31 Aralık 2009 Perşembe

Mission seems possible Vol I



Sonunda otele varabildik. Yol boyu gördüğümüz eli silahlı adamlar ve amiş amcalardan başka pek de ilginç bir şey yoktu. Tabii bunun nedeni hala uyukluyor olmamız da olabilir.

Otele gider gitmez valizleri yerleştirdik demek isterdim ne var ki valizimin olmadığı gerçeğini  en iyi kavradığım an oldu odamıza yerleşme vakti. Yerleştirecek pek bişey olmayınca, üstümü bile değiştiremeyince ve grip hala tüm vücudumu ele geçirmişken yapılacak en iyi şey biraz uyumaktı.

Uyandığımızda ikimiz de acıkmıştık. Hem civarı keşfetmek hem fiyatlar hakkında fikir edinmek hem de karnımızı doyurmak için en iyi şey tabii ki öncelikle dışarı çıkmak, bir market veya alışveriş merkezi bulmaktı.

Epeyi zorlansak da orta halli bir süpermarket bulabildik sonunda. Biraz kaşar, ekmek, kek, su, gazoz ve  ıslak mendil alışverişimizin ardından yorgun argın otele döndük. Azıcık yemek yedik derken resepsiyondan gelen telefon üzerine koşa koşa indim aşağı, valizim gelmişti! Gariptir ki pek şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Sanki bu kadar hızlı ve zarar almadan geleceğini bilirmişcesine sakindim başından beri.

Tabii bunca zaman boyunca bir de "biz sağ salim vardık, merak etmeyin." demek için vs. telefon etmek istedik Türkiye'ye ama o da ayrı bir sıkıntı oldu. Yola çıkmadan önce telefon etmişti sevdicek Turkcell'e, ve arama/aranma ücretlerini sormuştu: arandığınız taktirde sizden kontor düşmeyecek demişlerdi. Halbuki havaalanında telefonları açtığımızda gelen ilk mesaj İsrail'deki Türk Büyükelçiliğinin telefonu, ikinci mesaj ise Turkcell ücretlendirmeleri oldu. Şöyle ki:
"Değerli müşterimiz, bulunduğunuz ülkeden, numaranın başına 00 koyarak arama yapınız. Örn:009053XXXXXXXX. Turkcell Dunya tarifesi ile İsrail'de arama 70 kontor(dk) aranma 24 kontor(dk) SMS gonderimi 10kontor ve 50KB GPRS kullanımı 6 kontordur (KDV ve  OIV dahildir). Yurtiçi paketiniz yurtdışında geçerli değildir."
Aman ne güzel, ne güzel!

Hal böyle olunca yapılabilecek en mantıklı şey maile sarılmak oldu tabii ki. Ne var ki maillerin etkin olabilmesi için maili gönderdiğiniz kişinin de buna uyum gösterebilmesi gerekir ki pek de öyle olmadı. Sonuç? Kalan kontor miktarı şimdilik -13.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Mission Impossible - Vol IV

İstanbul-Atatürk Havaalanı'ndan yola çıkıp Tel Aviv-Ben Gurion Havaalanı'na gelmek hoş bir tesadüftü bence. Çünkü Atatürk bizim için ne ise, Ben Gurion'da İsrail için o. Tel Aviv uçağına giderken havaalanı içinde bindiğimiz minik araçta ve sonrasında da birkaç kere gözgöze geldiğim kişinin Ege'deki hoca olduğu, valizlerin geldiği yerde beklerken yanımıza gelip bizimle konuşması sonunda kesinleşti. Sevdiceğin valizi gelmişti ama benim valiz muamması sürüyordu. Epeyce bekledikten sonra valizlerin başında beklemeye devam eden azmimize rağmen daha fazla valiz gelmiyordu. Sonunda acı gerçeği kabullendim ve kayıp bankosuna gittim, formu doldurdum. Neyse ki ordaki kız da "İstanbul'dan gün içinde bir çok sefer var, eğer valiziniz orada kalmışsa gün içinde gelecektir. Bize adresinizi yazın, biz otelinize göndeririz." gibi iyimser bir yaklaşım sergiledi de ben de fazla gerilmedim. Sonuçta içinde çoook kıymetli şeyler yoktu ama en sevdiğim takılarımı almıştım yanıma ve onları kaybedersem gerçekten çok üzülürdüm. İsrail'de kıyafetsiz kalma kısmı beni çok da üzmemişti, farklı bir ülkeden yeni kıyafetler almak için bundan daha güzel bahane mi olur? :)

Valizimin gelip beni bulacağına inanarak taksi durağının bulunduğunu tahmin ettiğimz yöne doğru ilerlerken bana çok garip gelen bir şey gördüm. Buket çiçek makinesi! Kola makinesi gibi, içinde buket buket çiçekler var, sevdiğiniz istediğiniz çiçeğin numarasını tuşluyorsunuz, karşılığı parayı hazneye atıyorsunuz ve çiçek önünüze düşüyor! Tabii ki fotoğrafını çekmek istedim hemen ama kızın biri gelip tam da önünde durdu. Söylene söylene makinayı daha rahat görebileceğim başka bir açı bulmaya çalışırken adamın biri geldi:
Adamın Biri: Ne yapıyorsun
WOS: Fotoğraf çekiyorum.
AB: Neyin fotoğrafını çekiyorsun?
WOS: Makinenin
AB: Makinenin mi arkadaşının mı?
WOS: Makinenin
AB: Neden?
WOS: Çünkü daha önce böyle bir şey görmemiştim de ondan.
AB: Makinenin fotoğrafını çekemezsin. Arkadaşının fotoğrafını çekebilirsin.
WOS: Makinenin fotoğrafını çekemez miyim? Neden?
AB: Bölgenin fotoğrafını çekemezsin. Neden geldin sen buraya?
WOS: Nasıl yani?
AB: Neden burdasın?
WOS: Uçağım az önce buraya iniş yaptı da o yüzden.
AB: Valizin nerde?
WOS: Kayboldu.
AB: Valizin kayboldu ve sen böyle gidiyorsun yani, öyle mi?
WOS: O_o ?! (Tepinerek ağlasam sakladıkları yerden çıkarıp vereceklerini bilsem hiç vakit kaybetmezdim! Manyağa bak!)
Sevdicek geldi bu sırada, ben de az önce doldurmuş olduğum kayıp formunu çıkarmak üzere çantama davrandım. Adam bir de pasaport istedi bu sırada. Gösterim ikisini de.
AB: Teşekkür ederim ama bu bölgede fotoğraf çekemezsiniz.
WOS: Ne demek bu bölge? Nedir yani sınırı? Bu ülkede fotoğraf çekemez miyim yani? (Ya salak ayağına yatıp adamı deli ederek kendimi sakinleştirecektim ya da manyak mısın be herif diyip dönüp gidecektim ki ben ilkini seçtim :) )
AB: Hayır hayır sadece buranın içinde çekemezsin.
WOS: İyi tamam.

