"Bu arkaplan rengi çok kötü"
"Yok yok, asıl yazıların rengi kötü"
"Hayır, bence fontlar olmamış" vb. diyen herkese müjdeee!
Evet efendim gördüğünüz üzere, Pilli Cadı'dan esen yenilik rüzgarlarına kapılarak biz de yenilendik. Yapmak istediklerimiz henüz bitmedi ve fakat hepsini illa ki bi kerede yapcaz diye bi kural yok. Keyif bizim, blog bizim, ne zaman istersek süsleriz püsleriz, sonra kuantum sınavı gelince de ben neden ders çalışmadım diye ah vah ederiz, bu ayrııı, bunu hiiiiiç karıştırmayın şimdi. Fakat hoşuma gitmeyen bişiy var; bu tepedeki şey böyle morlu değil gayet asil bir lacivert iken photoshop'da, burada neden böyle oluyor bilmiyorum ve sinirleniyorum!
Yeniliklerle yeniden karşınızda oluciiz efenim, görüşmek üzere, esen kalın...
25 Ocak 2009 Pazar
Gereksiz Açıklama
- Yılbaşı için Tr'ye giderken balığım Sun'ı mutfağa bırakıp Erik, Ziyad ve Mark'tan arada onu beslemelerini istemiştim. Dönünce de bi türlü odaya geri alamadım. Zaten anladım ki Erik, Sun'ı evlat edinmiş, düzenli olarak suyunu değiştiriyor vs. Ama bugün aştı kendini! Hayvancağızı kocaman plastik bir kabın içine koymuş, içine de bir kaya parçası koymuş, artık öyle olacakmış; neymiş efendim balık rahat bi nefes alsınmış, hatta içine doğal olsun diye nehirden biraz kum koymayı düşünmüş ama mikroplu olabilir diye vazgemiş. Millete de Witchie artık balığını istemiyo, diyip duruyomuş zaten. Allaaaam allaaammm yaaa!!
- Elena ile son zamanlarda etkileşimimiz biraz azaldı. Hanfendinin önce Berlin gezisi, sonra Polonya gezisi, şimdi de finaller falan... Ama... 1 saat kadar önce kapımı tıklayıp "lunch is readyyy" diyerek içinde sıcacık dolmalar olan bir tabak uzattı bana! Meğer Romanya'dan gelirken yanında getirmiş annesinin sarmalarını, derin dondurucuda saklamış, benim de sevdiğimi bildiği için şimdi çıkarıp pişirince birazcık da bana getirmiş. Fotoğrafını çekecektim aslında ama birden iştahla saldırdım yemeye, fotoğrafı çekilebilecek boş bir tabak kaldı ancak geriye. Aslında tadı da o kadar iyi değildi ama neyse artık =)
- Yanıt yorumları başka bir mail adresime gelsin diye çok uğraştım ama sevgili blogger'a kabul ettiremedim, ben de diğer adresimle bir yazar daha oldum, bundan sonra burdan yazıp bu mail adresimle iletişicem. Profil vs. bilgileri aynı ama kafa karıştırabilir diye böyle bir açıklamada bulunayım dedim. Taklitlerimizden sakınınız efenim, orjinalimin aynısıyım merak etmeyin. =)
- Bi de biraz genişledik, ferahladık, daha iyi olduk böyle sanırım?
- Ders çalışmamak için uğraştığım şeylere bakın! Ölücem sonunda o olacak. Zaten en son Kayseri'deki seminere giderken yolda "allahım bu otobüs bi takla falan atsın, beni hastaneye kaldırsınlar ve ben o sunumu yapmıyım noolur", "ah şimdi şu merdivenlerden düşüp ayağımı kırsam ne güzel olur be tanrım lütfeeeen", "çok fazla kişi olmasa da insanlar toplaşmış işte, napıcam ben ya,hayatımın en kötü sunumunu hazırladım allahım noolur bayılıyım şimdi, ah zavallı kız yogunluktan bayıldı diyip iptal etsinler hadi, yalvarırım piliiiiiissss" diye dualar ediyodum. Bu sınavlar öncesinde yine tüm yaratıcılığımla böyle dua edicem sanırım bu gidişle. Bari en azından siz benim için "sen şu kıza akıl fikir ver yarebbbiiim" diye dua edin e mi?
