hayat sana teşekkür ederim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat sana teşekkür ederim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2011 Pazar

Bu bir ilk!

Yıllardır burdayım, blogun geçmişini sağ taraftan görebilirsiniz, ve tabii ki blog olmadığı zamanlarda da internet benim hayatımda önemli bir etkendi. Ve yıllardır gerek blog aleminden gerekse başka vesilelerle internetten tanışıp sevdiğim insanlara minik sürprizler yaparım. Çünkü bilirim ki insanlar "internetten tanıştıkları birisinden" bir güzellik beklemezler. Yani hem şaşırtıcı bir güzelliği vardır bu minik sürprizlerin hem de tamamen özgür irademle yapılmış olurlar, "ya şimdi bi hediye almazsam bana küser" vb. baskılar olmadan. Gerçi hediye vermeye, hediye seçmeye hele ki hediye yapmaya bayılan birisi olduğum için böyle bir baskı hiç hissetmedim üzerimde şimdiye dek. Bazen kalbimi kırmış ama içten içe sevdiğim kimseler aklıma geliyor, aaa ZZZ bunu çok sever aslında, diye geçiriyorum içimden ama kırgınlığım aklıma gelen güzelliği yapmaya yetecek enerji barındırmama izin vermiyor ne yazık ki. Konumuzla alakası yok bunun zaten.

Aslında herşey Can Yayınları'nın başının altından çıktı. Okurlarına bir teşekkür mahiyetinde, facebook sayfasını beğenen okurlarına bir kitap hediye etme kararları sayesinde oldu ne olduysa... Can Yayınları'na olan sevgim sanırım çocukluğumun en güzel kitapları ile başladı... Kendimi bildim bileli var olan bu set: her birine beş kitap sığan altı kırmızı cilt... beyaz kapakların üzerindeki o minik kırmızı kalp... Kırmızı Balon, Alçacıktan Kar Yağar, Fedor Amca, Palavracı Baron... Hatta aklımda bir öykü bile vardı Can Yayınları ile ilgili. Oğlu Can'ın okumasını istediği kitapları basan bir adamın kurduğunu düşünürdüm Can Yayınları'nı. Şimdi bu yazıyı yazarken siteden okuduğuma göre de Can Yayınları işe çocuk kitapları basmakla başlamış gerçekten de. =)

Bak yine konuyu dağıttım. Can Yayınları'nı beğendim tabii ki facebook sayfasında. Aslında bu kampanya başlamadan önce beğenmiştim zaten. Sırada gidip kitabımı almak vardı ama kampanya bitmeden taa Kuzey İrlanda'dan İstanbul'a gitmem mümkün değildi. Neyse ki "hediye kitabınızı arkadaşınıza aldırabilirsiniz" dedi Can Yayınları. Şimdi o arkadaşı bulmam lazımdı. Nikahtan önce olsa "ohooo bi dolu adam var yahu istanbul'da, elbet biri alır benim için" derdim ama o zaman anladım ki Mutlu Dükkan'ın bizim için yaptığı figürleri alacak ancak bi tane sağlam dostumuz varmış; ne akrabalar, ne tanıdıklar... O yüzden şimdi de birisinden istemeden önce biraz düşüneyim dedim. Meselenin bedava kitap meselesi olmadığını anlamışsınızdır zaten, Can Yayınları bana bir hediye verecekti; tüm çocukluğum boyunca en sevdiğim kitaplarımı basan, ortaokul lise yıllarımda benimle birlikte çocukluktan çıkmış olan Can Yayınları... Derken... Olan oldu! İlk defa oldu hem de! Geçen hafta Belfast'ta geçirdiğim yorucu bir günün ardından eve geldiğimde sevdicek çantasından çıkardı. "Aras Kargo sana birşey göndermiş" dedi. Gönderici Aras Kargo olunca şaşırdım doğrusu. Açtık baktık ki sevgili küçükanat'ım göndermiş! Hayatımda ilk defa internetten tanıştığım bir arkadaşım benim için böyle zahmetlere girdi, günlük koşturmacası-kendi hayat sıkıntısı içinde bana vakit ayırdı, hayatına kattı beni...ve bu çok güzel hediye ile hiç unutmayacağım bir anı kattı hatıralarıma.