Dışarı çıktık, taksilerin olduğu yere. Taksi sandığımız şeyin aslında dolmuş olduğunu anladık, neyse ki gideceğimiz yerin kapısına bırakan bir dolmuş! :) (Merak edenler için: Havaalanındaki Dolar-Şekel kuru 3.53 ancak ülke içinde farklı kurlarla karşılaşacağız tabii ki.)

Dolmuşun dolmasını beklerken yine elim birçok defa fotoğraf makineme gitti ama burası da yasak bölgeye dahil mi değil mi, ikinci hatamda çekip vururlar mı emin olamadım. Yola çıkmadan önce okuduklarımıza ve Zerrincim'in de deneyimlerine dayanarak havaalanında çok sıkı aramalarla canımızın sıkılacağını tahmin ediyor ve olabildiğince kendimizi buna hazırlıyorduk ancak hiç böyle bir şey olmadı. Hatta havaalanı çıkışında çantalar taramadan bile geçmedi. Hal böyle olunca mutlaka başka gariplikler olacaktı, mesela elinde kalaşnikof, M3 benzeri aletlerle gezen genç insanlar gibi! Az önce çiçek makinesinin fotoğrafını çektiğin için azarı işit, önünden makineli insanlar gelip geçsin, sen de dolmuş dolsun diye beklerken tavana yapışmış Sünger Bob balonunun fotoğrafını çekmeye kalkış! Yok valla bu defa cesaret edemedim.

Mission Impossible Vol III



Valizin kayıp olup olmadığı belli bile değilken ve bunu öğrenmenin bir yolu olmadığı iddia edilirken ne yapabilirdim ki? Sevdicek, çok sevgili bankalarımızın bize bir kıyak geçip havaalanlarında bize özel Lounge'lar bulundurduklarını ve hatta St.Ziza ile daha önceki deneyimlerini de anlatmıştı ama yine de pek inandırıcı gelmemişti. Madem bolca vaktimiz var, deneyelim bakalım dedik ve Maximum'un VIP Lounge'una gittik. Sadece Maximum'un değil, World'ün, HSBC'nin ve sanırım diğer birçok bankanın da bu şekilde işleyen Lounge'ları var orada. 0.02 TL (benim gibi inanamayacaklar için: iki kuruş) kredi kartımdan çekildi veeee... sevimli koltuklar, açık büfe bir pastane ve hem alkollü hem alkolsüz bir yığın içki! Hepsi sadece 2 kuruşa! Gazeteniz, kahveniz ve hatta televizyonunuz ama daha da önemlisi rahat mı rahat koltuk ve kanepeler! Burda geçen 1 saatin ardından Tel-Aviv uçağına doğru yol adık. Gariptir, her geleni bekleme salonu yerine doğrudan aktarma aracına aldılar. Uçağın kalmasına 1 saate yakın zaman olmasına rağmen hemen uçağa alındık. Daha uçak kalmadan sevdicek tuvalete gitti ben de rüyalar alemine. Ama bu tatlılık pek uzun sürmedi ne yazık ki... Sevdiceğin "Kulaklarım acıyor" demesinin üzerinden 10dakika ya geçti ya geçmedi, çok şiddetli bir acı başladı burnumun içinde. Sanırım grip olmam nedeniyle sinüslerim dolu ve belki de o minik damarlarda sıkışmış bir miktar hava nedeniyle oldu bu, bilmiyorum ama çok korkutucuydu. Sanki minik bir telle damarlarımın içinde ilerliyorlardı, veya The Island'da adamın gözlerinden içeri giren minik şeyler gibi bişiyler yürüyor ve ilerledikçe canımı acıtıyorlardı. Burnumun sağ tarafından yola çıkan acı, gözümün altından sağa saptı ve göz altım boyunca acıtarak devam etti yoluna. Daha fazla devam etmez diye umarken bu defa gözümün içine doğru ilerledi. O kadar korkunçtu ki sanki gözümden kanlar akmaya başlayacak veya bir kanama geçireceğim, beyin kanaması olacak ve felç kalacağım ama hepsinden de öte bu acı ömrümün sonuna kadar asla beni terk etmeyecek sandım... Sevdicek kulaklarındaki acıyı tüm bu olanlardan önce değil de sonra söylemiş olsa beni sakinleştirmek için söylüyor diye düşünebilirdim ama erkenden söylemiş olması beni sakinleştirdi, grip oluşumuzla ilgili bir durumdur diye düşünmeme neden oldu.