- Elena ile son zamanlarda etkileşimimiz biraz azaldı. Hanfendinin önce Berlin gezisi, sonra Polonya gezisi, şimdi de finaller falan... Ama... 1 saat kadar önce kapımı tıklayıp "lunch is readyyy" diyerek içinde sıcacık dolmalar olan bir tabak uzattı bana! Meğer Romanya'dan gelirken yanında getirmiş annesinin sarmalarını, derin dondurucuda saklamış, benim de sevdiğimi bildiği için şimdi çıkarıp pişirince birazcık da bana getirmiş. Fotoğrafını çekecektim aslında ama birden iştahla saldırdım yemeye, fotoğrafı çekilebilecek boş bir tabak kaldı ancak geriye. Aslında tadı da o kadar iyi değildi ama neyse artık =)
- Yanıt yorumları başka bir mail adresime gelsin diye çok uğraştım ama sevgili blogger'a kabul ettiremedim, ben de diğer adresimle bir yazar daha oldum, bundan sonra burdan yazıp bu mail adresimle iletişicem. Profil vs. bilgileri aynı ama kafa karıştırabilir diye böyle bir açıklamada bulunayım dedim. Taklitlerimizden sakınınız efenim, orjinalimin aynısıyım merak etmeyin. =)
- Bi de biraz genişledik, ferahladık, daha iyi olduk böyle sanırım?
- Ders çalışmamak için uğraştığım şeylere bakın! Ölücem sonunda o olacak. Zaten en son Kayseri'deki seminere giderken yolda "allahım bu otobüs bi takla falan atsın, beni hastaneye kaldırsınlar ve ben o sunumu yapmıyım noolur", "ah şimdi şu merdivenlerden düşüp ayağımı kırsam ne güzel olur be tanrım lütfeeeen", "çok fazla kişi olmasa da insanlar toplaşmış işte, napıcam ben ya,hayatımın en kötü sunumunu hazırladım allahım noolur bayılıyım şimdi, ah zavallı kız yogunluktan bayıldı diyip iptal etsinler hadi, yalvarırım piliiiiiissss" diye dualar ediyodum. Bu sınavlar öncesinde yine tüm yaratıcılığımla böyle dua edicem sanırım bu gidişle. Bari en azından siz benim için "sen şu kıza akıl fikir ver yarebbbiiim" diye dua edin e mi?
dört
Yaptığım 4 iş:
1. Okumak: Şimdilerde depresif hareketlerim ve sınavlarım nedeniyle normale inmiş olsa da zaman zaman elime geçen herşeyi okuyorum. Bugünlerde dozunda yaptığım bir iş bu. En çok ders notları, bloglar, kitaplar, eskiden kalma notlarım, gazete ve sevdiklerimden gelen mektuplar, kartlar... Bunların her birini haftada en az bir kere okuyorum.
2. Durmak: Durmak bir iş midir demeyin çünkü benim durmaya çok ihtiyacım oluyor. Her gün mutlaka, hep aynı zamanda olmasa da, biraz durmam gerekiyor. Belki kızılderililerin yaptığı gibi ruhum bedenimi yakalsın diye, belki hissetmeye daha fazla vakit ayırabileyim diye, belki kalbim içime kaçmasın ki sonra bulup çıkarması zor olur diye, belki aklım uçup gitmesin ki sonra yakalayamam diye...
3. Şarkı söylemek: Mırıldanmaktan öte, iki-üç günde bir herhangi bir şarkıyı ciddiye alarak, öncesinde biraz hazırlanarak, sözlerini okuyarak, moduna bürünerek, sesimi açarak, şarkıyı kendime katarak...Söylemezsem üstü çizilmiş plak, sayfası katlanmış kitap gibi hissederim.