Gönderenin Aras Kargo olması meselesi ise yine Royal Mail'in halt yemesi. Adamlar buraya gelen her kargoyu açıyor yahu! Hadi şimdiye kadar Zerrincim'in gönderdiği koca kolileri merak etmiş olabilirler, Almanya'dan gönderdiğimiz kutudaki kolonyadan huysuzlanmış olabilirler tamam ama içinde kitap olduğu belli olan bir paketi neden açarsın ki be insafsız Royal Mail?! Malum fıkradaki gibi, bahçeye gömdüğüm cesetten kimsenin haberi olmasın sakın dersem gelip bahçeyi bedavaya çapalayacaklar sanırım bu gidişle =)


Yalnız herşey bir yana, zarfın üzerindeki T mührüne bayıldım, bayıldım! Her türlü kırtasiyeye deli divane olan ben, daha geçen ay bir kırtasiyede bu mühürlere bakıyordum, alsam kullanabilir miyim acaba diye. Ha nerede kullanacaksın derseniz, size yazdığım mektuplara tabii ki, başka ne işim olur ki mühürle damgayla =) Ve benim için yapılmış o resmi nasıl es geçebilirim ki? Yağan yağmura inat bahçede doktora yeterlilik raporunu yazmaya çalıştığım günlerin anısına yapıldı bu resim; benim resmim! Bir de çok güzel bir kartpostal... Hangi birine sevineyim bilemedim. Hepsine ayrı ayrı, çok ama çok sevindim!


Sözün özü efendim, sevgili küçükanadıma hepinizin huzurunda kocamaaaan teşekkürler ederim!


28 Şubat 2010 Pazar

Nice day!

Hayat, sana teşekkür ederim! 
Bugün dünden de güzeldi! 


Hem zihnen hem bedenen yorulduğum ve sonunda elle tutulur işler çıkardığım günleri, yeni ve ben gibi insanları tanıma şansına eriştiğim zamanları çok seviyorum. Tıpkı bugün gibi!

Eğer işler yolunda giderse çok hoş bi süprizim olucak. Gitmezse bu haliyle bile idare eder bir süpriz olabilir bence :)

TOEFL iyi gibiydi, anlatırım detaylarıyla ama şimdi çok yorgunum, uyumam gerek yoksa yarına migrenle başlayacağımın habercisi hafif bir baş ağrısı musallat oldu tepeme.
Öpücükler herkese!

15 Eylül 2009 Salı

Switch on!

