7 Ekim 2011 Cuma

sinir



Harbiden ya; sizi çok kızdıran insanlara kafa göz dalmamak için bir formülünüz varsa söylesenize bana, lütfen. İçimden ona kadar saydım, yetmedi, elliye kadar saydım; gözlerimi kapatıp güzel şeyler düşündüm; hatta o salak ölse ailesi ne kadar üzülür diye düşünüp ona acımaya bile çalıştım ama olmuyor. Boğarak öldürmek istiyorum adamı, kafasını duvara sürerek kıvılcım çıkartmak falan istiyorum. 

Bir insan ancak bu kadar sinir bozucu olabilir! 

28 Eylül 2011 Çarşamba

ceviz

Son zamanlarda ne kadar hassas ve kırılgan ve ne kadar kolay üzülebilen birisi olduğumu düşünürken hatırladım eski sertliğimi. 
Harbiden kaya gibiydim. Kolay kolay canım acımaz, kolay kolay üzülmez, neredeyse hiç ağlamazdım. Ağladığımı gören kişileri saysan 5 etmezdi belki de. Ha şimdi de ha bire herkesin önünde ağlayan birisi değilim ama kalbim çok çok daha kolay kırılıyor.
Neden diye düşündüm de... Eskiden sevgiye inanmazdım, insanların doğuştan yalancı olduklarına, herkesin birbirini halihazırda aldattığına ve kimsenin samimi olmadığına, kimsenin gerçekten karşısındakini umursamadığına inanırdım. O yüzden zaten birisi bana nasılsın diye sorduğunda gerçekten nasıl olduğumu söylemez, tek dostumun kendim (bi de Zerrincim) olduğuna inanırdım (bilirdim demek daha doğru olur belki de). Kimse beni üzgün göremezdi, kimse benim zaaflarımı bilemezdi.
Şimdi ise... kendime korkma hakkı tanıyorum. Sanırım korktuğumda elini tutabileceğim, hastalandığımda nazlanabileceğim, üzüldüğümde başımı omuzuna yaslayabileceğim kişiler kattığım için hayatıma. Bu insanları kendime nasıl dahil ettim, o dışımdaki sert kabuğu nasıl kırdım bilmiyorum. Belki de Bonn'da geçirdiğim süre zarfında gerçekten çok zayıf düştüm ve sonrasında da buna alıştım... 
Mesela ben eskiden, sırf kendi nefsimi eğitmek adına, fırına gider, taptaze ve sıcacık ekmekler alır gelirdim, ince ince dilimler sofraya koyar ve sonrasında tek bir dilim bile yemezdim: hayat böyle bişiydi benim için. Sadistlik miydi bu acaba, yoksa dünyadan zevk alma beklentisi olmadan ömrünü tüketip, buralardan çekip gitmeyi beklemek miydi, bilmiyorum. Garip teorilerim vardı zaten hayatla ilgili, bir çoğunu hatırlamıyorum bile. Mesela, deli diye tımarhaneye kapatılanların gerçek akıllılar olduklarını; normal diye sokakta gezinen insanların uyuşturulmuş bilinçsiz varlıklar olduklarını düşünürdüm. Mesela, hayat dediğimiz şeyde her olguyu sonuna kadar yaşamalı, iyice hissetmeliysek, yanarak ölmek gerek diye düşünürdüm; daha zevkli olacağından değil, olması gereken olduğundan.
Eskiden insanlara karşı da daha katıydım. Mesela çok iyi hatırlıyorum, beni çok seven bir sevgilime, her şey çok güzelken ayrılmak istediğimi söylemiştim. Açıklaması da şu: "Biz seninle kesin ayrılırız ilerde, sebep ne olur bilmiyorum ama her güzel şey biter elbet, yani biz de ayrılırız bu kesin. Madem öyle, kavga falan etmeden ayrılalım da bari biribimizi güzel hatırlayalım." Zavallı çocuğun ağlayışı hala aklımda, Batıkent'te yokuş yukarı yürüyorduk ben bunları söylerken, elini bile tutmuyordum nasıl olsa az sonra ayrılıcaz diye. 
Şimdi ise tam tersine, karşımdakine şöyle dersem kırılır mı, böyle dersem beni yanlış anlar mı, bak öyle dediğine göre kesin bu adam beni sevmiyo diye diye kendimi yoruyorum anca. Eskiye dönüş yapsam, ağlamaktan nefret etsem yeniden, ağlamak sıkıntıları geçirmeyen, sonu olmayan bir kuyuda gittikçe dibe düşmek gibi ama bir yere varmayan bir olgu olsa yeniden... Sevdiğim adamı keskiden olduğum günlerdeki gibi hiç ama hiç kıskanmasam... Biz olmaktan çıkıp birey olmaya dönsem... 
Bunları yapamaz mıyım yoksa gerçekten yapmak istemiyor muyum bilmiyorum. Bildiğim şu ki bunların yarısını yapıp yarısını yapmamayı beceremediğim. Yani insanlara karşı katı bir tutum sergileyip öte yandan sevdiceği yine çılgıncasına sevmeyi beceremeyeceğim. Aslında mesele çılgıncasına sevmek değil de...her an vazgeçebilecekmiş gibi sevmek. Twitter'da okuduğum bir söz geliyor aklıma: "Hiç gitmeyecekmiş gibi seven, hiç sevmemiş gibi çekip gider" sanırım böyle bişiydi. Ve ben tam da böyle bir insandım. 
Nerden nereye geldim yazdıkça. Kafam gerçekten de karışık. Aslında tek derdim, son zamanlarda gereksiz yere çok sık yaptığım alınganlıkları kendime yakıştıramayışım. Ama benim bildiğim bundan kurtulmanın yolu da gereğinden fazla sert oluyor. 
Aslında bazen sevdiceğe sıkıntı verdiğimden/vereceğimden de endişeleniyorum. Hatta bazen değil çoğu zaman. Neyse ki aklımdaki tüm manyaklıklarımı olduğu gibi yansıtmıyorum da adam az da olsa rahat nefes alabiliyor. Yoksa kara çarşaf giydirip evde oturtucam tüm gün. Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş dedikleri böyle bişiy sanırım =)
Öte yandan bazı bazı bakıyorum da ben sevdiceğe hiç de kuzgun görünmüyorum galiba. Onun benim kadar abartılı duygusal olmadığını, sadece beni bozmamak için duruma uyum sağladığını düşünüyorum. Hayatım boyunca o veya bu şekilde aldatıldığım düşüncesi yakamı bırakmayacak ve ben hep paranoyak yaşayacağım galiba. Neden birisinin beni benim onu sevdiğim "kadar" değil de "gibi" sevdiğine inanamıyorum? Belki de sorun sadece bende değil, karşımdakindedir de...belki buna inanamayışımın tek sorumlusu ben değilimdir?
Şimdi bu satırları yazınca, sevdiceğin bunları okumasını isteyip istemediğimi de bilemedim mesela. Adam okuyup ne dese kabat olacak çünkü biliyorum(ukalalığa bak biliyorum!) neler diyeceğini ve o diyeceklerinin benim hoşuma gitmeyecek şeyler oluğunu, bişiy demese daha da kabahat. Ha kabahat olup da ne olacak, dırdır edecek değilim ama içime oturacak.
Başka bi blog açayım dedim, onun bilmediği. Anında tam tersi geldi aklıma: ya benim bilmediğim bi blogu varsa onun?