4. Sevmek: Sevmek nefes almaktan daha önemli bir iş benim için. Sevmediğim, sevgimi etrafımdakilere hissettiremediğim sürece boğuluyorum ben. Sevgiyi sürekli hissetmeliyim etrafımda. Kimi durumlar vardır ki karşımdakinin beni sevmediğini bilsem de onu sevdiğimi ona hissettiririm. Kimi zamanlar vardır ki penceremin önünden uçan papağan sürülerini severim; vardır ki kimi zamanlar, kitaplarımı severim, açıp kitabı kokusunu derince içime çekerim, o da anlar sevildiğini. Kimi zamanlar vardır ki o sevgi çıkmalıdır bir şekilde içimden, sarı tenteli bir dükkana gidip bıraktığım minik kartlarla dünyaya dağıtırım sevgimi: Ankara'ya, İstanbul'a, İzmir'e, Kayseri'ye, İtalya'ya, Hollanda'ya, Polonya'ya, Finlandiya'ya... Senin işin nedir deseler, "sevmektir" diyecek kadar çok severim. Hayatı sevmem, ayrı mesele; sevecek bir insanım varsa katlanılabilirdir hayat, o zaman daha kolay katlanırım, ama ben en çok insanları severim: hayatımdaki erkeği, kitaplarımı, şarkıları, kedileri, kalemleri, renkleri severim mesela, gökkuşağını da severim, dondurmayı ve salıncakları çok severim, ama en çok annemi severim; CAN olduğu için, direndiği için, umutları için, o güzel aklı için, o gerçek kalbi için, nadiren de olsa elimi tuttuğunda hissettiğim o eşsiz sıcaklık için, öpüş öpüş olduğumuz için...
Defalarca izleyebileceğim 4 film:
1. Dogville: Bir Lars von Trier filmi. Sinemanın sadece zaman kaybı olduğuna ve hiç de öyle ciddiye alınacak bir sanat dalı olmadığına inandığım yıllarda, tamamen uykusuz geçen soğuk bir gözlem gecesinin ardından, hiç tanımadığım birisinin evinde, çok sevdiğim bir dostumun kucağında uyuklayarak izlemiştim ilk defa. O zaman karar verdim sinemanın bir sanat olabileceğine. Şimdi defalarca izlemek beni çok yorar her defasında; gerçekleri görmek sinirlerini yıpratır insanın. Hayatın içinde olduğu, hep gözümüze batan ama görmezden gelmeye çalıştığımız şeyler sahnede bu kadar kusursuz bir sanatla anlatılınca, acıtsa da yorsa da izlerim ama kimseye tavsiye edemem, korkarım.. İzlemesini istediğim, yanında ben varken izlemesini istediğim birkaç kişi dışında tavsiye edemem, sıkılırsınız..
2. The Island: Farklı bir tür olsa da Dogville ile benzer duygular uyandırır bende. İzleyip de sevmeyen olmadı sanırım şimdiye kadar.
2, 5. Beynelmilel: Gecenin üçünde Mutluluk izlerken Özgü Namal'ı görüp, ulen ben nasıl olur da Beynelmilel'i unuturumi paniğiyle filmi durdurup yazılan edittir, o nedenle 2,5 numara olmuştur, kusura bakmayınız. Beynelmilel'i izleyiniz, mutlaka ve mutlaka izleyiniz.
3. Madagaskar: Animasyon meraklısı olduğum söylenemez ama defalarca izledim, defalarca da izlerim. Çok seviyorum yahu! I like to move it, move it!
4. Truva: İzlerim...
Yaşadığım 4 yer:
1- Annemin kalbi: O olmasa yaşayamam biliyorum, yaşamam hatta.
2- Ankara: Anneannem, dedem, annem... Şişkolar ailesi, kuzenler, anaokul, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite...
3- Kayseri: Yüksek lisans... Yaşadım denir mi bilmiyorum, 1 sene boyunca her hafta en az 2 günümü geçirdim. Pek fazla güzel anım olmasa da şimdiye kadar orda, hayatımın dibinde vurduğum günleri orada geçirdim; Kayseri-Ankara arasındaki yolda aldım belki de en önemli kararlarımı. Artık bunlara güzelleri ekleme zamanı :)
4- Bonn: Bi yüksek lisans daha... Beterin beteri gerçekten varmış gördüm; tek başıma ayağa kalkmayı öğrendim; Uzaktan sevmeyi öğrendim, uzaktan sarılmayı...
İzlediğim 4 TV Programı:
1- Türkiye'nin Nabzı: Buraya geldiğimden beri izlediğim tek TV programı. Ece'nin sunuculuğunu yaptığı, haftada bir Habertürk'te yayınlanan bir program. Karşıt görüşteki insanları yanyana görebilmek ve zıt kutuplardan iki insanın yönettiği bir tartışmayı izlemek zevk veriyor bana. Uzakta olunca insan daha bi sahip çıkmak istiyor, daha bi korkuyor ülkesini örümcek kafalılara kaptırmaktan; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz diye, iyisini de kötüsünü de, sevdiğimi de sevmediğimi de bilmeye, dinlemeye, anlamaya çalışıyorum elimden geldiğince,internet izin verdiğince.
