi ülkenin olduğunu bilmediğim caminin önündeki sarıklı adamların bana pis bakışlarını mı? Bi de bi casino var yol üstünde, yani kapısında casino yazıyo kumarhane gibi bişiy heralde ne biliyim. Ben gündüzleri hep böyle 'içeride ne var acaba nasıl bi yer' diye baka baka geçerdim önünden ama ilk defa bu saatte geçiyorum; kafamı kaldırmaya bile cesaret edemedim, kapının önünde kocaman badigardlar, acayip lüks arabalar, limuzinler, içerinde bekleyenler veya şöförler falan.. Ve ben bu esnada nasıl küfrediyorum, nasıl küfrediyorum!!&%+'^+%+&/+%%

İşin sinir bozucu yanı, kızgınım ama aslında hakkım yok kimseye kızmaya. Elena ile birlikte gidelim gelelim diye sözleşmemiştik; Mark da elinde telefonla beni bekliyor değil ya; hem otobüsün durağını karıştıran da benim zaten..

Neyse yurda geldim sonunda, saat 2'ye geliyordu.. Başıma da bi iş gelmedi işte. Hiç de büyük bir olay değil belki de ama, bilmediği şehirlere gidince gündüzleri bile tek başına sokağa çıkmaya korkan, hele ki hava karardıktan sonra dışarıdaysa etrafındakilere hiç çaktırmasa da ödü b.kuna karışan bir cadı olarak, taktir ettim kendimi. Tek başına gecenin bi vakti yollarda olmak ya da olabilmek kabiliyet meselesi değil tercih meselesi dedim ya; kabiliyetim var gayet de, başardım eve varmayı, ama güzel miydi derseniz? Demezsiniz sanırım. "Bu korkumu yenmem gerek"tiğini de hiç düşünmüyorum çünkü zaten zamanla kendiliğinden azalan bir durum ve ben önlemimi aldığım sürece korkumla birlikte yaşayabilirim.

Ama kafamı kurcalayan başka bişiy var benim... Benim bu tedirginliğim, bu korkum, önceden yaşadığım o şeyler bilinmesine rağmen, 'yahu sen o saatte nasıl döndün eve' veya 'huu bu saat oldu nerdesin' diye bir merak edilmez mi? ................. Edilmezmiş demek ki. Demek ki eşşek kadar kız olmuşsan merak edilmezmişsin; merak edilmeyi beklersen 'kızsal tripler' olurmuş bu; saçma olurmuş, vs. vs. vs. Peki o zaman ne öğrendik? İlişkilere fazla hassasiyet gösteriyorsun diye aynı hassasiyeti göreceğini zannetmek yanlışmış. Sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevecek değilmiş... Ama asıl erdem, buna rağmen kendi içindeki güzellikleri ve hassasiyetleri koruyabilmekmiş.. Hassasiyetlerin yüzünden kırılmayı göze ala ala onları sürdürebilmekmiş.. Hassas olmaktan utanmamakmış belki de asıl erdem..

Demiş ya işte Nazım... şimdi bir tık dokunuverip de şu düğmeye, kapatıp gözlerinizi, bu cadıyı unutup ve anlattıklarını da; kapayıp gözlerinizi işte, dinleyin bi güzel; Esin Afşar söyemiş...

27 Şubat 2009 Cuma

aşkolsuuuuun

Evet, "Haydut Fransa'ya indi" mesajıydı en son aldığım haber, ve şimdi de "Eşkiya'nın parfümünü nerden almıştın" sorusu için açılmış bir telefon... Ben de iyiyim canım, sağlığım iyi, derslerim iyi, havalar iyi, ne zaman geleceğim daha belli değil. Ama sen sormadın zaten. Neyse önemli değil. O parfümü Almanya'dan almıştım, Türkiye'de bulabilir misin bilmem. Hatta geçen seneki gibi bu sene de Eşkiya'nın doğumgününe yetişecek şekilde netten sipariş vermeyi de planladım ama mali krizde olduğuma karar verip vazgeçmiştim. Sen ne kadar "onlar benim çocuklarım, karışmayın diyorum size" desen de, ben kardeşsiz birisi olarak "onlar benim canlarım" diyorum; her ne kadar herkes "yapma" dese de bana, ben onları senin çocukların olarak görmüyorum ve içimden geldiği gibi davranıyorum. Sen tabii ki ailenin en önemli insanı, acil durumlarda kafası çalışan tek kişisi, herkes için kendini feda edenisin. Ve dost acı söyler diyerek, zerafeti unutup, en kolay kalp kıranımızsın da aynı zamanda. Ama ben seni seviyorum yine de. Ve bu yüzden şimdi bakıyorum acaba o parfümü Ankara'da bulabileceğin bir yer var mı... Varmış canım, Boyner'de bulabilirmişsin.

