onur'cum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
onur'cum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2009 Cuma

Budur!




Efenim testin asıl çıkması gereken sonucunu buldum sonunda!
Gerçi OnurCUM Sex and the City karakterlerinden değil ama olsun. Benim hayatımın ana karakteri olduktan sonra S&C'de olsa kaç yazaaaar, olmasa kaç?!!

19 Mayıs 2009 Salı

dilekçe

.


Sayın ilgili,

aşık olduğum OnurCUM tarafından çalınan aklımın iadesi için gereğini emir ve tensiplerinize saygılarımla arz ederim.

Witchie of Stars








.

22 Mart 2009 Pazar

4. günün özeti


Öğleden sonra başlayan gün Ruxy'in de bize katılma kararıyla biraz hız kazandı, hep birlikte Köln'e gittik. Daha önce gidip de kapalı saatlerine denk geldiğim Çikolata Müzesi'nde bi kez daha şansımızı deneyelim dedik, keza açık olup olmadığını bilmeden düştük yollara. Şanslı günümüzdeymişiz ki açıktı. Çikolatanın tarihçesi, kakao ağacının nasıl yetiştirildiği, kakao çekirdeklerinin nasıl işlendiği vb. çok güzel resimlerle anlatılmıştı müzede; çocuklar için de birçok oyunlar vardı. Hatta botanik bahçesine girip nemden ve ısıdan fenalık geçirme tehlikesi bile yaşadım; bizimkilere pek çaktırmamaya çalışsam da ortamda 3-4dk.'dan fazla duramayıp koşar adım çıkıp gidişim durumu gizlememe pek de yardımcı olmadı sanırım, ama neyse ki bayılmadan atlattım. Müzenin 2. katında çikolata makinesi vardı; mini çikolata fabrikası desek daha doğru olur sanırım. Kocaman kaplarda karıştırılan sıvı çikolatalar makinede minik kaplara dökülüyor, soğumaya bırakılıyor, kaplardan çıkartılıp sıraya sokuluyor ve sonra ambalajlanıp kutulara düşüyor. Bunu yalanarak izlerken ve bir yandan da kocaman makinelerin arasından geçerken yolun sonunda kocaman bir çikolata havuzu ile karşılaşıyorsunuz, ve tontiş sayılabilecek iki teyze huri misali, biküviler daldırıp o ılık çikolataya, size ikram ediyor...
Üçüncü kata çıktığımızda pek fazla vaktimiz kalmamıştı çünkü müzenin kapanmasına yarım saat vardı. Çoğunlukla çocuklara hitap eden oyuncaklarla dolu bir kat olması bizim için pek de sıkıcı olmadı, tabii ki biz de oynadık zıpladık; başta Ruxy biraz utangaçlık etse de bizden feyz alarak o da normale döndü :))
Müze çıkışında teknelerin artık nehir gezilerine başladığını gördük. Upuzun bir sıra vardı önümüzde tekne turu için, Ruxy de ne zamandır öyle bişiye katılmak istiyordu; hemen gitti sordu soruşturdu, ama bizim pek içimizden gelmedi o anda öyle bişiy, çünkü aslında biz o tekne turunu gündüz yapmayı planlıyorduk (karşı kıyıya geçmekten ibaret olan 3.dk'lık yolculuğumuz aklıma geliyor da :)) ).
Şansımızı Dom Kilisesi'nden yana kullanalım dedim, iyi ki de öyle demişim, "Night Fever" dedikleri bir törene denk geldik. Kilise o karanlığın içinde kasvetli değil de öyle büyülü bir haldeydi ki... Önce sadece bir kayıt sandığımız o ilahi sesin sahibini gördük, kız canlı canlı ilahi okuyordu, arkasında da bi adam piyano çalıyordu... Müziğin de canlı olması, işin büyüsünü bi kat daha arttırdı tabii ki. Sonra orda geçen rahibelerden birisi elimize bir kağıt ve mum verdi; kağıda dileğimizi yazıp dilek kutusuna atacak, mumu da yakıp oraya koyacaktık, böylece rahibeler bizim dileğimizi okuyup tanrıya bizim için dua edeceklerdi. Ne yazacağım konusunda epeyi kararsız kaldım başta ama sonradan her zamanki gibi, güzel günler gelene kadar başımdaki sıkıntılarla başedebilecek güçten başka isteyecek birşey bulamadım. Bir de içimde bir yerlerde saklı duran huzur ve mutluluğu bulup çıkarmam için yardım istedim. Yeni birşey yok yani...
Kilisede huzurumuzu da bulduktan sonra artık iyice acıkmıştık. Malum akşam 7 oldu mu tüm dükkanlar kapanıyor bu gavur memleketinde; adam gibi yemek yiyecek yer de yok, e nereye gittik? Tabii ki dönerciye :) Bonn'daki gibi değildi ama yine de açlığımızı doyurduk işte. Sonrasında zaten o kadar yorgunduk ki, istikamet dooooru tren garı! Treni beklerken gardaki dükkanlara bir göz atalım dedik ki... şansıma ingilizce kitaplarda ucuzluk vardı, 2-3 tane kitap alabildim yine yanlışlıkla. Artık neyime alıyorum hala kitap vs. bilmiyorum. Zaten dönüşte getiremeyeceğim kadar çok kitabım var burda, allah ıslah etsin beni ne diyim artık... Tren yolculuğu sırasında OnurCUM'la kafa kafaya verip uyuduğumuzu söylememe gerek yok sanırım; arada gözümü açıp bakıyodum da Ruxy de bize bakıp bakıp gülüyodu :) ama çok yorgunduk yahu...
Eve geldik, yine acıkmıştık ama o saatte yemek sağlıklı değildir diye kendimizi uykuya verdik. Verdik de neye yarar? Ben uyudum amma velakin gecenin 3'ünde bi mutfak faresi gelip odada ki tüm hamurişi şeyleri mideye götürmiş, bak seeen! (bkz. 3.günün özetine gönderilen son yorumun zamanı)