Bu dünyanın etme bulma dünyası olduğuna fazlaca inanıyorum. En azından benim için. Yoksa Tayyip Erdoğan için değil tabii ki. Aşk meşk meseleleri dışında çok şükür ki kimseye bi kazığım olmadığı için ancak bu konuda sırayla bi üzüyorum bi üzülüyorum. İşin komiği sırayı da biliyo olmam :)) Neyse asıl olay bu değil, şu: Yıkılmadım ayaktayım! Geçenlerde yazdım ya hani çalışma enerjim yerine geldi diye. Yalnız başına gelmedi efenim, hayata dik duruşum, inadım, hastirin lan ordan'larım, benim yoğurt yiyişim böyle'lerim, işine gelirse cicim'lerim ve hatta yürrüüü anca gidersin'lerim bile geri geldi. Bu öyle güzel bişiy ki anlatamam. Çok güzel anlatış şekilleri vardır bunu ama özetle şöyle diycem; hani bazı ağaçlar vardır ya, eğilemez bi türlü ama yavaş yavaş çatırdar, sonra da kırılır gider. İşte tıpkı o şekilde çatırdayarak kırıldığımı ve artık asla eskisi gibi olamayacağımı zannediyodum, ve belki de acıyordum kendime, hatta durumu kendime daha yumuşak bi şekilde göstermek adına "topluma uyum sağlıyorum" diyordum. Ne olduysa oldu ve eskiye döndüm, kendi normalime! Mesela tepemi çok attıran olursa onu bensizlikle cezalandırabilecek kadar özüme döndüm yeniden. Ukalalık mı bu? Kendini bi halt sanmak mı? Böyle olduğunu zannetmiyorum, sadece kimse senin kıymetini bilmezken kendi kendinin kıymetini bilmek bu bence. Hiçbir zaman, asla ama asla iyi kalpli, sevgi dolu, masum birisini üzmek için bir davranışta bulunmadım, iyi niyetli kimseye kötülük planları kurmadım. Ha kötü niyetli kimseler için de hainlikler planmadım tabii ki ama gün gelip de ektiklerini biçtikleri oldu, ne yalan diyeyim; ama o zamanlarda bile üzüldüm o insanlar için. Sonra işte bi şekilde öyle bir düştüm ki... Elini uzatan her kim olursa olsun beni kaldırmaya gücü yetmedi. Sandım ki o acılar, sıkıntılar, başarısızlıklar, ve beceriksizlikler ebediyyen benimle olacak. Nasıl oldu da o hale geldim bilmiyorum. Mutlaka ki üzerinde düşünsem bulabilirim ama buna değer görmüyorum doğrusu. "Şimdi benim bu kadar çok üzülmeme neden olan şey 3 ay sonra benim için o kadar önemsiz olacak ki, buna üzülmek çok saçma" diye avuturdum hem kendimi hem de etrafımdakileri, taa ortaokul yıllarımdan beri. Sonra gördüm ki kendime söylediğim bu 3 aylar, 6 aylar yıllara dönüşmüş ve hiçbir şey iyiye gitmemiş bir türlü. Galiba bu noktada yitirdim umudumu. Halbuki ne güzel demiş şair "direnmek umuttandır"diye... Umut kalmayınca direnememişim meğersem.

Şimdi bir sihirli değnek dokundu bana, bilmiyorum ne zaman oldu, nasıl oldu... Yine eski dik, sert, sivri, asi ve belki de kırıcı halime geri döndüm. Yok artık öyle topluma uyuyorum ayaklarıyla eğilip bükülüp kendime yabancılaşmak. Yok artık öyle herkesle iyi geçineyim derdine düşüp kendimden utanır hale gelmek. Ben derdim hep "herkesin sevdiği adamdan korkacaksın" diye, ama sonra ben öyle olmaya çalışır hale geldim yeniden kendim gibi olabilme umudumu bi şekilde kestiğimde. Oh be, umurumda değil artık dünya. Artık yeniden, sadece beni olduğum gibi kabullenebilen gerçek dostları istiyorum ertafımda, diğerlerine de sonuna kadar açık bırakıyorum kapımı, güle güle gitsinler.
Uçlardaki mutluluklarım, uçlardaki heycanlarım, yüksek sesli kahkahalarım, sadece özel insanların belki görebildiği göz yaşlarım, haketmeyene bile sırf kendimi mutlu etmek adına yaptığım süprizlerim, bir tatlı tebessüm görebilmek adına dağıttığım iltifatlarım, hatalarımdan bile memnuniyetim, tek kalemde silip atışlarımdaki eminlik ve cesaret, bir bakışın-gülüşün-duruşun peşine takılıp gidişlerimdeki sınırsızlık, sinirlenişlerimdeki delilik, aşkımdaki coşkunluk, cezalarımdaki acımasızlık... Herşeyin en ucu geri geldi bana yeniden.