Mission Impossible Vol II

UÇAK 1
Cumartesi gecesi 04:35'deki uçağa binmek üzere 01:45de evden çıktık. Zerrincim ve Ü bıraktı bizi havalimanına ama yollar o kadar sisliydi ki acaba İstanbul uçağı rötar yapar mı diye düşünüp ya Tel-Aviv uçağına yetişemezsek diye de dertlendik. Ne var ki hem 2 gündür grip olmanın verdiği aşırı yorgunluk hem vize stresi hem de ömrümden ömür götüren poster hazırlama telaşı nedeniyle uykuya yenik düştüm yolda. Ü ve Zerrincim, planları uçağımız kalkana kadar bizimle beklemek olmasına rağmen dönüş yolundan tedirgin olup gittiler, biz de biraz etrafta dolanıp, erkenden check-in yapıp uçağa biniş kapımıza gittik ve uykumuza orda devam ettik. Uçağa binmemize az kala telefon geldi Zerrincimden, meğer dönüş yolunda o yoğun sisin üzerine bir de sokak lambaları sönmesin mi?! Neyse ki uzun sürmeden düzelmiş ve sağ salim gitmişler eve.

UÇAK 2
İstanbul uçağına bindiğimizde hayatımın bir ilkini yaşadım: ilk defa uçakta adım anons edildi "Sayın Cadaloz, lütfen uçağın ön kısmına geliniz, sayın Cadaloz lütfen uçağın ön kısmına geliniz." Önce kendim olduğuma pek ihtimal vermedim ama sonra baktım ki giden gelen yok,  amanın! Pasaportumu elime alıp gittim hemen. Uçağa binilen yerde bir görevli, yerde duran bir valizi göstererek "Sayın Cadaloz, bu valiz sizin mi?" diye sordu. Seksen bin defa uyuyup uyanmanın verdiği sersemlikle uzun uzun baktım valize, sonra benim olmadığını söyleyip neden sorduklarını sordum.
"Valizinizin üzerindeki etiket düşmüş de o yüzden sorduk."
... ?!? ...
"E bu değil tamam ama benim valizim nerde peki?"
"İndiğiniz zaman valizinizin gelip gelmediğini öğrenebilirsiniz, şimdi yapabileceğimiz birşey yok."
Hım.. E peki madem, naapalım...
Salak Witchie! Ne demek peki? Ne demek?!!! Sanki İstanbul'a gidiyorsun da orada kalacakmışsın gibi, "peki". İner inmez hemen havaalanı görevlilerine anlattım durumu. Ne deseler beğenirsiniz? "Aktarmalı uçuş olduğu için şimdi göremeyiz bunu, ancak Tel Aviv'e indiğiniz zaman belli olur. Eğer valiziniz çıkmazsa kaıp formu doldurabilirsiniz" Of Allah'ım of!

+18 ŞEREFSİZ

Blog meselesi en sığ anlamları içinde kendi günlüğünü gözler önüne sermek, yapamayanlara bakın ben neler yapıyorum, nereleri geziyorum, benim nelerim var demekten de öte bir hal aldı artık. Belki, belki değil mutlaka, başından beri böyleydi ama ben yeni yeni fark ediyorum. Kız nasıl tavlanırdan başlayıp, yatakta ne yapmalısın ile devam eden, yatakta ne ayıptır ne değildir yargılarını çaktırmadan okuyana empoze edip "erkeksin sen yürrü be koçum" diyenlerin yanı sıra, "aldatmak normaldir" diye ahkam kesip yol gösteren hayvanların da tutunduğu bir yermiş aynı zamanda. "Yatakta A pozisyonunu yapamayan karıya karı demem ben", "B pozisyonunu yaparken çirkin görünmek normaldir canınızı sıkmayın", "C pozisyonunu sevmiyorsa siktir edin gitsin" önermeleri ise apayrı zaten. Bir de "Türkiye'de seks..." diye ahkam kesenler var ki, Avrupadaki ahlaksızlığı matah bir şeymiş gibi gösterme kaygılarının altındaki Feudiyen açıklamaları gerçekten merak ediyorum.

Seks, hayatın en doğal ve belki de su içmekten sonra en mutluluk verici ve tatmin edici şeyi olabilir ama her şey gibi tarz meselesi önemli.

Hiçkimseye aşkın/sevginin kutsallığını ve seksin aşk için önemini anlatacak değilim, buna yeltenmem bile. Aşka beş para paha biçmeyene de diyecek tek bir sözüm olmaz. Ama bu demek değil ki git evlen birisiyle, sonra da binbir bahane içinden en sevdiğini seçip, sırtını buna dayayıp içine et!

Evlilik, aşk, sevgi, ilişki... bunlar iki kişinin içinde olduğu şeylerse, ve karşındaki sana bir duygu ile bağlı ve cinselliğini de bu duygu temelinde yaşıyorsa onu aldatmaya hakkın yoktur(Ne zaman aldatmaya hakkın vardır: hayatına yeniden tek kişi olarak devam etmek istediğini söyledikten sonra seni bir şekilde özgür bırakmayanı aldatma hakkın vardır ki bu da aldatmak değildir bence ama bu ayrı bir konu). Hele ki bunu çeşit çeşit eskortlarla, tek gecelik ilişkilerle veya "sarhoştum ne yaptığımı bilmiyorum, kafam yerinde olsa asla yapmazdım"larla geçiştirip legalleştirmeye çalışmaya, hiç mi hiç hakkın yoktur!

19'undasın, aşık oldun, evlenmezsen öleceğini sandın, evlendin, 30una geldiğinde hayat cennet değil tahammül edilmez bir hücre hapsine döndü... Yapacağın şey bulduğun fırsatlarda sikini sokabileceğin yeni deliklere gitmek; deliğini doldurabilecek farklı sikler bulmaya çalışmak değil, öncelikle, ilk iş olarak boşanmaktır. Bunu kafana sok ey insan denilen mahlukat!

40'ına geldin ve yalnız hayat canına tak etti, "birisi olsa sabah kahvaltılarımı paylaşabileceğim" diye dertlendin, anlaştın o birisi ile, evlendin ama 2 sene sonra gördün ki işin aslı öyle değil... Yapacağın şey bulduğun fırsatlarda sikini sokabileceğin yeni deliklere gitmek; deliğini doldurabilecek farklı sikler bulmaya çalışmak değil, öncelikle, ilk iş olarak boşanmaktır. Bunu kafana sok ey insan denilen mahlukat!