2- Heroes: Zerrin'cimle gecede 2şer 3er tane izlerdik, artık tek başıma izlemeyi sevmiyorum.
3- The Big Bang Theory: Tek başıma izlemeyi sevdiğim bişiy bu sanırım, çünkü şimdiye kadar birlikte izlediğim kimse ile aynı tadı alamadım. Keşke birlikte izleyebileceğim birisi olsa, süper olurdu.
4- Komedi Dükkanı: Bi ara youtube'dan sürekli izliyordum ama son zamanlarda hem vakit darlığından hem de aşırı dozda alındığında biraz ara vermek gerektiğinden pek izlemiyorum; en kısa zamanda yeniden!
Tatil için gittiğim 4 yer:
1- Antalya-Saklıkent: Son yıllarda işleri tatillerle birleştirdiğim için, ve işimi diğer insanların hobilerini sevdiği gibi çok sevdiğim için, özellikle gözlem şenlikleri benim en büyük tatillerim sanırım. Pırıl pırıl bir gökyüzü, yeni insanlar, yeni dostluklar...
2- Anamur: Şişkocumların yazlığına giderdim eskiden, artık o eski kalabalık aile tatillerine dayanamıyorum o yüzden pek gitmiyorum.
3- İstanbul: Geçen yaz nasıl oldu da olduysa İstanbul'u sevdim sonunda. E tabii altında hem araba hem şöför olunca seviyor insan. Hele ki nazının geçtiği bi dolu güzel insan da varsa =) Haftasonu tatil mekanım oldu İstanbul son 2-3 yıldır.
4- İzmir-Balıklıova: İlkgençlik yıllarımın en güzel, en eşsiz tatillerini geçirdiğim mekan... Umarım yakın zamanda yeniden gidebilirim...
Sevdiğim 4 yemek;
1- Hamsi: Kızartması da olur, buğlaması da, hamsili pilav olursa pek bi daha güzel olur, ama reçeli olsa yemem heralde =)
2- Muhlama: En son OnurCUK yapmıştı, tadı hala damağımda!!
3- Karnıyarık: Mitko süper yapar bunu. Aslında menemen'i de çok güzel yapar ama karnıyarık daha bi süper sanırım.
4- Mercimek köftesi: Her defasında nasıl yapıldığını bilmediğini iddia edip sonra benim kendimden geçene kadar yiyeceğim kadar güzel yapar canım anneannem..yapsa da yesem.. bu gidişimde yine istedim ama bu defa yapmadı, aslında yapmasına fırsat verecek kadar evde durmadım da ondan oldu sanırım =)
Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer:
1- Şimdi olduğum yerde ama yanımda Zerrincim'le birlikte olmak isterdim
2- Balıklıova'daki iskelenin üstünde, ben, rakı, balık, şarkı, aşk...
3- Foça'da bir iskelede, elimde dondurmamla :)
4- Gözlemevindeki kubbede, "Muku tamaaaam" diyecek neşede
Bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yer:
1- An itibariyle çok sinirlenmiş ya da üzülmüş, ağlamak üzere olan, ama erkekler ağlamaz diye kendini kasan bir erkeğin yanağına düşmek isterdim. Karşısındaki beni göz yaşı sansın, o erkek telaşlansın, açıklamaya çalışsın, açıklayamasın, koyversin kendini ağlasın, ağlamanın insani bir şey olduğunu anlasın ve bir daha asla utanmasın duygularından diye.
2- Ağlamak isteyip de ağlayamayan bir kızın yanağına düşmek isterdim; ben ne zaman ağlayamasam yağmur yağar, "bulutlar benim yerime ağlıyor" derim ben, o kız da öyle desin diye...
3- Susuzluktan kuruyup ölmek üzere olan papatyanın dibine düşmek isterdim, kurumasın, canlansın, her gece kendisine göz kırpan arkadaşı Ay dedeyi hiç ama hiç yalnız bırakmasın diye...
4- Sevdiğimin bardağındaki suyun içine düşmek isterdim, kana kana içsin beni, bir damla da olsam hep içinde biryerlerde ben olayım diye...