Yeniden doğmuş gibi hissediyorum kendimi, sanki bundan 8 sene önceki halime, belki daha da eskiye, en deneyimsiz halime dönmüş gibi. Sanki daha önce hiç aşık olmamışım, hiç terk edilmemişim, hiç terk etmemişim gibi cesur; hiç gökkuşağı, kar tanesi, çiğ damlası görmemişim gibi heycanlı, hiç su içmemiş gibi susuz hissediyorum kendimi.

Yeniden okumam gereken zilyar tane kitap var diye heycan duyabiliyorum! Değil İmge Kitabevi'ndeki rafları, aynanın karşısında duran tek bir kitabı görünce bile acilen okumalıyım diye panikleyebiliyorum. Dünyanın tüm kitaplarını yığsalar, nefes almadan okuyup bitirecek kadar enerji biriktirmişim. Tıpkı ilkokuldaki gibi "Ekmek çalsam hapse atarlar mı beni acaba? Orada yapacak bi işim olmadığı için istediğim kadar vaktim olur kitap okumaya" diye düşünebiliyorum yeniden! Ne kadar naif ve ne kadar güzel!

Yeniden tehlikeli hayaller kurabiliyorum, yeniden bungee jumping yapmak istiyorum, yeniden motorsiklet ehliyeti alabilmek istiyorum, yeniden kulaklarımı deldirmek istiyorum, yeniden yeniden yeniden bi dolu şey işte!

Dahası, normal insanların bunlara basit/saçma diyeceklerini bile bile bunları dünyanın sonuymuşcasına önemseyebilmek en güzeli!

Düşünmesi kadar yazması da komik belki, belki çok anlamlı ama ilkokul sıralarında anlamlarını bilmeden ezberlediğimiz bi dolu cümleyle birlikte işlendiği için hafızamıza komik geliyordur şimdi: damarlarımda hissedebiliyorum bu gücü! Muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcut! Kan asil mi değil mi, kanın asil olmayanı nasıl olur vb. konulara girmek bile istedim şimdi ama yazı daha fazla uzamasın en iyisi. Keyfime diyecek yok şu anda.


Sezen benim yerime söylemiş sanki;

Acılarım oldu herkes gibi elbet,
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim...
Unutulmayı da göze aldım evet,
Hayat sana teşekkür ederim...

27 Şubat 2009 Cuma

28 geçti, 18 kaldı...

Bugün
beni
anladın sen

yargılamadın
eleştirmedin
yıpratmadın

Tabii ki aferin de demedin ama

dürüstlüğe gösterdiğim çabayı
gördün
anladın

sahte sularda yaşayamadığımı
gördün
anladın

o kadar nefessiz geçirdiğim anları
hissettin
anladın

anlamak için çaba sarf ettin
anlamak istedin beni

ve bugün

o en karışık halimde
en utandığım
en yerin dibinde girip de
orda kalmak istediğim halimde

anladın ya sen beni

elimi tuttun da
sanki gözüme baktın da
içimi ferahlattın ya...

işte bugün
ben
sana
gerçekten
aşık oldum...
beni anladığın için... ...teşekkür ederim




10 Ocak 2009 Cumartesi

"boşaymış" demek zor geliyor şimdi onca şey için...


3 sene..yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Çok şaşırıyodum, hatta benim o dönemler fazla inanmamama rağmen ikide bir aman maşallah diyip duruyoduk kendimize nazar etmeyelim diye. İnsanların aklının alamayacağı kadar güzel, eşsiz bir şeydi yaşadığımız. Hayatın en tahammül edilemez anında yanındaydım, günlerce evden çıkmadığım zamanlarda zorla kolumdan tutup beni dışarı çıkaran o oldu. Geçirdiğim sinir krizlerinde beni o topladı kaldırımlardan. Ölümlerde yanındaydım, ölüm haberlerinde, doğum sevinçlerinde, bebek patiklerinde.. En salak kararlardan o döndürdü beni, kimseye söylenmezleri konuştuk, kendimize söylemeye korktuklarımızı birbirimize söyledik dost acı söyler diye, kendimize beğendiğimizi birbirimize yakıştırdık, kıskandıksa da açıkça söyledik, sarılıp ağladık, karnımıza ağrılar girene kadar güldük, kimsenin tahammül etmediği zamanlarda birbirimize katlandık, birbirimizin hatalarını düzelttik, yanlıştan doğruya çektik, en çılgın işleri yapmak için birbirimize gaz verdik, çoğu zaman düşüncemiz farklıydı ama saygı göstermeyi bildik, birlikte şımardık, birlikte kaybettik, birlikte başardık, birlikte aşık olduk, birlikte hayaller kurduk, birlikte yaşadık onca şeyi..