17 Şubat 2009 Salı

Menekşe misin sen?

Bu aralar bende bişiy var sanırım, herkes ilişkilerden bahsediyo bana. Yazmadığım bi dolusunun yanı sıra bugün konuştuğum, canım ciğerim "hemşow"cum şöyle dedi yeni kız arkadaşı ile ilgili olaraktan, bittim olaya;

hemşow: ya ben itaat etsin istiyom
süzgeci ben olam
herşey geçer benden
ama biliyim

witchie: anladım :)
hemşow: kabul ediyodu
ama ilgi, istiyo çok
menekşe misin sen dedim

Şu karadeniz adamlarının dobralığını çok seviyorum ya! Adam resmen açık açık diyo işte, 'bana herşeyini anlat ben seni zaten kısıtlamam' diyo daha ne desin? Menekşe benzetmesine bayıldım zaten. Bi de kıza "zayıfla azcık" demiş ama kız sormuş tabii "sen beni böyle sevmiyo musun?" diye

hemşow: evet seviyorum diyorum
ama insan elindekininin
en iyisini olmasını istemez mi

evini en güzel yaparsın

arabana modifiye yaparsın

kız arkına niye yapmayasın
witchie: manyak yaa böyle denir mi kıza
hemşow: dedim valla
dedim sana batan biyerim varsa söyle bana da

Böyle de bişiy işte. Sevdiği için herşeyi de yapar bi an bile düşünmeden. Hani ayrımcılık yapmak gibi olmasın, hemşerim diye demiyorum ama, Karadeniz'li adamların hali bi başka oluyor yahu =)

15 Şubat 2009 Pazar

yazdım gitti

Yazdım yazdım sildim, Pucca'nın son yazdıkları ile ilgili bişiyler yazmıştım. Sabahki huysuzluğum biraz azaldı mı yoksa iyice içime mi işledi bilmiyorum, tüm sinirlerim halı saha maç yapıyorlar kafamda hala. Çok çene çaldım bugün Mr. Rude ile, arada 2,5 şiir yazdım, buçuk çünkü biri tam bitmedi. Şiirleri buraya koysam mı koymasam mı diye çok düşündüm. Sonra konuşurken arada kendimi çok iyi anlattığıma inandığım laflar ettim, bunları mutlaka yazmalıyım dedim, ama şimdi okuyunca olayın akışı içinde süper görünen o laflar o kadar da süper değillermiş.

Aslında Oruç Aruoba kitaplarından yanımda olmasını pek bi istedim ama tam da o sırada Mr. Rude, Küçük İskender'i önerdi, onun bi şiirini okuduk. Şunu yani;

menenjitli bir lunapark markası sanan çocukluğuma

gözlerindeki çocuklar misketlerini kaybetti mi
bana gelirdin uçurumlardan uzağa
güven verirdi kim bilir, sevdam sana
seni nasıl ısıttığımın şiirlerini bilirdin!

bayrakları yarıya inerdi karanlığın
acılar müebbet güzellik yerdi meze tabaklarında
sen, bir başka sevgiliydin
susuz içilen rakı sohbetlerinde gizlice!

bana gelirdin kendinden habersiz
saygı uyandırırdı kim bilir, hüznüm sende
seni nasıl özlediğimin kapıyı çalışlarını bilirdin
şarkılarını zekice!

zaman kalırsa sevişirdik
odanın duvarları da sevişirdi sırtlarımızı onlara dönünce
hiç kromozom görmemiş insanlar gibi sarılırdık
binlerce sevap yerine geçecek bir günah sayılırdı kim bilir, tenim teninde
seni nasıl kuşandığımın tarihçesini bilirdin
zulmünü şehvetle!

Sonracığıma ben yazdım işte iki buçuk tene şiir, ama...bilemedim.. karar vermedim...bişiy dürtüyo böyle buraya koysana koysana diye; başka bşiy de "yok be kızım manyak mısın, ne gerek var ki şimdi" diyo.. bilemedim işte. Acaba paylaşmak istemiyo muyum, paylaşırsam neyden korkuyorum? Ben beni tanıyan insanlara bu kadar içimi göstermek istemiyorum sanırım geçen günki yazıyı da, hani şu Sincap'la yaptığmız konuşmaları, yazdım sildim sonradan, ama hatırladım ki reader'dan silinmiyo, gıcık oldum duruma..