Ha, yaşın ister 25 olsun ister 45, yoksa hayatını sana adamış biri, güneşi senin gözlerinde gördüğünü sanan bir gerizekalı aşık bulamamışsan, ve seks ise tek derdin, işte o zaman ister tek gecelik yaşa ilişkilerini, ister pezevenklerle ahbaplık et, ister mama'larla. Hepsinde de bol bol eğlen, bulutların 7 kat üstüne çık, ne ala.

Ama biri varsa hayatında sevişmek ile sikişmek arasındaki ayrımı önemseyen, senin için önemli olmasa bile bu ayrım, göstermek zorunda olduğun bir saygı vardır. Ne yazık ki, ey insan denen mahlukat, sevilmenin getirdiği bir sorumluluk vardır! Bu sorumluluk eve ekmek getirip, karını koluna takıp ailenin yanına akşam yemeklerine ve bayram gezmelerine gitmek, veli toplantılarında bulunmak ve apartman aidatını zamanında ödemekten öte birşeydir. Sevgiye layık olmak, sabah 8 akşam 5 saatleri arasında kazanılabilen bir birim değildir, ve zaten böyle olmadığı için herkes kolay kolay hak etmez sevilmeyi.

Sözün özünü anlamamış olanlar varsa daha açık söylemeye çalışayım: "tek gecelik ilişkilerim var ama aldatmak beyinde/kalpte olan birşeydir, ben sevgilimi o şekilde hiç aldatmadım, ara sıra olan bu kaçamaklar ilişkiyi sağlamlaştırır" diyenlere ŞEREFSİZ derim de başka bir şey demem, hepsi bu kadar!

28 Aralık 2009 Pazartesi

Mission Impossible Vol I

Ayrıntılarını anlatma işini bir kez daha sevdiceğe bırakarak kısaca pasaport uzatma sürecini bir şekilde hallettiğimizi belirterek bir an önce bu hikayeyi yazmalıyım artık. Yoksa asla yazamayacağım gibi, gündelik gelişmeleri de atlayacağım.

ELÇİLİK 1-Çarşamba
Her telefon ettiğimde telefonun açılması pek de alışıldık bir durum değildi Alman büyükelçiliği ile olan deneyimleri düşündüğümde. Hele ki her seferinde tatlı bir ses ve tüm sorularıma sabırla cevap veren birisi... Aradık, önceden randevu almamız gerekmediğini öğrendik, Çarşamba sabahı düştük yola. Elçiliğin 10:30 açılacağını bildiğimizden biraz erkenden orda olalım da sıra kapalım dedik. İlahi biz! İsrail'e gitmek isteyen kaç kişi olur ki bi de sıra kapmamız gereksin? Elçiliğin olduğu sokağın başında kulağında telsizi olan bi adam kesti yolumuzu. Derdimizi anlattık hızlıca, yolun kenarına çekti bizi, bir yandan fısır fısır telsize laf anlattı bir yandan da evraklarımıza baktı. Bina zaten neredeyse kurşun geçirmez durumda parmaklıklarla çevrili, gayet ürkütücü bir görünüşe sahip, bir de sokakta böyle muamele görmek iyice gerdi bizi. Paltomuzu, çantamızı, cep telefonumuzu ve hatta cüzdanımızı bile kapı önündeki minik bekçi kulubesine bırakıp "teker teker" girdik içeri. Üst baş araması hadi tamam da, elimizdeki pasaportun her bir sayfasının minik minik incelenmesi biraz aşırı geldi ama "savaşta olan bi ülke ne de olsa" diyerek, ve telefondaki sevecenliklerini kendimize hatırlatarak çok da önemsemedik. İlk ben girdim içeri, ardımdan sevdicek geldi. Bekleme salonunda 45 dk'ya yakın bekledikten sonra görevli kadın bankoya geldi, gerekli evrakları koyduk, aldı, hepsini tek tek okudu! Görevlinin kendisine verilen evrakları tek tek okuması kadar doğal ama bir bu kadar da nadir bir şey daha yok sanırım. Üstelik güleryüzlülüğünden de hiç ödün vermedi bu sırada. Sonra sevdicek verdi evraklarını, yine aynı şekilde. Ertesi gün (Perşembe) günü 15:30 16:30 arası telefonla bilgi alabileceğimizi söylediler. Uçağın cumartesi günü olduğunu söylediğimizde, "garanti veremeyiz ama yetiştirmek için elimizden geleni yaparız" bile dediler, hatta bekleme masasına koydukları İsrail'i tanıcıtı dergilerden almamıza da izin verdiler. Ortamın garipliğine rağmen öyle keyifli ayrıldık ki ordan...

ELÇİLİK 2 - Perşembe
Posterlerimizi yetiştirme derdiyle Milli Kütüphane'de geçirdiğimiz günün öğleden sonrasında vakit geçmek bilmedi bir an önce 15:30 olsa da güzel haberi alsak diye. 15:30 olur olmaz telefona sarıldık, aradık ama kurul toplantıdaymış, biriken pasaportları inceliyorlarmış, saat 4'te tekrar arayalımmış. 4'te aradık ama bu defa bant kaydı elçiliğin kapandığını, acil durumda şu numarayı aramızı söyledi. Şu numarayı aradığımızda karşımıza çıkan kişinin elçilik sokağı başında bizimle görüşen güvenlik görevlisi olduğunu tahmin ettik, bizi başka birisine yönlendirdi, başka birisi de 16:30'da aramamızı söyledi. 16:30'da doğrudan o başka birisini aradık, ama kurulun hala toplantıda olduğunu, kendisinin de az sonra ordan çıkacağını, en iyisi yarın (Cuma) sabah 10:30'da aramamız olduğunu söyledi. Yüzümüzden düşen bin parçaya rağmen, "elimizden geleni yaparız" cümlelerini aklımıza getirip içimizi serin tuttuk.