Güzel bir gündü, süper bir gündü, kısa ama hızlı bir gündü.

19 Mart 2009 Perşembe

2. günün özeti


- Memo'nun süper tarifi ile süper bir ballı yumurta yaptım kahvaltıda; bence yumurtadan tatlı şeyler olmaz o yüzden aslında hiç de süper değildi ama çok süper görünüyodu o yüzden süperdi!
- Sea Life! Bilimum deniz mahlukatını görebildiğimiz süper ötesi bir mekan... Günün büyük kısmını orda geçirdik zaten.
- Yaklaşık 3dk süren bir tekne gezisi; keza yanlış teneye binmişiz, ancak nehrin karşı kıyısına geçebildik =)))
- Kaybolma macerası ve tren ile Bonn-merkeze dönüş
- Çiğ sayılabilecek derece az pişmiş makarna, gordon blue ve patates salatasından oluşan süper menü: süperliği tadında değil, porsiyonların büyüklüğünde. Tadı güzel olmasa da fazlasıyla doymuş kalktık masadan.
- Şimdi? Film belki? Belki de uyku? Ben çok yoruldum yahu, kaybolmak çok keyifli ama bir o kadar da yorucuymuş.

* Sealife'da çektiğimiz mükemmel fotoğraflar en kısa zamanda deviantArt'a yüklenecektir, size de haber verilecektir efenim.

Yorgun da olsak, öpüldünüz...

17 Mart 2009 Salı

Love is in the air!


Şimdi şöyle oluyor:
Ben evden 22:30 sularında çıkıp 23:16'da merkezden shuttle'a binip 30dk da havaalanında oluyorum, sonra 00:50'ye kadar OnurCUM'u bekliyorum, sanırım en geç 01:00 sularında kendisiyle buluşmuş oluyoruz, sonra 04:14'deki trenle Köln'e, ordan da Bonn'a geçiyoruz; duruma göre ya merkezden otobüse biniyoruz ya da tıpış tıpış yürüyoruz. Eve vardığmızda saat sabah 6 civarı oluyor, vurup kafayı uyuyoruz. Ne zaman uyanırız allah bilir ama umarım 1,5-2'den önce uyanmayız, keza bizim katın mutfak tezgahını değiştirdiler bugün, o yüzden yarın öğlen 1'e kadar ocak ve fırın kullanmak yasak =/ Onca yorgunluktan sonra kahvaltısız kalmak da pek hoş olmaz sanırım..
Ondan sonra da artık bi sonraki entry ne zaman girilir, hiçbi fikrim yok efenim, olayların gelişimine göre bakıciiz artık.
Şimdi tüm mesele saat 22:30'a kadar vakit geçirmeyi becerebilmek...

27 Şubat 2009 Cuma

28 geçti, 18 kaldı...