Şimdi siz anlatın bakalım: Angie, Zehr-i Aysun-i, Oğuz Marangoz ve Pencere Çiçeği
1. Okumak: Şimdilerde depresif hareketlerim ve sınavlarım nedeniyle normale inmiş olsa da zaman zaman elime geçen herşeyi okuyorum. Bugünlerde dozunda yaptığım bir iş bu. En çok ders notları, bloglar, kitaplar, eskiden kalma notlarım, gazete ve sevdiklerimden gelen mektuplar, kartlar... Bunların her birini haftada en az bir kere okuyorum.
2. Durmak: Durmak bir iş midir demeyin çünkü benim durmaya çok ihtiyacım oluyor. Her gün mutlaka, hep aynı zamanda olmasa da, biraz durmam gerekiyor. Belki kızılderililerin yaptığı gibi ruhum bedenimi yakalsın diye, belki hissetmeye daha fazla vakit ayırabileyim diye, belki kalbim içime kaçmasın ki sonra bulup çıkarması zor olur diye, belki aklım uçup gitmesin ki sonra yakalayamam diye...
3. Şarkı söylemek: Mırıldanmaktan öte, iki-üç günde bir herhangi bir şarkıyı ciddiye alarak, öncesinde biraz hazırlanarak, sözlerini okuyarak, moduna bürünerek, sesimi açarak, şarkıyı kendime katarak...Söylemezsem üstü çizilmiş plak, sayfası katlanmış kitap gibi hissederim.
4. Sevmek: Sevmek nefes almaktan daha önemli bir iş benim için. Sevmediğim, sevgimi etrafımdakilere hissettiremediğim sürece boğuluyorum ben. Sevgiyi sürekli hissetmeliyim etrafımda. Kimi durumlar vardır ki karşımdakinin beni sevmediğini bilsem de onu sevdiğimi ona hissettiririm. Kimi zamanlar vardır ki penceremin önünden uçan papağan sürülerini severim; vardır ki kimi zamanlar, kitaplarımı severim, açıp kitabı kokusunu derince içime çekerim, o da anlar sevildiğini. Kimi zamanlar vardır ki o sevgi çıkmalıdır bir şekilde içimden, sarı tenteli bir dükkana gidip bıraktığım minik kartlarla dünyaya dağıtırım sevgimi: Ankara'ya, İstanbul'a, İzmir'e, Kayseri'ye, İtalya'ya, Hollanda'ya, Polonya'ya, Finlandiya'ya... Senin işin nedir deseler, "sevmektir" diyecek kadar çok severim. Hayatı sevmem, ayrı mesele; sevecek bir insanım varsa katlanılabilirdir hayat, o zaman daha kolay katlanırım, ama ben en çok insanları severim: hayatımdaki erkeği, kitaplarımı, şarkıları, kedileri, kalemleri, renkleri severim mesela, gökkuşağını da severim, dondurmayı ve salıncakları çok severim, ama en çok annemi severim; CAN olduğu için, direndiği için, umutları için, o güzel aklı için, o gerçek kalbi için, nadiren de olsa elimi tuttuğunda hissettiğim o eşsiz sıcaklık için, öpüş öpüş olduğumuz için...
Defalarca izleyebileceğim 4 film:
1. Dogville: Bir Lars von Trier filmi. Sinemanın sadece zaman kaybı olduğuna ve hiç de öyle ciddiye alınacak bir sanat dalı olmadığına inandığım yıllarda, tamamen uykusuz geçen soğuk bir gözlem gecesinin ardından, hiç tanımadığım birisinin evinde, çok sevdiğim bir dostumun kucağında uyuklayarak izlemiştim ilk defa. O zaman karar verdim sinemanın bir sanat olabileceğine. Şimdi defalarca izlemek beni çok yorar her defasında; gerçekleri görmek sinirlerini yıpratır insanın. Hayatın içinde olduğu, hep gözümüze batan ama görmezden gelmeye çalıştığımız şeyler sahnede bu kadar kusursuz bir sanatla anlatılınca, acıtsa da yorsa da izlerim ama kimseye tavsiye edemem, korkarım.. İzlemesini istediğim, yanında ben varken izlemesini istediğim birkaç kişi dışında tavsiye edemem, sıkılırsınız..
2. The Island: Farklı bir tür olsa da Dogville ile benzer duygular uyandırır bende. İzleyip de sevmeyen olmadı sanırım şimdiye kadar.