ELÇİLİK 3 - Cuma
Sabah 10:30'da aradım tabii ki. Şimdiye kadar tatlılığından yenmeyen kadına nooldu bilmem ama cırlak bişiy çıktı bu defa telefona.
Wos: Pasaportlar çıktı mı diye sormak için aramıştım.
Cırlak: Evet çıkmış, Pazartesi sabah 10:30'da gelip alabilirsiniz.
Wos: Ama bizim uçağımız yarın akşam
Cırlak: Neden iki gün önce başvurdunuz o zaman? Böyle işlere en geç 1 hafta önce başvurulur.
Wos: Daha erken alamaz mıyız peki?
Cırlak: Hayır! Daha erken alamazsınız!
Wos: Peki sevdicek?
Cırlak: O da daha erken alamaz!
Wos: Ona da çıktı mı yani vize?
Cırlak: Evet, çıktı ama daha erken alamazsınız.
Wos: İyi peki!
ELÇİLİK 4-Cuma
Saat 11:30, sevdiceğin telefonu çalar, arayan İsrail Elçiliği!!!
Sözün özü: pasaportlarınız hazır, gelin alın!
Apar topar gittik tabii ki elçiliğe.

ELÇİLİK 5-Hala Cuma
Yine bir sokak başı sorgusunun ardından bu defa pasaportları dışarı getirdiler ve birkaç defa üst üste "iyice kontrol edin herşey doğru mu?" sorusunun ardından hataları bulduk. Çok da önemli hatalar değilmiş aslında, mesela adım yanlış yazılmış, sevdiceğin de doğum tarihi!!! Yine bıraktık çantaları, üst baş taramasının ardından yine aynı yere geçtim, bu defa gelen kadın tam da telefondaki cırlak kadındı! "Aslında çok bi sorun olmaz ama çok istiyosanız değiştireyim." "E bi zahmet!" Adım yanlış yazılmış ama sorun olmaz di mi? O zaman neden herkese üzerinde Abdülcambaz yazan pasaportlardan vermiyorlar acaba? Aynı laflar sevdiceğin yanlış yazılmış doğum tarihi için de sarfedildikten sonra yine bir miktar bekleyiş ve sonunda doğru vizelere kavuşma! Kendimizi çok kötü hissedebilirdik aslında geç gittiğimizi düşünerek ama tüm haftanın pasaportlarını perşembe akşamı değerlendiriliyorsa pazartesi gitmiş olsak ne farkederdi ki?

27 Aralık 2009 Pazar

Shalom!

İsrail için vize meselemizin ikinci kısmı da çok maceralı geçti ama asıl macera şimdi başlıyor.

Biz İsrail'e gidiyoruz, siz kendinize iyi bakın!

25 Aralık 2009 Cuma

Yoğun ve yorucu ve hasta bir gün. Pek koşturmacası olmasa da işleri yetiştirmeye çalışmanın stresiyle gergin. Birlikte yapılan bir ilk daha... Hasta gözler ve kırmızı bir burun... Erken gitmesi gerekti bir an önce iyileşebilsin diye. Koridorda onu beklerken ben, çalışma odasına gitti, eşyalarını toparladı, paltosunu giydi, yanıma geldi koridora. En uslu öpücüklerinden kondurup gitti yavaşça. Yalnız kalmanın değil ama onun hasta olmasının verdiği buruklukla geri dönünce çalışma masama, gördüğüm minicik bir not ve onun el yazısı... sabaha karşı yapraklarına çiğ düşen bir papatya gibi hissettim kendimi.
.

Çok sinirlendiğim şeyler var. Ama kendimi istediğim gibi, karşımdakinin beni tam anlamıyla anlayacağı şekilde ifade edemeyeceğim için susmak zorunda kalıyorum. Bakıyorum da eskiden susmak daha kolaymış. Eskiden daha havadaydı burnum galiba, insanların beni anlamak için uğraşmaları gerektiğini düşünür, beni anlamamalarının onların sorunu oluğunu iddia ederdim. Sanırım zamanla çok fazla insan kaybettim ki artık "anlamıyorlarsa defolup gitsinler" deme lüksü göremiyorum kendimde.


Halbuki 40'ında ve hala yalnız kalabilmeyi başarmış insanlar ne kadar da imrenilesi geliyor bana. Sanki herkesin "daha fazla tek tabanca dolaşmamak gerek bu hayatta" diye düşünüp bir insanın yanına katılması, hayatına yeni birisini sokması çok aciz birşeymiş gibi, yalnızların hep daha güçlü olduğunu düşünürüm. Aslında her zamanki gibi bunda da kendimden yola çıkarak böyle düşünüyorum. Ne zaman ki yalnızsam, dünyanın en güçlü insanı gibi hissederim kendimi. Sırtımı kimseye dayamadıkça daha güçlü ve daha özgür hissederim. Aşk ne kadar mükemmel olsa da bir bağlılık var, o taparcasına sevdiğin insanın seni çok minik bir anda paramparça etmesi var, hassaslaşan bir ruhun, özleyen bir yüreğin var... Bence sanılanın aksine hiç de güçlü olmak demek değil yalnız olmamak. Aksine yalnız olmak; koca koca surlarla çevrili, en sağlam kaleye sahip olmak...

Gerekli Not: Eskilerden kalma, günümüzle hiçbir bir alıp vereceği olmayan bir yazı bu.

24 Aralık 2009 Perşembe

Duruşma, Destek, Süpriz, Elçilik

Yine aşırı yoğun bir döneme girdim. Yazmak istediğim, mutlaka not etmek istediğim ayrıntılar ve şaşkınlıklarım var ama fırsatım olmuyor. Vakit geçtikçe yazılamıyorlar. O yüzden bir kez daha kısa kısa...