Sonra.. 2008 yazı başında.. döndüm Ankara'ya.. Almanya'ya yanıma gelmek için pasaport çıkarttıracaktı, emniyet müdürlüğüne gitmesi gerekiyordu o yüzden. Onyıllardır Almanya'da yaşayan ablasını ziyaret etmek aklının ucundan bile geçmemişken benimle gezmeye gelecekti, binbir evrak kağıt kürek işi vardı.. Ankara'ya geldiğim günün gecesi yola çıkmam gerekiyordu, ama en azından Zerrincimi azcık göreyim diye onunla birlikte Ostim'e gitmiştim, öğleden sonra da eve geçecektim. Mesajlaştık buluşalım diye, öğlen gibi ancak gelebilirim, o saate kadar sen işlerini hallet dedim, tamam dedi. Öğlen tam 12'de mesaj attı hadi buluşalım diye, benim Ostim'den çıkmam, metroyla eve gelmem ancak 3-4'ü bulur sen de zaten ancak halledersin işini, Emniyet kalabalık olur dedim, iyi dedi. 3,5'tu Ostim'den çıkabildiğimde ama araba vardı altımda, telefon ettim nerde olduğunu öğrenmek için, uygunsa yol üstünden bi yerden onu almak için. Açmadı. Eve gittim, 4,5 civarıydı, yeniden telefon ettim, açmadı.. Emniyet Müdürlüğü'nün adına bakınca emniyetli bir yer gibi geliyordur kulağa belki ama Kayseri'deki olaydan sonra bana her yer emniyetsiz artık, defalarca aramama rağmen açmayınca korktum, gidip o civarda arasam diye düşündüm ama çok saçma olacaktı, evde oturdum bekledim. Onca zamandan sonra eve dönünce de tüm aile de bizde toplanmıştı tabii, herkes benim gözümün içine bakıyor, bense telefona. Kaç kez aradım bilmiyorum, saat 9 olmuştu artık, deliye döndüm, korkudan napıcağımı şaşırdım, polisi mi aramalıydım? Saat 10 oldu, evini aradım sonunda, Witchie'ye gidiyorum gidip başka arkadaşlarına gittiği olurdu bazen o yüzden fazla da sorgulayamadım ama aradım yine de, evde yok dedi annesi. Halbuki öyle kolay kolay eve geç gidebilen birisi de değildi.. Defalarca aradım, artık telefonu açıyordu ama ses gelmeden kapanıyordu. Kaçırılmış mıydı, başına bi iş mi gelmişti, buz dolu bi küvetin içinde böbrekleri çalınmış bi halde mi bulmuştu kendisini? Aklım başımdan gitti, o kadar çaresizdim ki! Onca yıldır hiç böyle bişiy olmamıştı. 10,5'da yeniden aradım evi, halası çıktı, burda veriyim dedi, sesini duyunca öyle bi boşaldı ki sinirlerim tüm vücudum titremeye başladı, çok şükür sağdı, salamdı, sesi de çok iyi olmasa da yine de iyi geliyordu. Ne oldu dedim, neden açmadın? Meşguldüm dedi. Nasıl yani dedim, basbayaa işim vardı işte açmadım dedi. İnanamadım, salaklaştım, kapattık telefonu, 11,5daki otobüse yetişmek için yola çıktık, damla damla aktı içimdeki acı, üzüntü, kırgınlık, sevgi, ne varsa artık... 2 gün sonra dağın başından telefon ettim yine ben, dayanamadım, nooldu dedim bi anlat hele, Zerrin'e vakit ayırdın da bana ayırmadığın için kızdım sana, kıskandım dedi, arkadaşlarıyla buluşmuş sonra da, emniyetteki işi de 15 dk bile sürmemiş. Affettik bi şekilde birbirimizi. Kimkimi affetti onu da bilemedim ama affettik işte. 16 Ağustos'ta bir haftasonu için İstanbul'a gitmiştim, giderken msj attım, arayamıyodur belki diye çaldırdım falan ama.. en son.. parçalı ay tutulmasının olduğu geceydi... Birçok tanıdığım bu tür olaylarda kendilerine haber vermemi isterler hep, bu gece ay tutulması var senin pek ilgini çekmez ama istersen bi ara bi bak, diye bir mesaj attım, cevap yazmadı. Kontoru yoktur her zamanki gibi diye düşündüm. Daha sonra msn'de gördüm, daha sonra dediğim de en az bir-iki ay sonra, neden cevap vermedin ki dedim, kontorum yoktu demesini bekliyodum ama... neyse daha bi dolu detay var tabii ki de anlatamıycam işte şöyle oldu sonrası, aynen history kaydı, a hatta bi de tarih:

20.09.2008
wos: kız nerelerdesin sen ya
- ılgazdayım yaa:)
wos: e iyi de insan bi zahmet bi mesaja cvp yazar bari
wos: ama akıllandım bu defa meraklanmadım işte
- neye msj atıcam ??
Wos: en az 5 tane sms attım sana yaa
- ne ayzdın??
- :S
- telsımemı attın
wos: hatta sms lerim iletilmiyo mu diye başkalarına da atıp kontrol ettim bi de
wos: ne bilyim işte hep hangisiydiyse kullandığımız sen burdayken ona attım
- ne yazdın meselaa
- bı tek
- ayü
- tutulması geldı baska bı sey yok
wos: en son ay tutulmasını yolladım işte
wos: ee ona neden cvp yazmadın peki?
wos: hadi öncekiler ulaşmadı diyelim
- nıye yazım kı
- bak demıssın
- ben zaten bakmayacaktım:D
wos: peki
- ii

konuşma böyle bitti, sonra da birbirimizi görünce msn'de vs. ne o yazdı bana bi selam, ne ben ona. Silmedik, engellemedik, facebook zıkkımı da durdu öylece... Sonra Bonn'a geldim ben, biliyordu yolculuk vaktimi, bi güle güle bile demedi, ben de demedim gidiyorum diye. Yılbaşında yine geldim, bi umut dedim belki arar mı acaba, aramadı, canı sağ olsun dedim, biz yine bi ara biraraya geliriz böyle anlamsız sebep mi olur durduk yere dedim, dedim, dedim, hep dedim işte... her zamanki salaklığımla dedim de dedim.. kendim kurdum kendim inandım kendim konuştum kendim dinledim. Bugün baktım silmiş facebook'tan. Nedenini de biliyorum, çok kıskandığı başka bi kızla samimi oldum diye =))) kızlar böyle işte. Bu yüzden en fazla 1 tane samimi kız arkadaşım olabiliyor benim. Şimdi böyle yazınca facebook sanki hayatımızın çok mühim bir parçasıymış gibi işi trajikomik hale getiriyor ama iletişiyoruz işte bi şekilde, eskiden telgraf neyse şimdi de facebook, msn, o! Benim suçum mu bugünlerde posta güvercinlerinin rağbet görmemesi? Neyse işte, baktım silmiş, ama az biraz tanıyosam sevgilisinin hesabından falan bakıyodu ben ne haldeyim diye, bu sefer de ben sildim ne kadar ortak kimse varsa. Hadi bakalım! Dostluk her zaman karşındakinin senin nazını çekmesi değil, her zaman dibine kadar şımarmak değil, her zaman sınırları zorlamak, her zaman bakalım beni seviyor mu testleri yapmak değil... Çok seviyorum, hem de çok! Şimdi arasa da aptalca bi neden söylese, en az o günkü gibi çok severim yine onu, ama o gururludur yapmaz, ayrı mesele. Ha ben mi? Ben dostluğu gururdan üstün tutacak kadar çok kere hiç gereksiz yere alttan aldım hatta özür de diledim ama dostluk, yeri geldiğinde inatla sabredip hatasını görmesini beklemektir... Kim bilir belki 15 yıl sonra bir yerde karşılaştığımızda sımsıkı sarılırız, o yine bir açıklama yapmaz tüm bu nedensizliklerine ve ben yine deli gibi sevmeye devam ederim onu... Kırgındım zaten ama bi kez daha kırıldı kalbim şimdi... Olmadı be kanka!