2, 5. Beynelmilel: Gecenin üçünde Mutluluk izlerken Özgü Namal'ı görüp, ulen ben nasıl olur da Beynelmilel'i unuturumi paniğiyle filmi durdurup yazılan edittir, o nedenle 2,5 numara olmuştur, kusura bakmayınız. Beynelmilel'i izleyiniz, mutlaka ve mutlaka izleyiniz.
3. Madagaskar: Animasyon meraklısı olduğum söylenemez ama defalarca izledim, defalarca da izlerim. Çok seviyorum yahu! I like to move it, move it!
4. Truva: İzlerim...
Yaşadığım 4 yer:
1- Annemin kalbi: O olmasa yaşayamam biliyorum, yaşamam hatta.
2- Ankara: Anneannem, dedem, annem... Şişkolar ailesi, kuzenler, anaokul, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite...
3- Kayseri: Yüksek lisans... Yaşadım denir mi bilmiyorum, 1 sene boyunca her hafta en az 2 günümü geçirdim. Pek fazla güzel anım olmasa da şimdiye kadar orda, hayatımın dibinde vurduğum günleri orada geçirdim; Kayseri-Ankara arasındaki yolda aldım belki de en önemli kararlarımı. Artık bunlara güzelleri ekleme zamanı :)
4- Bonn: Bi yüksek lisans daha... Beterin beteri gerçekten varmış gördüm; tek başıma ayağa kalkmayı öğrendim; Uzaktan sevmeyi öğrendim, uzaktan sarılmayı...
İzlediğim 4 TV Programı:
1- Türkiye'nin Nabzı: Buraya geldiğimden beri izlediğim tek TV programı. Ece'nin sunuculuğunu yaptığı, haftada bir Habertürk'te yayınlanan bir program. Karşıt görüşteki insanları yanyana görebilmek ve zıt kutuplardan iki insanın yönettiği bir tartışmayı izlemek zevk veriyor bana. Uzakta olunca insan daha bi sahip çıkmak istiyor, daha bi korkuyor ülkesini örümcek kafalılara kaptırmaktan; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz diye, iyisini de kötüsünü de, sevdiğimi de sevmediğimi de bilmeye, dinlemeye, anlamaya çalışıyorum elimden geldiğince,internet izin verdiğince.
2- Heroes: Zerrin'cimle gecede 2şer 3er tane izlerdik, artık tek başıma izlemeyi sevmiyorum.
3- The Big Bang Theory: Tek başıma izlemeyi sevdiğim bişiy bu sanırım, çünkü şimdiye kadar birlikte izlediğim kimse ile aynı tadı alamadım. Keşke birlikte izleyebileceğim birisi olsa, süper olurdu.
4- Komedi Dükkanı: Bi ara youtube'dan sürekli izliyordum ama son zamanlarda hem vakit darlığından hem de aşırı dozda alındığında biraz ara vermek gerektiğinden pek izlemiyorum; en kısa zamanda yeniden!
Tatil için gittiğim 4 yer:
1- Antalya-Saklıkent: Son yıllarda işleri tatillerle birleştirdiğim için, ve işimi diğer insanların hobilerini sevdiği gibi çok sevdiğim için, özellikle gözlem şenlikleri benim en büyük tatillerim sanırım. Pırıl pırıl bir gökyüzü, yeni insanlar, yeni dostluklar...
2- Anamur: Şişkocumların yazlığına giderdim eskiden, artık o eski kalabalık aile tatillerine dayanamıyorum o yüzden pek gitmiyorum.
3- İstanbul: Geçen yaz nasıl oldu da olduysa İstanbul'u sevdim sonunda. E tabii altında hem araba hem şöför olunca seviyor insan. Hele ki nazının geçtiği bi dolu güzel insan da varsa =) Haftasonu tatil mekanım oldu İstanbul son 2-3 yıldır.
4- İzmir-Balıklıova: İlkgençlik yıllarımın en güzel, en eşsiz tatillerini geçirdiğim mekan... Umarım yakın zamanda yeniden gidebilirim...
Sevdiğim 4 yemek;
1- Hamsi: Kızartması da olur, buğlaması da, hamsili pilav olursa pek bi daha güzel olur, ama reçeli olsa yemem heralde =)
2- Muhlama: En son OnurCUK yapmıştı, tadı hala damağımda!!
3- Karnıyarık: Mitko süper yapar bunu. Aslında menemen'i de çok güzel yapar ama karnıyarık daha bi süper sanırım.
