kayseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kayseri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2010 Salı

Kutla

Oblivisci ne zamandır başımın etini yiyordu güzel bir kutlama için. İstediği oldu sonunda dün. Letonya'lı misafirlerimizle birlikte kocamaaaan bir kutlama yaptık;
- benim yüksek lisansı bitirişimi
- doktoraya kabul edilişimi
- evlenecek oluşumuzu
- irlanda'ya gidişimizi
- St.Ziza'nın Makedonya'ya gidişini
- Başkalarının Rüyaları'nı
- Oblivisci'nin mezuniyetini
kutladık. Ne çok şey varmış kutlanacak!
Süper mezeler, mangalda tavuk ve sucuklar eşliğinde güzel bir akşam geçirdik. Şarkılarla, biralarımız ve bol bol sohbetlerle...
Birazcık hüzün bastırdı beni bi ara, Bonn'daki sıkıntıların ardından Kayseri'de çok sevdiğim arkadaşlarımla geçirdiğim günlerin güzelliğini düşündüm. Minik balık'la kendimize yarattığımız minicik dünyamızı ve odamızı, odamızın tavanından sarkan bulutları, ona yaptığım yastıkları, kitaplıklarımızı, St.Ziza ile paylaştıklarımızı ve büyütüp kocaman yaptığımız dostluğumuzu, JLP'ye annelik edişlerimi... Ama toparladım hemen, yok öyle hüzünlenmeler, ağlamalar falan. Güzelliklere yelken açıyoruz hepimiz, çok çok güzel günler gelecek...

fotoğraflar sonra gelecek

Her zamanki gibi karmaşa, koşuşturmaca hüküm sürüyor ve ben yine reader'da beni bekleyen 1000+ yazıya bakıp iç geçirmekten ötesini yapamıyorum. Son gelişmeler kısaca şöyle;
Çarşamba gece iyonize ATOM ekibi olarak Kayseri'den yola çıkış, Perşembe sabah Ankara'ya varış. AZOT ekibi olarak güzel bir kahvaltının ardından Bolu'ya doğru yola koyuluş, Bolu'da biraz yürümeceli bir iki saatin ardından İstanbul'a gidiş. İstanbul'da geç vakitte eve varış, sabah 4 gibi yatış, sabah 8 gibi kalkıp İstanbul Üniversitesi'ne gidiş. Gün boyu koşturmaca koşturmaca, eski arkadaşlarla sohbet edip hasret gidermece, yeni projelere yelken açmaca, günün sonunda Kabalcı'ya baskın. Kırtasiyelerin arasında geçirilen über güzel 1 saat ve sonrasında yine yollara düşmece, istikamet Ankara, AZOT ekibi ile bir kahvaltı. Gün içinde halledilmesi gereken işlerin ardından eski bir dost ile kısa bir görüşme, hasret gidermece ve bir kez daha geleceğe dair güzel projeler...
Kayseri'ye dönüşümüz Cumartesi gecesi. yorgun ölgün ve bitkin.
Pazar günü peder bey ile görüştük. Bağ evinde kalabalık bir kahvaltının ardından dışarı çıkp nikah düğün meseleleri hakkında konuştuk başbaşa, sonra hızlı bir alışveriş yaptık, artık bir iPhone'um var, ardından minik balık'ı da alıp bağ evine gittik. O kadar kalabalıktı ki.. işin kötüsü herkes beni tanıyor ama ben hre zamanki gibi kimseyi tanımıyorum. Sadece uzak akrabalarda değil üniversitede de böyle bu. Gerçekten oturup sohbet etmeyeceksem, arkadaşlık geliştirmeceyeksem insanlara yeterli önemi vermiyor hafızam. Özellikle gözlem şenliklerinde tanıştığım kimselerde sorun oluyor bu, ne de olsa camiadan insanlar elbet daha sonra karşılaşıyoruz başka yerlerde ama benim aklımda kocaman bir "bu kimdi acaba" sorusu... Bu durumu düzeltmek için elimden geleni yapıyorum son zamanlarda ama çabalarım ne kadar işe yarıyor bilinmez. Neyse, kişilerden bağımsız olarak güzel bir pazar geçiriyoruz. Minik balık'ı kiraz ağacının en üst dallarındakileri toplarken ben de alttakileri topluyorum güya. Topluyorum ama topladıklarımı sepete değil de mideme indiriyorum :) Ardından über bir sac kavurma yapıyor enişte, onca adama yettirmeyi başarıyor ya, hayretler içinde kalıyorum doğrusu. Daha önce hiç evde yapılmış böyle bişiy yememiştim, o zaman anladım ki çok da zor değilmiş dışarda yapılan şeyleri evde temiz temiz yapıp yemek.
Yemekten sonra çocuklar için cazip hale geldim, uzakta durup da kendileriyle hiç ilgilenmeyen insanları seçen uyuz kediler gibi veletler de benimle ilgilenir oldular. Neyse ki halam ıhlamur ağacını hedef gösterdi de, aptal saptal ortaokul veletleri ile muhattap olmak zorunda kalmadım. İlk defa ıhlamuru ağaçta gördüm, topladım.. bi yandan da dedikodu yaptık minik balık'la, epeyi eğlenceliydi.
Ha bi de fanatik fenerli kuzenimin hapisten çıktığını öğrendim. Hapis? Stadı yakmış da arkadaş..o yüzden birazcık misafir etmişler kendisini! Fanatik dediğim zaman insanlar için yeterince anlaşılır gelimiyordu, sanırım bu yeterli bir açıklama oldu :)