24 Aralık 2008 Çarşamba

24 Aralık 2008 - 00:57

yazmam gerek, o güzel gülen gözlere ve kendime haksızlık etmemek için...
yazmam gerek, o güzel dakikaları unutması kuvvetle muhtemel hafızama kurban etmemek için...

Gece 2,5da bindik Kent'in Kayseri arabasına, iğrençti. Fen-Edebiyat fakültesine vardığımızda sabah 8,5 civarındaydı, 09:55'di İbrahim Hoca'nın kapısını tıklattığımda, seminerime başladığımda 10:15, rahata erdiğimde sanırım 11'di.

Zerrincim, OnurCUK ve Ziza ile birlikte keyifli adımlarla ilerlemeye başlayıp titrek tavşanı gördüğümüzde kampüste, saat kaçtı bilmiyorum. Sanırım Stresi Rahatlık geçiyordu. Eve vardık, biraz zaman aldı benim hayatımın en rezil seminerini vermiş olmamın huzursuzluğunu ve fakat atlatmış olmamın verdiği rahatlığı farketmem. Ziza ve OnurCUK hemen kahvaltı hazırlıklarına giriştiler, aslında sabah 6'ya kadar beklemişlerdi kapılarını çalmamı ama böylesinin daha iyi olduğuna karar verdik sonradan, hayatımın en dostane ve en lezzetli kahvaltısını yaparken. Özellikle OnurCUK'un yaptığı peynir tavalama ve Ziza'nın yaptığı ekmeği anlatabilmeyi, ben yazdıkça sizin ağzınızda o tadı hissettirebilmeyi çok isterdim ama o şans bana aitti bu sabah.
Mükemmel ötesi bir kahvaltının ardından oturma odasına geçtik, aktarılacak filmler diziler müzikler ders notları, izlenecek komik videolar ve OnurCUK'un XVI. Ulusal Astronomi Kongresi'ndeki konuşması vardı bizi bekleyen. Gün içinde Mehemet ve James ile tanıştık, Seval'i de ağırladık kısa bir süre, Lazca'dan bahsettik, facebook çılgınlığından, 80leirn sonu 90ların başındaki çizgi filmlerden ve arkadaşlarımızdan bahsettik.
Zaman nasıl geçti bilmiyorum, tek bildiğim kendimi çok "aitmiş" gibi hissettiğim, uzun zamandır özlediğim sohbet ve çok güzel bir mutluluk tadı... Kocaman bir teşekkür burdan sizlere, o güzel gün ve içimi ısıtan o güzel gülen gözleriniz için..