Bugün
beni
anladın sen

yargılamadın
eleştirmedin
yıpratmadın

Tabii ki aferin de demedin ama

dürüstlüğe gösterdiğim çabayı
gördün
anladın

sahte sularda yaşayamadığımı
gördün
anladın

o kadar nefessiz geçirdiğim anları
hissettin
anladın

anlamak için çaba sarf ettin
anlamak istedin beni

ve bugün

o en karışık halimde
en utandığım
en yerin dibinde girip de
orda kalmak istediğim halimde

anladın ya sen beni

elimi tuttun da
sanki gözüme baktın da
içimi ferahlattın ya...

işte bugün
ben
sana
gerçekten
aşık oldum...
beni anladığın için... ...teşekkür ederim




22 Şubat 2009 Pazar

misal

yüzünün haritasını çizsem avucuma
ya da yüzün parmakizim olsa
ve gün gelse o kadar içine işlemiş olsam ki
avucumda sakladığım haritanın her kırvımında
beni saklıyor olsan

gözlerinin karasında olsam mesela
beyazındaki ince damarlarda
bıyıklarındaki kızıl tek tük tanelerde
ve göz kırpışlarındaki sıklıkta saklasan beni
beni kendinde saklıyor olsan

20 Şubat 2009 Cuma

Ruya

Garip garip rüyalar gördüm yine ama huzurlu mutlu uyandım bu sabah. Geçen seferkinin aksine anlamlandıramadığım bi huzur var. Aslında şu sıralara huzursuz olmam zaten çok saçma olurdu, herşey o kadar yolunda gidiyor ki. İnşallah bi aksilik çıkmazsa çok daha da güzel olucak.

Rüyamda bi dolu pencere açıyordum, bir evin nerdeyse 20-25 tane penceresi vardı ve ben gidip 10-15 tanesini açıyordum sonuna kadar, temiz havayı çekiyordum içime. Pencerelerden birinin önünde bi akvaryum vardı. Sonra Tandoğan metrosuna benzer bir yerde koşa koşa aşağı iniyordum metroyu yakalamak için ama yakalayamayacağımı fark edince "aman neyse" diyordum ve o anda orası bir evin geniş kocaman girişine dönüşüyordu. Sonra birdenbire kendimi bizim sitedeki apartmanlardan birinin en üst katında buluyordum çünkü pencereden görülen manzara öyleydi ama evler farklıydı. OnurCUM beni Ziza'nın annesiyle tanıştırıyordu, elini öpsem mi öpmesem mi bilemiyordum çünkü yaşının ileri olduğumu bilmeme rağmen çok genç görünüyordu, bunu bir jest olarak mı yoksa yol yordam bilmemezlik olarak mı algılar karar veremiyordum.

Garip bi rüya. Gerçi rüyanın garip olmayanı yoktur heralde. Bi kere merdivenlerden aşağı inmek hiç de hayra yorulmaz ama azcık indim, çok değil, zaten sonunda yetişemeyince kendimi en üst katta buldum :P Sonra mesela ben Ziza'nın annesini de hiç görmedim. Sanırım blog da bir fotoğrafı vardı, ordan mı aklımda kalmış artık nedir bilmiyorum. Amanın saat kaç olmuş ben burda size rüya anlatıyorum! Gitmem gerek acilen, detayları ve güzel haberleri yakında anlatacağım, sıkı durun!

19 Şubat 2009 Perşembe

uyku perileri


uyurken aldığın nefeslere kondursunlar diye
minik perilerle gönderiyorum öpücüklerimi
ve uyurken verdiğin nefesleri
acil anlarda diri kalabileyim diye
minik yıldız keselerine doldurtuyorum

her gece yarısı
önceki gece yarısından itibaren
verdiğin tüm uyku nefeslerini
getiriyor perilerim
bir de güldüğünde pembeleşen
yanaklarına kondurdukları
kaçamak öpücüklerin tadını

18 Şubat 2009 Çarşamba

Twinkle twinkle little star...



inanılır gibi değil
çünkü
inanılmayacak kadar güzel

ben bir masal anlattım
ve sen uyudun
ve biliyorum aslında
anlatmasaydım da uyurdun
ama anlattım
ve uyudun

ve daha geçenlerde bahsettiğim o uyku huzuru
şimdi tam karşımda işte
hal böyle olunca
nasıl dursun o hayaller rafta?




Twinkle Twinkle little star,
I don't wonder what you are;
For by spectroscopic ken,
I know that you're hydrogen;
Twinkle Twinkle little star,
I don't wonder what you are.