16 Mayıs 2009 Cumartesi

ben ne biliyim kimdir bu Erhan?


Sabah işler yetişmeyecek diye panik halindeydim çünkü talip olduğumdan biraz daha farkl bir iş yıkılmış oldu tepeme bir şekilde. "Tamam, sakin olursam halledebilirim belki" diye diye başladım ve fark ettim ki "oluyormuş yahu o kadar da zor değilmiş". Yüksek lisans odasında çalışıyorduk ama odada ders olacağı için ve bir şekilde tez aşamasındaki yüksek lisans öğrencilerine üvey evlat muamelesi yapıldığı için ortada kaldım. FFÖ'nün odası vardı aslında elimin altında ama anahtarım yoktu; anahtarı alabileceğim hiçkimse ulaşılabilir durumda değildi; acil durum odası olarak düşündüğüm kuzenimin odasına da gidemedim çünkü o da odasında değildi; sap gibi kaldığım için, çifte standartlar için ve dürüstlüğüm beş para etmediği için canım sıkıldı; dersin hocasına gidip söyledim "gidip çalışabileceğim bir yer yok siz ders yaparken ben de orda durup da sessizce devam etsem çalışmaya olur mu?" diye ama cevap olumsuzdu. Neyse sonrada FFÖ'nün odasının anahtarına ulaşabildim, pılımı pırtımı toplayıp oraya taşındım. Bi kez keyfim kaçtı mı, yeniden konsantre olmak o kadar da kolay değil. Nerden çıktı bilmiyorum ama bir şekilde eski mailleri kurcalarken buldum kendimi; sonra gmailime gelen ilk mailden başladım bakmaya; kısa bir yolculuk yaptım zamanda; biraz hüzünlendim, biraz güldüm, biraz...bi baktım zaman geçmiş, OnurCUM geldi yanıma, FFÖ online oldu aynı sırada; Mac kullanımda olmadığından beridir bilgisayar dolu evde bilgisayar sıkıntısı çektiğimiz için FFÖ'den izin aldım onun odasındaki PC'yi kullanabilmek için; bi kullanıcı hesabı açtım kendime; kuzenim geldi o sırada, akşam konsere gitsek mi gitmesek mi diye konuştuk; Erhan Güleryüz konseri varmış (??); ben isteksizliğimi belirttim, diyemedim ki kimseye "kim bu kardeşim Erhan Güleryüz?" diye, "ben zaten pek bilmem o adamı" diyip geçiştirdim. Tamam herkes söyledi durdu Ayna'nın solisti diye ama ne biliyim ben adam yeni albüm mü çıkardı yeni yeni şarkıları mı var yoksa Ayna'nın şarkılarını mı söylüyo hala kendi şarkıları gibi... serde erkeklik var tabii, zombi filminde olduğu gibi ses çıkarmayınca başıma iş aldım sonrasında (bu zombi meselesini bilahare anlatırım bi ara, stZiza'ya selam olsun burdan). Neyse, akşam olmuştu, karnımız acıkmıştı; şenlik alanına gidip karnımızı doyuralım dedik, kuzenimi de bekleyelim dedik, beklerken uzun zamandır okuyamadığım yazılarını okudum Ece'cimin yüksek sesle, OnurCUM uyuya kaldı tabii bu sırada :) Sonra hep birlikte şenlik alanına gittik, yeni sucuk ekmekciler denedim, en güzelini buldum sonunda ve bu sırada da ne zamandır süre gelen sucuk açlığımı da doyurmuş oldum. Sonrasında gittik Crazy Dance'e bindik, başlangıcı ve sonu süperdi ve o sırada kolumu çizdim o metal zımbırtılarla, başta çok acımadı ama sonrasında deriiin bi yarık oldu kolumda, kanadı acıdı. Sonra kuzenimle birlikte bindik gondola ama aşırı korku faktörü nedeniyle bitimine az kala durdurmak zorunda kaldık gondolu. Sonra Meral'in doğumgününü kutlamak üzere ötede bi yerlerde astronomi tayfası ile buluştuk; pasta, Sprite, Coca-cola, fotoğraflar, tuzsuz ayçekirdeği ve kısa bir tuvalet molasının ardından haydi konser alanına. E iyi tamam konser alanına ama, ben hala bilmiyorum ki kim bu Erhan Güleryüz? Ha bi de arada "adama ferdi tayfur mumelesi yapma" diye eleştiriler de alıyorum, adamı bilmiyorum, duruma gıcık oluyorum, her kime sorsam ki kimdir bu adam diye herkes aynı cevabı veriyor, ah gıcık gıcık gıcık!!! Neyse gidiyoruz konser alanına; geçiyoruz yerimizi alıyoruz derken kuzenim aklıma geliyo, acaba kalmışlar mıdır onlar da konsere diye, arıyorum, zar zor duyoruz sesimizi, ulaşmaya çalışıyoruz birbirimize, o sırada anlıyorum ki bu Erhan amca meğersem olduğu gibi Ayna şarkıları seslendirecekmiş, e süpeeer! yahu bilseydim ben en baştan heycan yapardım ki :))) neyse olan baştaki huysuzluğumla geçirdiğim zamanlara oldu ama çok güzel bi konser geçirdik OnurCUM'la, kuzenime ulaşamadık ve buna çok keyfim kaçtı, ama şenlikler hep böyledir zaten, bi kere kaybettin mi birisini bi daha bulmak imkansız gibidir. Gecenin sonunda astronomi tayfası bize geldi, önce uyuya kaldık biraz sonra Makedonya rakısı içtik, vampir oyunu oynadık, uyuduğumuzda sabah ezanı okunuyordu; "amma uzun sürdü yahu" dedim, horultu arasında "sabah ezanı hem uzun okunur hem de iki kıta daha uzundur zaten" dedi OnurCUM, ben de ezan sesi dinleyerek tatlı bir uykuya daldım...