O zaman sadece istediğim insanlara göstereyim içimi? Aslında sanırım daha dündü, veya bu sabah, emin değilim, bunu konuştum asında ama, ne yapıcam şimdi; yeni bi bloga taşınıp sonra üstelik tam da tanıdığım insanlara, hayır siz giremezsiniz, mi diycem? Yok yani böyle bişiy. Kimliğimi gizleyerek yazma kaygısına da giremem hiç. Öyle paranoyalar hiç bana göre değil. Aslında böyle diyince de işte isyanlar çıkıyo içimde, neden herkes herşeyi bilmemeli, kendi içimde yaşadığım onca karmaşayı en yoğun haliyle ben yaşıyorum, YAŞIYORUM yani daha ötesi yok ki! İnsanlara bunun yansıması gitse neee gitmese ne?! İşte böyle böyle kendimi gaza getirip herşeyi yayınlıyorum blogda sonra da aptallaşıyorum zaman zaman. Ha, tabii ki herkese aynı yanısmaz ama yansımazsa da bu onların anlayışsızlığıdır zaten. Beni yanlış anlamak veya yargılamak isteyen insan bunu her şekilde yapar. Yok eğer anladığından emin olamazsa, soru işaretleri oluşursa aklında ve adam gibi bunu bana sormazsa, bu da o kişinin hak ettiğidir, derim. Tüm hal ve hareketlerimde insanları yanlış anlamamak ve haksız yargılara varmamak en dikkat ettiğim şey olmuştur benim. Arada saçmaladığım da oluyor tabii ama nadiren. Ve ben bu kadar hassisyet gösterirken birileri beni kolaylıkla yanlış anlıyor ve bunu bana yakıştırıyorlarsa. Yani "Ulen bu da hiç bu cadının diyeceği laf değil ama demiş işte kaltağa bak" diyebiliyorlarsa, hiç umrumda olmaz valla; adam olan "Şşşt cadı, sen böyle bişiy yazmışsın ama ne demek lan bu" diye sorandır.


Sonra burdan konu sevgililere kaydı. Benim ütopik olmadığını bildiğim ve şu sıralar çok da dibinde mi duruyorum acaba dediğim sevgili tanımına. Bunu tanımlamak yanlış bişiy mi diye de sorguladım durdum bi yandan ama, sonunda kendi tanımımdan o kadar hoşnut olduğumu ve bunun beni o kadar huzurlu kıldığını farkettim ki, elimden geldiğince kalıplar içine sokmaktan çekinsem de herşeyi, bu defa bunun, yani böyle bir kalbın varlığını kabul ettim.

Mesela herşeyi paylaşmaz mısın sevgilinle? Ben herşeyimi paylaşacak kadar yakınım görmüyorsam birisini ona sevgilim demem. Peki sen paylaşıyorsun diye illa ki onun da paylaşmasını beklememeli misin? Şöyle beklerim, eğer ben o kadar samimi görülmüyorsam demek ki tek taraflı bir durum bu derim, bu beni kırar ve çeker giderim zaten. Benim sevgilim dediğim insan, içimdeki herşeyi bilmesinden çekinmeyeceğim, ve kafasını karıştıran bişiy gördüğü zaman da yargılamak yerine beni anlamaya çalışarak sorgulayacak olan insandır. Durum böyleyse eğer, ben neden ondan bişiyler saklıyım ki? Ve durum onun için de aynı değilse ben neden var olayım ki onun hayatında? Onun içini ısıtmıyorsam, onun hayatını kolaylaştırmıyorsam, ben olmasam "kimse yok" diyeceği yerden hayatında ben olduğum için "kimse yok ama o var" demiyorsa benim için, benim anlamım ne olabilir ki farklılığım ne olsun onun hayatındaki diğer insanlardan? Sevgili olarak tek farkım bacaklarımın arasındaysa benden öyle sevgili olmaz, hiç işe yaramaz hem de.