Sonradan gelen not: Konuyla alakalı eski bir yazı: http://witchieofstars.blogspot.com/2009/12/blog-post.html
Sonradan gelen not 2: Yorum yazmadan gitmeyin e mi... her ne olursa olsun yazdıklarınız beni daha da düşünmeye sevk edecektir ve bunu iyice düşünüp halletmem gerek artık.

20 Eylül 2011 Salı

Kitap güncellemesi

Ocak ayında okumaya başladığım Maya'yı yaz ortasında bitirdim çok şükür. Kesinlikle çok eğlenceli ve düşündürücü bir kitap bence. Zevkle okuyacaksınız diyebilirim, tavsiye de ederim. 

Burada derneklerin küçük küçük dükkanları var, bizim bakkallar gibi düşünün ama ikinci el kitap, kıyafet, takı vs. satıyorlar. İşin güzel yanı da kitapların çok ama çok ucuz ve gayet de temiz olması. Hal böyle olunca tabii ki yıllarca hasretini çektiğim ingilizce kitaplara burada kavuşmuş oldum. Maya'yı da bu dükkanlardan birinden almıştım işte. Ama salaklığıma geldi ki sanki orjinal dilinden okuyacakmışım gibi heveslenerek aldım. Halbuki adam ingiliz değil ki! 