Dün işte, böyle karmaşıktı, bugün de dün yaptığım tercümeden feyz alarak boool boool S&C izledim, sevgülümle vakit geçirdim derkeeen, vakit oldu bu vakit, Karakuş geldi çiğ köfte yapcaz dedi, stZiza geldi Eurovision izliycez dedi, ben de aldım notebooku elime, önce bi özet geçeyim de sonra da yaptığım tercümeleri temize geçip kaldığım yerden devam edeyim dedim...

İşte böyle..

Bi öncek yazı ile ilgili açıklamaları da uygun bi zamanda ayrıca yazmak istiyorum. Bu ayrıca yazacaklarım epeyi birikti ama bu sıralar aldığım ek işlerden kafa kaldıramadığım gibi hala daha bu işlerden 3-4 tanesine ihtiyacım var, bakalım nasıl becericem bunca şeyi. Üstelik çarşamba günü sunumum var ve daha hiçbirşey hazır değil. Ve daha da üstelik bu yazı çok kötü oldu ama tekrar okuyup kontrol etmeye vaktim de yok sabrım da, bu da böyle biraz itinasız biraz acele ama mutlaka geleceğe geçmişten bir not işte...

1 Mart 2009 Pazar

+18 başarısız tecavüz


Hani geçenlerde dedim ya "salaksın be kızım kabullen artık" diye, sanırım yavaş yavaş kabulleniyorum ama bu yine de canımı yakmıyor değil. Neyse şimdi anlatacağım şey bugünlerdeki salaklıklarım değil, Aralık 2006'da Kayseri'de yaşadığım bir tecavüzememe öyküsü.