Kafamda bi sevgili modeli mi var? Bir kalıp mı oluşturmuşum? Evet, bu insanların varlığını bildiğim sürece ve bu kalıbın bir ütopya olmadığını bildiğim için bir sakınca görmüyorum bunda. Tabii ki farklı ilişkiler söz konusu olduğunda "oha lan önceki de mükemmel miymiş şuna baaaak kızıııııııım" dedirtebilir belki çok farklı normlardaki bi ilişki ama yine de benim için temelde sağlanması gereken, karşılıklı kurulması gerekn bir içselleştirme söz konusu. Bundan kaçındığım anda benim için bir buz kütlesi oluyor karşımdaki. Temel beklentiler değişmez, arkadaşlıklarda da özel ilişkilerde de. Mutlaka istisnaları, kendine has durumları olur her ilişkinin, bu durumlar kimi zaman daha güzelleştirir olayı kimi zaman tam tersi; ama temel hep aynıdır. Bir de mesela ben bu konuda normlarımın doğruluğuna çok inanıyorum, çünkü o normlar sağlandığında kendimi çok güvende ve çok huzurlu hissediyorum ve ilişkide bunu hissetmeyeceksem zaten ne anlamı kalır ki diye düşünüyorum? Aklımdaki o şeyleri sağlamayışını umursamadan sevgiye odaklanıp devam ettirdiğim ilişkilerim de oldu ama sonunda öyle yürütemeyeceğimi, çünkü benim aklımdaki şekliyle o güven yerine gelmiyorsa ben öyle bir sevgi istemediğimi, o sevgiye inanmadığımı farkettim. Ancak bana yeterince güvenildiğini hissedersem daha da artıyor benim de güvenim ve böyle tamamen korunmasız bırakabiliyorsam kendimi birisine, ve tamamen güçsüz düştüğümde bir maske takmam gerekmiyorsa, ve fakat onun da böyle güçsüz anlarında geleceği ilk kişi bensem ve o zamanlarda kocaman olup kanatlarımı açabiliyorsam ona ve o da bana sığınmaktan çekinmiyorsa, o zaman işte "doğrudur" diyorum. Evet erkekler güçlü görünmek ister, ama ben o erkeğin güçsüzlüğünü bile gösterebileceği kadar içinde olmak istiyorum. O kadar içselleştirilmiş olmam gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta karşımdaki erkek de olsa onun da insan olduğunu bilirim, ve güçsüzlüğünü bana göstermeye utanmayacak, bundan sıkılmayacak kadar beni kendisi yapmışsa o zaman ben "tamam" derim. O kadar açık olmalı ki ben sormadan anlatmalı aklındakini, gerçi ben daha o farkettirmeden farkedemiyorsam onun aklındaki bir sıkıntıyı o zaman kendime kızarım ama bu ayrı. O kadar güvenmeli ki ben çok alakasız bişiye canım sıkıldığında bunu anlatırsam altında başka bi anlam aramamalı.

İlişkide hep dert, tasa, sıkıntı, üzüntü mü var peki eğlence nerde? Şöyle ki, bence eğlence herkesle yapılabilecek bişiy, ama içini herkese göstermezsin, üzüntünü ve güçsüzlüğünü değil herkese, kiçkimseye göstermezsin. O yüzden bu kadar genel yapabildiğim bişiyi, eğlenmeyi, ilişkiye temel almıyorum ben; kötüyü bile rahatça paylaşıyorsam zaten iyiyi süper güzel yaşarım ben o insanla. Yanımda sürekli şakalaşan, gülen oynayan, hep mutlu ve hep huzurlu birisi varsa onu ne kadar samimi bulurum veya sıkıntılarımla onun o halini bozmaya ne kadar cesaret ederim bilmiyorum. Kızlar yanında güldüğü erkekleri sever derler ama ben onlarla sadece gülerim, daha ötesi olmaz. Peki benim niye sıkıntım oluyo? Her seferinde farlı bir sebebi olabilir bunun. Çoğu insanın hayatı gerçekten çok iyidir belki de. Ve belki de ben hayatın ve dünyanın gerçekten kötülüklerini gören birisiyim. Sevgililer gününe mesela, insanlar mutlu olurken ben tek taş yüzük alanlara küfretmekle geçiriyorum. Hayat görüşüyle alakalı bişiy bu. Yani aşkla sevgiyle doğrudan bir ilgisi yok ama ilişkideki taraflardan birisinin mutsuzluğna neden olan herşey de bir bakıma ilişki ile ilgilidir. O pırlantalar çıksın da iki tane kendini bilmez alsın, bir mutlu ettiğini sansın diğeri de mutlu olsun böyle gerzekçe bişiyden diye çalıştırılan zenci köleler beni rahatsız ediyor. Ve yemin ederim ki bu suni bir rahatsızlık değil!

Yani işte ben öyle çok eğlenmeyi, işi gücü olmayan, hayat görüşü olmayan, boş arkadaşlarımla yapıyorum daha çok. Ha sevgilmle çok eğlendiğim zamanlar da olur tabii bu demek değil ki psikopatın önde gideniyim, gülmeye eğlenmeye mutlu olmaya gıcığım var. Yok tabii ki böyle bişiy ama ilişkide eğlenmekten ziyade düşünsel ve hissel anlamda bişiyler paylaşabiliyorsam o zaman bir anlamı oluyor ki burada işin içine hayat görüşleri, sosyalizm falan da giriyor işte köle zenciler, tek taş yüzükler vs... Komünist kızlar hep mutsuz değil midir zaten :)