Akşam vakti, Şener ve taze sözlüsü ile buluştuk, halamın evine gittik. Babaannem de ordaydı, ve Zekiye ve çocukları. Son bıraktığımda pencereden dışarı bakıp "dıgıl dıgıl" diyen Elif'i artık konuşan ve yürüyen ve hatta sıkıca parmaklarımdan tutup benimle danseden bir tombalak olarak buldum karşımda. O huysuz Ayhan'ın artık ilkokul 2.sınıfa gittiğini ve ben yokken insanlara benden bahsettiğini öğrendim "biliyo musun bizim ailemizde astronom var, bana uzak kitapları alıyor" diye. Akşamın beni en çok güldüren hikayelerinden birisi ise babaannemin babam çocukken bir ayakkabıcıya yaptırdığı ve kaybolmasın diye babamın beline taktığı lastik ipli tasma oldu. Evet ya, kaybolmasın diye bir tasma yaptırmış ipi lastikten ve beline takarmış dışarı çıktıklarında. Hay allahım yaa =))) Ve...hemen üstüne... en sevdiğim çocukluk arkadaşım ve aynı zamanda da çok uzak da olsa bir akrabam sayılan Taner'in evlendiğini öğrendim, içim kırıldı, gözlerim doldu, konuyu değiştirdim hemen. O benim en iyi çocukluk arkadaşımdı. Yazın benim için en sıkıcı İstanbul günlerinin bile en keyifli hatıraları, sabaha kadar atari oynadığım, birlikte salıncağa bindiğim, birlikte yaramazlıklar yaptığım en iyi arkadaşım evlenmişti, bana bir davetiye bile göndermeden, bir telefon bile etmeden bir kısa mail bile yazmadan... Daha sonra terminalde oturup otobüsümüzün kalkış saatini beklerken Zerrincim'e anlatıyordum ne kadar kırıldığımı, 3 damla damladı gözümden, durdurdum gerisini ama içim burukldu yine.

Ve fakat bugün çok güzel bir gündü tüm "ama"larına rağmen:
- seminerimi verdim her ne kadar bana yakışan bir şekilde olmasa da, çok da kötü değildi
- Ziza'nın blogunda benden bahsettiğini görüp mutlu oldum ama üzüldüm sabaha kadar uykusuz kalmalarına sebep olduğum için
- OnurCUK'un süper süprizi beni çok mutlu etti
- Bol bol güldüm hiç rol yapmadan, hiçkimseye "Türkiye'yi temsil ediyor olma kaygısı" hissetmeden, içimden geldiğince, içimden geldiği gibi güldüm bol bol
- Huzurlu hissetttim kendimi
- Şener için ne kadar önemli olduğumu hissettim, çok önemli olmasam da yine de önemliler arasında olduğumu görüp çok mutlu oldum
- Ayhan'ın beni benden bahsedecek kadar hatırlamasına çok sevindim
- Elif'le dansetmeyi sevdim
- Bu güzel günü yaşarken Zerrincim'in de benimle olması öyle iyi geldi ki..zaman zaman canının sıkılmasına üzülmeme rağmen sıkıntıdan fazla mutluluk paylaştığımızı düşünüp "iyi ki gelmiş" dedim

Şimdi otobüsteyiz, yine Kent Turizm'de. Giderkenki pis ve huzursuz yolcuğula rağmen neden yine Kent'le döndüğümüzü bilmiyorum, ama şunu çok iyi biliyorum ki bir daha asla Kent'le seyahat etmeyeceğim. Hatta kendime yaptığım bu haksızlıktan ötürü haftasonu İst. seyahatimi KamilKoç Rahat Hat'la yaparak kendimden özür dileyeceğim.

Ve bi de...
...eve uyuz misafirler gelmiş, o yüzden hiç eve gidesim yok.
... yarın akşam Bilimliler toplantısı var ama mekan hala belli değil, sinir oldum, en kötü ihtimalle Zeynep'le mutlaka buluşucaz.
... İst'a Perş .akşamı gidip Pazar sabahı Ank'da olacak şekilde dönmeyi planlıyorum ama henüz kesin değil
... otobüs çok pis kokuyo, midem bulanıyo, koca otobüste Zerrincim ve benim dışımdaki herkesin abuk ve eril cibilliyette olması çok rahatsız ediyor, otobüs çok pis kokuyor, midem bulanıyor...