Hiç öyle uslu uslu okulunu bitirip, münasip bir iş ve eş bulup, hayatını kurup da kendi düzeninde yaşayan birisininki gibi bir hayatım olmadı benim. Üniversiteye girişimden, bitirişime, bitince olan hadiselerden yüksek lisans öykülerime ve Kayseri maceralarıma kadar herşey, olabilecek en ilginç şekilde oldu. Çoğunlukla "şaka gibi" idi, "kamera nerde? tamam yeter bu kadar hadi el sallıyım ben" dedim, ama bunca zaman geçti hala çıkmadı o gizli kamera ortaya. Maşallah çok iyi saklamışlar.

Efenim, olayın geçtiği bu zamanlarda, Erciyes Üniversitesi'nde yüksek lisans yapıyorum ama aile başka şehirde; ben de, ev tutmak meselesi olmaz, akraba yanında kalmam, falan fıstık sensin fıstık derken, fakülteye çok yakın olan ve aslında öğrencilerin kalmasına izin verilmeyen misafirhaneyi, allem ettim kallem ettim, kendime ev belledim. 2006'nın Aralık ayındayız, üstelik de ramazandayız. Dersimiz bitmiş, saat 5 suları ama hava kararmış tabii malum kış. Haftanın iki günü Kayseri'de, kalan günler evimde yaşadığımdan, 'artık her seferinde pijama vs. götürmek yerine şunları fazladan bir çantaya koyayım da misafirhanedekileri ikna edip orada bir yerde bırakayım bari' düşüncesi ile elimde bir mini valiz, ders notlarım ve kitaplarımın olduğu sırt çantam, sol omuzumda Zerrincim'in notebook'u ve elimde de kantinden aldığım akşam yemeğim.. Misafirhaneye giden yol aslında bir çıkmaz sokak olduğu için oradan geçen araba ancak misafirhaneye gidiyordur, o misafirhanede kalacak kimsenin de altında arabası olmaz zaten kolay kolay. Yol biraz ıssız, sağ taraf çorak bir alan, yapılanması hala tamamlanmamış olan üniversitenin boş arazilerinden bir kısım ve büyük bir stad/amfi öyle bişiy var işte. Yolun solunda ise tarla var. Tabii ki ekili biçili tarla değil ama o taraf da çorak bir arazi, tek farkla, aydınlatma yok ve çeşitli göçebe/çingene vs. çadırları var. Yolun solunu görebilmek imkansız, yolun sağındaki kaldırımımsı şeyde yürürken de işte ancak 10ar metre ara ile görebiliyorsun önünü ama 'noolucak ki, sonuçta üniversite sınırları dahilindesin, hem saat daha 5, hem daha hava ancak kararıyor ve hem de böylesi mutaassıp bir şehir olan Kayseri'de ramazan vakti ne olacak ki yani'.. Tabiiki o zamnda Kayseri'de hava da çok soğuk! Belki de çok soğuk değil ama gözlem zamanları haricindeki her zamanki gibi ben çok üşüyorum, LCWden aldığım unisex lacivert yağmurluğum var üzerimde, kapşonum kafamda, üstelik rüzgar sızmasın diye de kapşonun lastiklerini sıkıca çekmişim. Telefonda konuşuyorum Zerrincim'le, yol ıssız ya hani, "köpek falan gelirse korkma, indir kafasına notebooku boşver gitsin" gibi laflar edip güldürüyor beni ama ben birden bi huzursuz oluyorum. "Şimdi kapatalım, misafirhaneye varınca sana haber veririm" diyorum. Telefonu kapatıyoruz ve ben nedensiz yere huzursuzlanıyorum. Aslında çok da nedensiz değil, o ıssız yola minibüs kılıklı bir aracın girdiğini fark ediyorum. Telefonu kapattım, elimdeki sırtımdaki omzumdaki çantaları yeniden bi üstüme tepiştirdim derken fark etmiyorum aracın naaptığını, bi süre sonra görüyorum ki ileride, yaklaşık 100m ileride duruyor araba, dışarıda da iki kişi. Adamlardan birisi araca bakıyor, diğeri bana. Aklıma ilk gelen şey arabada bir arıza olduğu ve yolu tıkamamak için aracı oraya çektikleri oluyor ama kaput falan açık değil, lastiklere göz atıyorum hemen, inik/patlak da değiller, plakayı tam göremiyorum ama dikkatlice odaklanınca okuyabiliyorum; bu sırada yaklaşıyorum tabii adamlara, o zaman daha iyi fark ediyorum ki bunlardan biri ciddi ciddi beni inceliyor. Bu ıssız yolda kimdir bu gelen diye merak etti heralde diyorum ama içimden bi ses sürekli "unutma adamın kasıklarına tekme atcaksın" diyor, gülüyorum kendime. Sonra biniyorlar arabaya, arabayı çalıştırıyorlar, demek