12 Şubat 2009 Perşembe

Pilli beni seviyoooo! :)

Geçenlerde "Düşüncelerini, değerlendirmelerini, istediğin herşeyi istediğin şekilde arkadaşlarınla paylaşabilirsin ama bunu ulu orta yapman gerçekten hoş değil." şeklinde bir cümle ile karşılaşınca oturup düşündüm biraz, bu insanlar benim arkadaşım mı gerçekten diye. Aslında "burda 53 kişinin izlediği görülüyor, google reader a göre takip eden 59 kişi var, ve ben bu insanlardan sadece 2 tanesini tanıyorum, OnurCUM ve Ziza" diye düşündüm ama sonra bi daha düşündüm. Düşündüm ki beni izleyen 53 kişinin çoğunu ben de izliyorum. Yani bu ne demek? Anlatmak istedikleri kadar sevinçlerini, hüzünlerini, kızgınlıklarını, heycanlarını, hayatlarındaki birçok detayı, belki en yakınlarına anlatmadıkları en özellerini biliyorum. Benim için de durum böyle mi? Az çok böyle... Kimseye anlatmadıklarımı değil belki ama yüzyüze olsam söyleyemeyeceğim birçok duygumu burda anlatıyorum sonuçta, ve satır aralarını da okumayı bilenler bir süre sonra beni çok iyi tanır hale geliyor üstün körü okuyup geçenlerin yanısıra. O zaman farkettim ki gerçekten bu insanlar belki de beni en iyi tanıyanlar... Ben daha önce hiç kendimi bu kadar anlatmadım ki.. kırıldığım birçok şeyde o kadar sustum, sevindiğimde o kadar yutkunamadım konuşamadım ki...şimdi yazdıkça ben ve siz okudukça, o kadar ortadaki bu cadının kalbi de aklı da, tabii ki beni en iyi tanıyan insanlar oluyorsunuz siz. Ve "sinirimi yazmıyorum" dediğim zaman, "yazacaksın tabii ki" diyenler siz oluyorsunuz; sevindiğimde sevinen, üzüldüğümde "canını sıktığına değmez" diyen, ağladığımda kalkıp yanıma gelmek isteyen, sınav zamanı destek olan bile...hep sizler oluyorsunuz.. Blog yazan hiçkimsenin bu kadar sanal bir ortamda sırf laf olsun diye gelip yorum yazacağına inanmadığım, yazılan hiçbir yorumun samimiyetinden şüphe duymadığımdan, gönül rahatlığıyla böyle düşünüyorum. Hatta facebook'daki yüzlerce arkadaşımdansa burdaki yüzü eksik ama eli kalem tutan güzel yürekli arkadaşlarımı belki daha çok kendimden görüyorum zaman zaman... Tamamen bir inat uğruna başlayan bu blog meselesinin benim için zamanla bu kadar önemli hale geleceğini hiç tahmin etmezdim bile.

Nerden tuttu da yazdım tüm bunları? Şöyle ki, son 3-4 gündür sevdiğiniz bloglara blog ödülleri gönderiyorsunuz ya hani.. ordan işte, nedense bi alınacağım tutmuş benim, kimse beni sevmiyo ühüü ühüüü diye tam ağlamak üzereydim ki Pilli Cadım kurtardı beni bu sanal depresyondan. Son yazısını okudum okudum tam sonuna geldim ki amanın! Bi kocaman sırıttım ki görülmeye değer. Ben ne zaman bu kadar önemser olmuşum bu blog kardeşliğini hiç anlamadım gitti. Karşılıksız sevmeyi bırakınca kırıcı olur sevgiler, çok iyi bilirim, elimden geldiğince beklentisiz sevmeye çalışırım, ama kimi zaman farkında olmadan istediğimizden fazla değer verince o sınır kalmıyor insanın içinde. Çok salakça ve çok çocukça geliyor, belki de işi gücü olmayan bi aylak olarak algılanıyorum ama umurumda değil, onca şeyimi anlatmışım burda, bunu mu saklıycam, vallahi çok mutlu oldum :) Küçük şeylerden mutlu olabilmek de denir buna, gereksiz şeyleri fazla abartmak da; içinizden hangisi geliyorsa artık farketmez, mutlu oldum ben bi kere :)


Şimdii.... yıldızların cadısının blog ödüllerini açıklıyoruz.
And the boscar* goes tooooo:
Kendime en yakın gördüğüm blogger olduğu için, bana ödülü veren blogger olmasına rağmen, Pilli Cadı'ya;

Yazdıklarını okudukça "bu hatun benim içimi de yazıyor kendisininkiyle birlikte" dediğim için, Voodoo Girl'e;

Bence en cesur olduğu için Prncfrn'e;

En sevgilim olduğu için OnurCUM'a;

Yorumları ile beni çok mutlu ettiği için Perişte'ye;

ve juri özel ödülleri piltik'anım ve cesetizleri ve üfürüktenprenses ve osuruktanteyyare'ye gidiyoooor!

Ödül alan her bir bloggerın da 7** farklı kişiye ödül vermesi beklenmekete. Ha "ben ödülü aldım artık halk ile muhattap olamam" derseniz de siz bilirsiniz tabii =P

* boscar = blog oscar :P
** ödül vermeye doyamıyorsanız benim gibi jüri özel ödülü yapabilirsiniz bence, kime ne zararı var ki ;)