4- Mercimek köftesi: Her defasında nasıl yapıldığını bilmediğini iddia edip sonra benim kendimden geçene kadar yiyeceğim kadar güzel yapar canım anneannem..yapsa da yesem.. bu gidişimde yine istedim ama bu defa yapmadı, aslında yapmasına fırsat verecek kadar evde durmadım da ondan oldu sanırım =)
Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer:
1- Şimdi olduğum yerde ama yanımda Zerrincim'le birlikte olmak isterdim
2- Balıklıova'daki iskelenin üstünde, ben, rakı, balık, şarkı, aşk...
3- Foça'da bir iskelede, elimde dondurmamla :)
4- Gözlemevindeki kubbede, "Muku tamaaaam" diyecek neşede
Bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yer:
1- An itibariyle çok sinirlenmiş ya da üzülmüş, ağlamak üzere olan, ama erkekler ağlamaz diye kendini kasan bir erkeğin yanağına düşmek isterdim. Karşısındaki beni göz yaşı sansın, o erkek telaşlansın, açıklamaya çalışsın, açıklayamasın, koyversin kendini ağlasın, ağlamanın insani bir şey olduğunu anlasın ve bir daha asla utanmasın duygularından diye.
2- Ağlamak isteyip de ağlayamayan bir kızın yanağına düşmek isterdim; ben ne zaman ağlayamasam yağmur yağar, "bulutlar benim yerime ağlıyor" derim ben, o kız da öyle desin diye...
3- Susuzluktan kuruyup ölmek üzere olan papatyanın dibine düşmek isterdim, kurumasın, canlansın, her gece kendisine göz kırpan arkadaşı Ay dedeyi hiç ama hiç yalnız bırakmasın diye...
4- Sevdiğimin bardağındaki suyun içine düşmek isterdim, kana kana içsin beni, bir damla da olsam hep içinde biryerlerde ben olayım diye...
Şimdi siz anlatın bakalım: Angie, Zehr-i Aysun-i, Oğuz Marangoz ve Pencere Çiçeği
Labels:
aşk,
balıklıova,
BBT,
bonn,
dogville,
foça,
gözlemşenliği,
hamsi,
komedi dükkanı,
madagaskar,
mim,
muhlama,
saklıkent,
the island,
truva
24 Ocak 2009 Cumartesi
Ugur'lar olsun...
vurulduk ey halkım, unutma bizi dağ gibi karayağız birer delikanlıydık, babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. ecelsiz öldürüldük dövüldük, vurulduk, asıldık. vurulduk ey halkım, unutma bizi... yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. işkence hücrelerinde sabahladık kaç kez, isteseydik, diplomalarımızı mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. bizleri yok etmek istediler hep. öldürüldük ey halkım, unutma bizi... fidan gibi genç kızlardık; hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında işkencecilerin acımasız ellerine terkedildik. direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi... ölümcül hastaydık. bağırsaklarımız düğümlenmişti. hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. vicdan sustu. hukuk sustu. insanlık sustu. göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi... kanserdik; ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. uydurma davalarla kapattılar hücrelere. hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz. öldürüldük ey halkım, unutma bizi... giresun'daki yoksul köylüler, sizin için öldük. ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. doğu'daki topraksız köylüler, sizin için öldük. istanbul'daki, ankara'daki işçiler, sizin için öldük. adana'da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük. vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi... bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. mezar taşlarımıza basa basa, devleri yönetenler gizli emellerle, başlarımızı ezmek kanlarımızı emmek istediler. amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular. yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi... yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk, komünist dediler. ülkemiz bağımsız değil dedik, kelepçeyle geldiler üstümüze. kurtuluş savaşı'nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti çabamız. bir kez dinlemediler bizi. bir kez anlamak istemediler. vurulduk ey halkım, unutma bizi... henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. bir kadın eline değmemişti ellerimiz. bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. herkes tanıktır ki korkmadık. içimiz titremedi hiç. mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere. asıldık ey halkım, unutma bizi... bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşındaydılar. ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olan bitenlere. öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına. batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler. korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi... bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi. bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi... özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz simdi hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi... uğur mumcu cumhuriyet - sesleniş - 25 ağustos 1975 |
Fikret Kızılok'tan Dinleyiniz: http://rs119.rapidshare.com/files/117804585/_VURULDUK_EY_HALKIM_.rar
Labels:
uğur mumcu,
uğurlar olsun,
unutma bizi,
vurulduk ey halkım
bu aralar
Hiçbir zaman başkalarından daha iyi olayım diye bir kaygım olmadı. Ali'den daha başarılı, Ayşe'den daha güzel, Murat'dan daha zengin olmak istemedim hiç. Ama neden bilmiyorum, benim adım geçti mi hep böyle düşünceler sarıyor insanları, bunu biliyorum ve o kadar çok kırılıyor ki içim... Mutlu olup güldüğümde dikkat çekmek için oluyor, yapmacık oluyor. Sinirlenip tepki gösterdiğimde, dikkat çekmek için oluyor, başkalarını çekemediğim için oluyor, herkesi salak bi kendimi akıllı sandığım için oluyor. Üzülüp ağladığımda, zavallı olduğum için oluyor, istediğimce dikkat çekemediğim için oluyor.. Oluyor da oluyor işte...