ki bir bozukluk yok, biraz daha ileri gidip duraklıyorlar. Ben yürümeye devam ediyorum ama biraz korkmaya başlıyorum bu gidip durma faslından. Araba çok yavaş hareket ediyor, ben de korkudan bi an önce misafirhaneye varabilmek için olabildiğince hızlanıyorum. Benimle aynı hizaya geliyor araç, hatta ben önlerine bile geçiyorum bir süreliğine ama artık aklımdaki senaryo iyice netleşiyor: bunlar benim kafama bişiy indirip bayıltacaklar, arabanın arkasına atıp kaçıracaklar, sonra böbreklerimi çalacaklar ve uyandığımda kendimi buz dolu bir küvetin içinde bulucam. Bundan o kadar eminim ki, hemen mesajı yazıyorum, "38 AT 083 mavi mazda" bir aksilik olduğu anda yes tuşuna basıp Zerrincim'e göndericem. Araç bir süre benimle yanyana gidiyor, sonra hızlanıyor, biraz ilerde duruyor, sağ kapı açılıyor, içinden inen adam arkadaşına sesleniyor "fazla sürmez benim işim yirmi dakkaya kadar gel al" diyor. Ben duraksıyorum, sanki adam sağdaki çayıra işemeye falan gidecek de yol veriyorum güya ama olay öyle olmuyor, tam türk filmlerindeki gibi "gel bakalım güzelim eğlenelim seninle biraz" diyor, tam bu sırada ben defalarca yes'e basıyorum cebimin içinde sıkı sıkı kavradığım telefonda. Bir eli yüzüme bir eli bacaklarımın arasına gidiyor. Çenemi tutup öpmeye niyetleniyor sanırım ki, ben mesajı gönderdim nasıl olsa diye elimi cebimden çıkarıp yüzünü avuçluyorum adamın, diğer elini tutup sırtıma alır gibi bi hareketler yapıyorum. Neden, nasıl, niçin bilmiyorum ama çok seri bir şekilde yapıyorum bunları. O sırada bir "bııııp" sesi geliyor cebimden, hani şebekeye ulaşılamayınca öter ya telefon, ya da mesaj gönderilemeyince, ha işte o ses. O sesi duymamla aklım başıma geliyor, bağırıp çağırmadığımı, sessizce boğuştuğumu ama yardım istemediğimi fark ediyorum ve avaz avaz bağırmaya başlıyorum. Çığlık atıyorum, adama küfrediyorum, bu arada elimi yeniden cebime atıyorum, telefonu çıkarıp aynı mesajı yeniden göndersin diye sürekli yes'e basıyorum bi elimle, yüzyüze geliyoruz adamla, yine yüzünü avuçlayıp itiyorum kendimden. Sonunda artık 'mesaj gittiyse gitmiştir, gitmediyse bile ikinci elime ihtiyacım var' diyip telefonumu cebime geri koyuyorum, tekmelerle girişiyorum adama. Adam "korkma tamam sakin ol bağırma" diyor uslu uslu. Öyle bir an geliyor ki kontrolü ele geçiriyor, omuzlarımdan kavrayıp araziye doğru yatırmaya çalışıyor beni ama sırtımdaki yük o kadar fazla ve ben öyle sağlam basmışım ki yere, yapamıyor, ve ben de bi yandan suratını tırmalıyorum adamın. Sonunda bi şekilde vazgeçiyor, "tamam tamam" diyor, gidiyor geri. Daha 2 adım atmadan bir başka adam geliyor üstüme bu defa, şöför koltuğundaki kişi, "nasıl konuşursun sen benim arkadaşımla böyle" diyor ve güya beni dövmeye geliyor, tabii arkadaşına konuştuklarımın seksen bin katı güzel küfürlerle cevap veriyorum kendisine. Gelip beni itiyor, ben onu itiyorum, hatta hızımı alamayıp yumruk falan atıyorum ama neresine geliyor bilmiyorum artık. Sonra arkadaşı sesleniyor buna "gel gel tamam" diyor, ve bu bi anda beni bırakıp arkasını dönüp gidiyor. Ve ben...yürümeye devam ediyorum misafirhaneye doğru... Arkama dönüp bakamıyorum, arabadan levye alıp kafama indirmeye veya beni bir çuvala sokmaya geliyor olabilirler ama ben dönüp bakamıyorum. Koşmaya cesaret edemiyorum çünkü yüküm çok fazla, düşersem bu yenilmek demek olur, düşmemeliyim diye koşamıyorum da...hızlı adımlarla yürümeye devam ediyorum. Bu boğuşma içinde yolun üçte biri bitmiş oluyor neredeyse, çok uzakta hareket eden bişiy görüyorum veya gördüğümü zannediyorum, en kuvvetlisinden bir ıslık çalıyorum. Boş arazide yankılanıyor ıslığım, yolun karanlık sol tarafından bir ses geliyor "hey kimse var mı orda" diye. Avaz avaz plakayı bağırıyorum, tam o sırada hızla bir U çekiyor araç ve gidiyorlar...