Maya, biz Turunç'tayken bitti. Kitapsız kaldım napıcam needicem derken iwxf oralarda bir D&R bulabileceğimizi söyledi bana mavi kuş aracılığıyla, biz de düştük yollara. Ne var ki D&R falan hak getire, tek bulabildiğimiz Tansaş'ın kitap reyonu oldu. Ben de Elif Şafak'ın İskender'ini ve Cumhuriyet Kitapları'ndan Mustafa Balbay'ın birkaç kitabını aldım. Ama bu kitap alışverişine gitmeye fırsat bulamadan önce yazokulunun yapıldığı enstitünün güncel bir kitaplığı olduğu keşfettim! Tam anlamıyla bir kitaplık denmese de, güzel kitapları vardı ve herkese açıktı işte, daha ne olsun. Emre Kongar'ın Demokrasimizle Yüzleşmek kitabı tam da o sıralarda yokluğunu hissettiğim türden bir kitap olunca, sarıldım tabii hemen. Ne var ki kitap bizim dönme vaktimizden önce bitmedi. Bak sen şu tesadüfe ki ben de kitabı çantamda unutmuşum, taa Kuzey İrlanda'ya kadar getirmişim beraberimde. Neyse dedim, okuyup bitirince geri gönderirim, hem onlar için de hoş bir anısı olur, hem de yanına burdan aldığım kitaplardan eklerim.
Ne var ki geçtiğimiz ay, Ağustos ortasında ayaz yaşadığımız günlerden birinde şömineyi ve mumları yakmış film izlerken bir koku geldi burnuma: masadaki şeyleri itip sevdiceğin getirdiği içeceği koymak için yer açarken güzelim kitabı mumun üzerine doğru iteklemeyelim mi?! Neyse ki kokuyu takip ede ede yanan şeyin şöminede bir odun değil de kitap olduğunu farketmemiz fazla uzun sürmedi. Ancak kitap artık geri gönderilemez bir hale gelmişti. Eh böyle olunca ben de kalan kısmını rahat rahat, altını çize çize okudum. Şimdi ilk fırsatta burdan aldığım güzel kitaplardan bir set göndereceğim.

Şimdi ise tee bi zamanlar alıp da okumaya fırsat bulamadığım 1984'te sıra. Hayvan Çiftliği*'ne olan beğenimi göz önüne alırsak bu kitabı da çok seveceğimden şüphem yok ama bir de okumaya fırsat bulabilsem... 

* İlk bakışta çocuk kitabı gibi görünebilir, sakın aldanmayın, gayet politik altyapısı olan bir eserdir, okumamışsanız kesinlikle tavsiye ederim. Üstelik kitabı okuduktan sonra sizi bir de görsel şölen bekliyor ki filmi de çekilmiş ;) 


19 Eylül 2011 Pazartesi

5 GEDG

Bugün ofise gelmek nasıl zor bir şeydi benim için, anlatamam. Sevdicek olmasa tüm gün kendimi yorganın altında gizler ve büyüttükçe büyütürdüm içimdeki karanlığı. 


Çarşamba'dan beri işe gelmiyor olmak çok feci karamsarlığa sokuyor beni. Ha içini karartacak ne var derseniz, alt tarafı bir Gaus fiti! Ama işle ilgili aksilikler çok fazla canımı sıkıyor. Kolaya kaçmaya mı alışmışım yoksa sürekli başarılı olmaya mı bilmiyorum ama herhangi bir şey için azıcık çabalayıp da istediğim sonucu alamayınca hemen vaz geçiyorum, hemen kararıyor içim. İşin komiği arkamdan çok hırslı olduğum dedikodusunun yapılıyor olması! 


Neyse, cuma günü doktora gittik. Parmağımdaki siğilimsi şeyin geçmediğini söyledim doktora. Tırnağa çok yakın olduğu için sıvı Azot'la yakmak çok makul değilmiş. Kendiliğinden geçebilirmiş ama geçmeye de bilirmiş. Buraya geldiğimden beri kilo alıyorum, üstelik az yememe rağmen alıyorum. Geçen ay boyunca çok dikkat ettim yediklerime, günlük 1200kalori bile etmedi yediklerim, üstelik hemen hemen her gün yarım saat de olsa bisiklete binmeye de çalıştım -evet bu arada bisiklete binmeyi de yeniden öğrendim- ama işe yaramadı dedim. Egzersiz yapmadan kilo veremezsin dedi doktor. E haklısın doktor amca ama ben azıcık bişiy yapsam belim hortluyor? Yüzmeyi önerdi. Hem bel için iyi hem de kilo vermek için. Bi de sürekli yorgunluktan bahsettim, kan değerlerime bakacaklar. Bu hafta içi bir sabah erkenden gidip kan vermem gerekiyor. 

Yahu, asıl diyeceğim, Cuma günü bir "Cross-stitching" dergisi aldım! Veee içimdeki el işi canavarı hortladı tabii. Doktor öncesi hemen gidip ip ve etamin aldık bana. İlk denemem de aha burda! 
Zerrincim'e söylemeyip süprüz yapcaktım güya ama okuyunca görcek artık, napalım =)
Böyle minik minik bi dolu yaparsam, hem Minik Düşünce'ye koyacak malzeme çıkar, hem de güzel hediyeler olur bunlardan diye düşünüyorum.

PS: başlığın açılımı "5 Gün Evde Durmamak Gerek"

13 Eylül 2011 Salı

Ku

edebi bişiyler yazacaktım kedilerle güne başlamak üzerine, ama güzel cümle kuracak itinaya sahip olmadığımı fark ettim. belki başka zaman yazarım. iyi oluyor kedilerin beni uyandırması.