Böyle olduğu için ben ben gibi olamıyorum. Gönlümce sevinemiyorum, sinirlenemiyorum, üzülemiyorum bile... Gittiğim hiçbir yere ait hissedemiyorum kendimi. En son ne zamandı, evet işte ben buraya aidim, dediğim? Bilip de söyleyememenin sükuneti...
Sırf yüzünü gözünü boyamaktan hoşlandığı için makyaj yapan kaç hatun vardır bilmem (bu cümle bile "ben farklıyım" mesajı içeriyordur, o yüzden söyleyemem mesela insanların yanında). Siyahlara bürünmek istedim, koyu gri farımı sürdüm uzun zamandan beri ilk defa, kara kalem çektim gözlerime, rimeller sürdüm siyah ve şeffaf, en tatlı rujumu, en ışıltılı parlatıcımı sürdüm. Sobra baktım aynaya, ay ne güzel oldu yahu, dedim. Yıldızlı bişiyler buldum dolabımdan, onları giydim, yanıma bir arkadaş aldım, çıktım gittim.
İki bira içtim, arkadaşıma da bişiyler ısmarladım, çıktım gittim.
Sonra...
Anlatabilemiyorum hala "iç"in bu kadar içindeyken... yolda gelirken içime kaçanlar beni ikiye katladı sanki. Elleri ve ayakları üzerinde yürüyen bir cadı düşün, öyle işte, öyle yürüdüm geldim eve.
Çıktım terasa, ağladım ağladım ağladım, rüzgar üşüttü yanağımdan akıp giden damlaların dokunduğu yerleri, saçlarım birbirine girdi, kalın eldivenli ellerimle kapadım ağzımı, ağladım hıçkıra hıçkıra. Hem kiçkimse duymasın, ağlayarak damla damla yok olayım, koca bir kar topu gibi ardımda sadece bir su birikintisi kalsın istedim geriye; hem de istedim ki birisi duysun gelsin, görmiyim kim olduğunu ama sıcacık bir güven kokusu olsun, hiç sesi çıkmadan geçecek dercesine sarılan kolları olsun, burnumu saklıyım boynuna, ağlıyım ağlıyım ağlıyım, ama sonra ağlamaktan yorgun düşüp değil de kendimi güvende, sağlim ve "ait" hissedip vazgeçeyim ağlamaktan istedim.

Olmadı öyle.. Ağladım ağladım ağladım, rüzgar üşüttü yanağımdan akıp giden damlaların dokunduğu yerleri, saçlarım birbirine girdi, kalın eldivenli ellerimle kapadım ağzımı, ağladım hıçkıra hıçkıra. Hiç kimse duymadı, yoruldum ağlamaktan, üşüdü yanaklarım, içimdeki kırıklar o kadar çoktu ki azıcık kendimi öteleyecek gücüm yoktu.
İndim merdivenlerden, girdim odama, Sezen çalıyordu, geldiğimde Sezen karşılasın beni diye açık bırakmıştım müzikçaları, Sezen diyordu ki "her zaman böyle miydi bilmiyorum sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak"...
Ağladım biraz daha... boyalarım aktı... mesaj geldi telefonuma.. at kuyruk yaptım saçlarımı...
Oysa ben en son ne zaman kendimi "ait" hissetmiştim? En son ne zaman dans etmiştim "Hey, I've looked all my life for you" derken Linda Ronstadt? En son ne zaman sevinçten zıplayıp havada ayaklarımı birbirine vuşmuştum?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)