Hikayenin devamında benim şok halindeki trajikomik hareketlerim, bi süre gündüz bile tek başıma sokağa çıkmak istemeyişlerim, gerçekten çalıştığına ilk defa o gece inandığım Polis İmdat hattı, 2,5 saat içinde yakalanan suçlular, 4,5 saat sonra kollarında olduğum annem, sonrasında suçluların yakınlarından gelen sürekli telefonlar, adliye koridorları, ifadeler, karakollar, adli tıp önünde geçirilen sinir dolu dakikalar...yıllara yayılıyor tüm bunlar... Davanın son durumu ne bilmiyorum, ülkeme giriş çıkışlarımda bana sorun yaratmadığı sürece bilmek de istemiyorum artık zaten.

Peki bunu neden anlattım? Daha sonra hassisyet gösterdiğim bazı konularda daha iyi anlaşılabilmek için sanırım...

24 Aralık 2008 Çarşamba

24 Aralık 2008 - 00:57

yazmam gerek, o güzel gülen gözlere ve kendime haksızlık etmemek için...
yazmam gerek, o güzel dakikaları unutması kuvvetle muhtemel hafızama kurban etmemek için...

Gece 2,5da bindik Kent'in Kayseri arabasına, iğrençti. Fen-Edebiyat fakültesine vardığımızda sabah 8,5 civarındaydı, 09:55'di İbrahim Hoca'nın kapısını tıklattığımda, seminerime başladığımda 10:15, rahata erdiğimde sanırım 11'di.

Zerrincim, OnurCUK ve Ziza ile birlikte keyifli adımlarla ilerlemeye başlayıp titrek tavşanı gördüğümüzde kampüste, saat kaçtı bilmiyorum. Sanırım Stresi Rahatlık geçiyordu. Eve vardık, biraz zaman aldı benim hayatımın en rezil seminerini vermiş olmamın huzursuzluğunu ve fakat atlatmış olmamın verdiği rahatlığı farketmem. Ziza ve OnurCUK hemen kahvaltı hazırlıklarına giriştiler, aslında sabah 6'ya kadar beklemişlerdi kapılarını çalmamı ama böylesinin daha iyi olduğuna karar verdik sonradan, hayatımın en dostane ve en lezzetli kahvaltısını yaparken. Özellikle OnurCUK'un yaptığı peynir tavalama ve Ziza'nın yaptığı ekmeği anlatabilmeyi, ben yazdıkça sizin ağzınızda o tadı hissettirebilmeyi çok isterdim ama o şans bana aitti bu sabah.
Mükemmel ötesi bir kahvaltının ardından oturma odasına geçtik, aktarılacak filmler diziler müzikler ders notları, izlenecek komik videolar ve OnurCUK'un XVI. Ulusal Astronomi Kongresi'ndeki konuşması vardı bizi bekleyen. Gün içinde Mehemet ve James ile tanıştık, Seval'i de ağırladık kısa bir süre, Lazca'dan bahsettik, facebook çılgınlığından, 80leirn sonu 90ların başındaki çizgi filmlerden ve arkadaşlarımızdan bahsettik.
Zaman nasıl geçti bilmiyorum, tek bildiğim kendimi çok "aitmiş" gibi hissettiğim, uzun zamandır özlediğim sohbet ve çok güzel bir mutluluk tadı... Kocaman bir teşekkür burdan sizlere, o güzel gün ve içimi ısıtan o güzel gülen gözleriniz için..