Çarşamba:
Şurada bahsettiğim olay için mahkemeye gitmem gerekti. Beni arıyorlarmış fellik fellik. Fransa'da bile aramışlar ki hiç alakam yok Fransa ile. İlla ki Numune Hastanesi'ne gidip ruh ve beden sağlığım hakkında rapor alacakmışım. Geçen yaz Ankara'da Adli Tıp'a gittiğimde başıma gelenlerden sonra (ki bu ayrıca bir yazı konusu) bir daha hiçbi yere gidip muayene falan olmak istemediğimi belirten bir dilekçe vermiştim ama kimse oralı olmamış. Neyse işte ben de hazır Kayseri'deyken, yakın zamanda yurtdışına çıkmam gerekecekken ve mahkeme beni ararken gidip şu hakim bey amca ile görüşeyim dedim ama mümkün olmadı. İlla ki duruşmaya geleceksin diye tutturdular. Ben adamın yüzünü unutmadım ama o adamın da beni bilmesine gerek yok, neden yüzleşeyim ki adamla? Ama yoook, adamlar zaten geçen duruşmaya da gelmemişlermiş, bu duruşmaya da gelmezlermiş. Neyse yapcak başka bişiy yoktu, elimiz mahkum gittik Kayseri Adliyesi'ne. Önceden sırf hakimi görmek için gidişimizde bile epeyi kötü olmuştuk, hem ben hem de sevdicek. Bu defa bir de adamla karşılaşmak falan olunca tam takım düştük yola; Sevdicek, St.Ziza, Karakuş, JLP ve tabii ki Zerrincim! İşte o zaman çok iyi anladım, düğün vs gibi mutlu günlerde yanımızda olup göbek atan insanlara asıl adliye yollarında ihtiyaç duyuluyormuş ve ben gerçekten de çok şanslıymışım. Hayatımda ilk defa bir davada bulunmanın heycanı dışında çok kayda değer bişiy olmadı. Ankara'dakinin aksine Kayseri Adli Tıp'ında çok düzgün ve aklı başında bir doktor ile psikolojikimsi bir konuşmanın ardından başka bir yere sevkim vs. gerekmeden kurtuldum. Bundan sonra duruşmalara gitmem de gerekmiyor, sonucu adresime göndereceklermiş.

Perşembe:
Otel ve katılım masraflarının organizasyon tarafından karşılandığı ama yol masraflarının üstümüze kaldığı bir kış okulu var gündemimizde. İsrail'de gerçekleşecek. TÜBİTAK'a başvurmuştuk ki destekleyeceklerini açıkladılar! Bakalım gerçekten de destek çıkacaklar mı, dönüşte göreceğiz. Gerçi parayı harcadıktan sonra verilen destek ne kadar destek olur bilmiyorum ya...

Cuma & Cumartesi:
1 aydır uğraştığımız süprüz parti oldu da bitti sonunda. Çoğu kimse güzel anılarla döndü evine sanırım. Sevdiceğe erken doğumgünü partisi düzenledik, gerçek doğumgününde İsrail'de olacağımız için! Ankara'dan trenle, İzmir'den otobüsle ve İstanbul'dan uçakla gelen süperötesi arkadaşlarla süper bir süpriz yaptık. Kafamızda "Heykeli dikilecek adam Onur" şapkalarımız, üzerinde sevdiceğin Scorpions'la aynı sahnede gitar çaldığı fotoğrafın(!) olduğu pastamız bile hazırdı.



Bugün:
İsrail Büyükelçiliği'ndeki macrea! En kısa zamanda readerınızda! =)


18 Aralık 2009 Cuma

Memo'ya mektup

Biz Memo, evdeki muzu beslenme çantamıza koymamamız gerektiğini öğrenerek büyüdük, çantanın ön gözünde sakladığımız portakalın sıra arkadaşımızla paylaşılmadan yenilmeyeceğini de. Resim dersi için renkli fon kartonu getirmemizi istediğinde öğretmenimiz, hep bir tane fazladan aldık, ailesinin gereksiz masraf olarak görüp okula kartonsuz göndereceğini bildiğimiz arkadaşımıza vermek üzere.

Biz Memo, cep telefonumuz olduğunda cebimizden çıkarmaya utandık; bir ailenin bir aylık geçim parasına denk gelen telefonlarımızdan utanıp çalmasa istedik hiç. Ve aynı telefonu Memo, arkadaşlarımız her ihtiyaç duyduklarımda bize ulaşabilsinler diye hiçbir gece sessize almadık.

Biz Memo, dost, "gel" deyince gittik gidebildiğimizc,e uçuruma ne kadar yaklaştığımıza hiç bakmadan. Dosttan yediğimiz tokatları dipsiz kuyulara atıp her koşulda yanında olmayı öğrendik, adı dost'sa asla vazgeçilmeyeceğini. Adı dostsa cinsiyete bakılmaksızın sımsıkı sarılmayı öğrendik biz Memo. Yanında ağlamanın ayıp olmadığı insana, yanında kendini dünyanın en güçlüsü hissettiğin insana, yanında olmasını aklından geçirdiğin anda yanında bitiveren insana, kelimelere gerek kalmayan insana dost dedik.

Biz Memo,sevgili deyince sorgulamanın ne demek olduğunu sildik akıllarımızdan. "O öyle diyosa öyledir" dedik körü körüne, "o öyle istiyorsa öyle olmalıdır" dedik.

Ve sonra Memo, mutfak tezgahı üzerinde sivri uçlu bıçak darbeleriyle üzeri ince ince çizilmiş bir koca ciğer parçası gibi yol yol oldu içimiz. Gördük ki "ezik" olmuş adımız, evdeki muzu beslenme çantamıza koyup okulda hava atmasını bilmediğimiz için. "Yaranmak için" götürdüğümüzü sanmışlar o fazla fon kartonlarını. "Salaklığımzıdan" inanmışız dost'un her dediğine, sorgulamayışlarımız hep "aptallığımızdanmış". Ve gördük ki Memo, sevgili çok sevdikçe değil gösterip de vermedikçe yaklaşırmış bize meğer.Üstüne emeğini koyduğun hediyen değil, satın aldığın hediyenin pahasıymış sevginin ölçüsü; meğer verebildiğin kadar vermek, canından can çıkarıp vermek, kendini silip vermek sadece "salaklıkmış" aşk değil.