Akşam vakti, Şener ve taze sözlüsü ile buluştuk, halamın evine gittik. Babaannem de ordaydı, ve Zekiye ve çocukları. Son bıraktığımda pencereden dışarı bakıp "dıgıl dıgıl" diyen Elif'i artık konuşan ve yürüyen ve hatta sıkıca parmaklarımdan tutup benimle danseden bir tombalak olarak buldum karşımda. O huysuz Ayhan'ın artık ilkokul 2.sınıfa gittiğini ve ben yokken insanlara benden bahsettiğini öğrendim "biliyo musun bizim ailemizde astronom var, bana uzak kitapları alıyor" diye. Akşamın beni en çok güldüren hikayelerinden birisi ise babaannemin babam çocukken bir ayakkabıcıya yaptırdığı ve kaybolmasın diye babamın beline taktığı lastik ipli tasma oldu. Evet ya, kaybolmasın diye bir tasma yaptırmış ipi lastikten ve beline takarmış dışarı çıktıklarında. Hay allahım yaa =))) Ve...hemen üstüne... en sevdiğim çocukluk arkadaşım ve aynı zamanda da çok uzak da olsa bir akrabam sayılan Taner'in evlendiğini öğrendim, içim kırıldı, gözlerim doldu, konuyu değiştirdim hemen. O benim en iyi çocukluk arkadaşımdı. Yazın benim için en sıkıcı İstanbul günlerinin bile en keyifli hatıraları, sabaha kadar atari oynadığım, birlikte salıncağa bindiğim, birlikte yaramazlıklar yaptığım en iyi arkadaşım evlenmişti, bana bir davetiye bile göndermeden, bir telefon bile etmeden bir kısa mail bile yazmadan... Daha sonra terminalde oturup otobüsümüzün kalkış saatini beklerken Zerrincim'e anlatıyordum ne kadar kırıldığımı, 3 damla damladı gözümden, durdurdum gerisini ama içim burukldu yine.

Ve fakat bugün çok güzel bir gündü tüm "ama"larına rağmen:
- seminerimi verdim her ne kadar bana yakışan bir şekilde olmasa da, çok da kötü değildi
- Ziza'nın blogunda benden bahsettiğini görüp mutlu oldum ama üzüldüm sabaha kadar uykusuz kalmalarına sebep olduğum için
- OnurCUK'un süper süprizi beni çok mutlu etti
- Bol bol güldüm hiç rol yapmadan, hiçkimseye "Türkiye'yi temsil ediyor olma kaygısı" hissetmeden, içimden geldiğince, içimden geldiği gibi güldüm bol bol
- Huzurlu hissetttim kendimi
- Şener için ne kadar önemli olduğumu hissettim, çok önemli olmasam da yine de önemliler arasında olduğumu görüp çok mutlu oldum
- Ayhan'ın beni benden bahsedecek kadar hatırlamasına çok sevindim
- Elif'le dansetmeyi sevdim
- Bu güzel günü yaşarken Zerrincim'in de benimle olması öyle iyi geldi ki..zaman zaman canının sıkılmasına üzülmeme rağmen sıkıntıdan fazla mutluluk paylaştığımızı düşünüp "iyi ki gelmiş" dedim

Şimdi otobüsteyiz, yine Kent Turizm'de. Giderkenki pis ve huzursuz yolcuğula rağmen neden yine Kent'le döndüğümüzü bilmiyorum, ama şunu çok iyi biliyorum ki bir daha asla Kent'le seyahat etmeyeceğim. Hatta kendime yaptığım bu haksızlıktan ötürü haftasonu İst. seyahatimi KamilKoç Rahat Hat'la yaparak kendimden özür dileyeceğim.

Ve bi de...
...eve uyuz misafirler gelmiş, o yüzden hiç eve gidesim yok.
... yarın akşam Bilimliler toplantısı var ama mekan hala belli değil, sinir oldum, en kötü ihtimalle Zeynep'le mutlaka buluşucaz.
... İst'a Perş .akşamı gidip Pazar sabahı Ank'da olacak şekilde dönmeyi planlıyorum ama henüz kesin değil
... otobüs çok pis kokuyo, midem bulanıyo, koca otobüste Zerrincim ve benim dışımdaki herkesin abuk ve eril cibilliyette olması çok rahatsız ediyor, otobüs çok pis kokuyor, midem bulanıyor...