Ama Memo, sen, ben, biz, öğrenmedik ya bunlardan, geçen bunca yıla rağmen; hala bir umut kırıntısı var ya içimizde bize öğretilen o saflıklardan anlayan birileri çıkar diye, işte o umut yırtıyor içimizi her gece yastığa gittiğimizde. Gözlerimizi sürekli kapalı tutup hep uykuda olmak isteyişimiz bundan be Memo. Sanki o karanlıklar silecek hayatın bize öğretmeye direttiklerini. Sanki biz uyudukça dünya daha güzel bir hale gelecek, insanlar daha güzel...

17 Aralık 2009 Perşembe

2010 Mimi



Aralık ayı geldi mi çam ağacını çıkartır, kurar, her gün biraz biraz süslerdim. Son yıllarda göçebe hayatı yaşadığımdan bunu rahat rahat yapabileceğim bir yer yoktu. Bu sene ise çam ağacı için yapılacak harcamalara sevdiceğin "gereksiz" deyişleriyle boğuşamayacağımdan evdeki Noel Baba'yı getirdim Kayseri'ye. Şimdi bakıyorum da, Noel Baba da pek sevimli duruyormuş eteklerinde hediyelerle. Gün be gün ev ahalisine ve yeni yıl kutlamasını bizimle geçireceğini düşündüğüm kimselere aldığımız hediyeleri koyduk, hala daha eksiklerim olmasına rağmen o kadar çok oldular ki!

Millete ne alsam diye düşünürken "bana ne hediye edilse severim"den yola çıktığım için mi bilmem, bi dolu şey geldi aklıma. Bloga yazmak istedim bunları ama birçok kimse burayı okurken "huuu ben Noel Baba'dan şunlardan birini istiyorum" demek gibi olacağından yazamadım. Halbuki 2010 sonu geldiğinde sene başında neler istiyormuşum diye dönüp bakabilmeyi çok istemiştim.

Hal böyleyken çok sevgili SLN süper bir mim paslamış. Öyle ki yazısını okurken içimden hep "bana paslasa" diye geçirerek okudum, sonunda bana pasladığını görüp de sevinince başa dönüp bir kez de doğru düzgün okudum :)))

Gelelim 2010'dan isteklerimize. Bunlar hem Noel Baba'dan hediyeler hem de amaçlar...

- CNBC-e Dergi aboneliği (sırf abonelik için gerekli işlemleri yapmaya üşendiğimden 3 yıldır birisinin yapmasını bekliyorum.)
- Elektrik mavisi rimel (aslında bu 2 gün önce eklendi listeye)
- Siyah deri şapka (deri ceketimi giyince kokoş şapkamı takamıyorum, alnım donuyo, başım ağrıyo)
- Sky & Telescope aboneliği'ne de hayır demem asla
- Avrupa'da süper maaşı olan, bana garezi olmayan bir danışmanla çalışacağım güzel bir doktora
- Son iki(üç?) yıldır çantamda olmazsa olmaz olan tek şey: Sheepworld Ajandası! (bu veya bu olabilir)
- Öğrendiğim yemek tariflerimi yazabileceğim bir defter
- Bonn'da aldığım ve aşık olduğum ama yaz öncesi düşürüp kulpunu kırdığım kupa
- Yerleşik hayata geçiş
- Bir üstteki olmasa bile Bonn'daki gibi bir elbise dolabım olmasını çok istiyorum artık
- Terlik, yumuşacık, kocaman ama ayağımı terletmeyen cinsten (dün Migros'ta gördüm, üzeri fareli!!!!)
- Küpeci amcanın bana verdiği boş küpe takma plastiği
- Takvim, takvim, olabildiğince çok çeşit çeşit takvim
- Bana mektup ve kart atan arkadaşlar

- Devasa büyüklükte external harddisk (mesela 10TB) =D
- Sevdiklerime istediğim hediyeyi alabileceğim kadar para
- Aklıbaşında arkadaşlar
- Güzel bir tez savunması tabii ki
- Birkaç tane uluslararası yayın
- Çok daha disiplinli bir çalışma hayatı
- Her cuma parti! Böylece hafta içi tüm psikopatlığımla işime konsatre olabilirim.
- Nikon 50D!
- Pamukkale'yi görmek
- Göreme'de balon turu yapmak
- Venedik'e gitmek bir kez daha ama koşuşturma olmadan
- Benimle futbol oynayabilen bir kedi! (adı bile hazır)
- Kafese tıkmak zorunda kalmayacağımız bir muhabbet kuşu; konuşursa çok daha süper!
- Zerrincim'le tatil
- Kitap, bissürü kitap!
- Sheepworld'lü herhangi bişiy, mesela şurdan herhangi bişiy olabilir.
- On yüz bin milyon tane Cabotine!
- Star laser! şöyle güçlü kuvvetli olanlarından!
- Her zaman olduğu gibi çeşit çeşit, şekil şekil kupalara asla hayır demem, ve kar kürelerine de tabii.

Daha da vardır mutlaka ama şimdilik liste böyle. "Amma da maddiyatçıymışsın be Witchie!" derseniz de cevabım şöyle: sağlık, huzur, başarı vb istekler ne yazık ki ancak benden geçen bir yolun sonunda var, o yüzden 2010'dan istemiyorum, 2009 da vermek isterse bunları bana hemen şimdi bile olur, "Aralık ayı geldi de anca mı aklın başına geldi ey salak 2009" demem yani. Dünya barışı, Türkiye barışı, açlığın bitmesi gibi isteklerin ise ne kadar ütopik olduğunu farkedebildiğim için hiç istmemiyorum. Anneannem der hep "karnının doymayacağı yerde açlığını belli etmeyeceksin" diye, öyle yani, olmayacak işleri başından istememeyi öğrendim sanırım.

E bu da benim size yılbaşı hediyem olsun. Biraz Almanca ama idare ediverin artık, bu şirinlikle Almanca falan umursamayın, sağ tıklayıp bilgisayarınıza indirin bitte! :)

Veeee mim meselesinin en can alıcı kısmına gelelim... Sevgili St.Ziza, Şirinem, LaLoba ve Cesetizleri bu mim'i çarçabuk yazar bence. Yazarlar di mi? Hı hım!

10 Aralık 2009 Perşembe

Hım?




Google yaptığı once güzellik yetmezmiş gibi şimdi bir de süper DNS sunuyormuş bize.
Preferred DNS Server: 8.8.8.8
Alternate DNS Server: 8.8.4.4
Weboha'dan öğrendim, evdekilere söyledim, denedik, işe yarıyor gerçekten de. Artık bizim yerimize neyi görüp göremeyeceğimize, neyi okuyup okuyamayacağımıza karar veren mahkeme kararlarıyla karşılaşmıyoruz internette. Kendi bilgisayarımın ayarlarını az önce yaptım. Bir yandan aklıma ilk gelen yasaklı siteyi denerken (fesatlık yapmayın, youtube'u deniyorum), diğer yandan minik bir sinek ilişti gözüme. Solumda duran lambanın tepesindeki boşlukta uçuyordu. Emin değilim aslında belki de bir toz parçasıdır. Ama sonuçta uçuyor işte. Uçmak ne büyüleyici birşey, tıpkı satırlarca süren denklemleri anlamak gibi. Halbuki ne sıkıntılı süreçlerden sonra anlar hale gelmiştir beyin o denklemleri. Böyle düşününce kim bilir ne zorlu çabalardan sonra öğreniyordur kanatlar uçmayı. Yılanlar da koşabildiğimiz için bize imreniyor mudur acaba? Balıklar yılanlara, kuşlar balıklara...imreniyorlar mıdır acaba? Hep mi kaz görünür komşunun tavuğu komşuya? Hep mi uzaktan hoş gelir davulun sesi? Krema neden bu kadar güzel kokar? Babam böyle güzel pasta yapmayı nerden öğrendi?

3 Aralık 2009 Perşembe

Sosyalist Pencere & Herta Müller

Almanya'da geçirdiğim onca sıkıntılı ve güzel günleri paylaşabildiğim en sevgi dolu insan Romanya'lıydı. Elena'dan daha önce sık sık bahsetmiştim zaten burda. Daha sonra bölümdeki en iyi arkadaşım da Romanyalı olunca ister istemez olumlu bir önyargı oluştu kafamda Romanya'lılara karşı.

Sevdicek bugün saat 4'deki semineri için son kontrolleri yaparken benim de sessiz durmam gerekiyor tabii ki. Hal böyle olunca reader'da okumaya vakit bulamadığım yazıları eritmeye karar verdim ben de. Son günlerde reader'a eklediğim ve geriye dönük okumalara henüz fırsat bulamadığım ama çok da meraklandığım bir blog var; Sosyalist Pencere. Yazarı Deniz Kavukçuoğlu kim olduğunu blog profilinde çok güzel özetlemiş. Blogu nerden bulduğumu hatırlamıyorum doğrusu ama ilgilmi çekecek yazılar okuyacağımı ve birçok şey öğreneceğimi düşünüyorum. Genelde yeni bir blog takip etmeye başlarsam ilk yazıdan itibaren başlarım okumaya. Hızlı okuyabilmek bu konuda çok yardımcı oluyor evet ama böylesi yoğun bloglarda pek de doğru değil sanırım bir solukta tüm yazıları sindirmeye çalışmak. Bu nedenle reader'da karşıma sıralanan başlıklar arasından bana en sevgi dolu gelen yazıdan başladım okumaya; Frankfurt Notları. Geçen seneki Frankfurt macream zaten malumunuz :) Bu seneki duruma da "Sosyalist Pencere"den bakmak bana Herta Müller'i tanıştırdı. Herta Müller'in adını daha önce de duymuştum aslında; bu seneki Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi. Son kitabı "Nefes Salıncağı" henüz Türkçe'ye tercüme edilmemiş ama yine Sosyalist Pencere'den okuduklarım  oldukça merak uyandırdı bende. Türkçe'sinin yayınlandığını gören duyan olur da bana haber verirse veya Noel Baba'ya söylerse çok sevinirim;(en kısa zamanda Noel Baba'dan İsteklerim Listesini de yayınayacağım zaten =P ). Diğer kitapları ise "Yürekteki Hayvan" ve "Tilki Daha O Zaman Avcıydı". Kitaplar hakkında kısaca fikir edinmek için THY'nın Skylife dergisindeki şu kısa yazıyı okumanızı öneriyorum.

1 Aralık 2009 Salı

Bir insana verilebilecek en büyük ceza kendi vicdanı ile başbaşa bırakmaktır tabii ki.


Aklının içindeki kurtçuklar bölüne bölüne çoğalır. Zaman geçtikçe daha da küçülür daha da çoğalırlar. Başlangıçta giremeyecekleri kadar küçük kıvrımlarına yerleşir aklının, vicdanının en ince yerlerini ısırırarak acıtırlar minik minik. Bir anda beyninden midene inmiş gibi kurtçuklar mideni kemirir, iki büklüm olursun ağrıdan.

Bi an gelir, yeterince acı çektiğine inanınca mı bilinçaltın bilinmez, azalmaya başlar içindeki acı, göz kapakların düşer.

Bir insana verilebilecek en büyük ceza kendi vicdanı ile başbaşa bırakmaktır tabii ki.

Olur da azalırsa üzüntün, hemen daha da şiddetlenerek pişmanlığın, acın kendini yenilesin ve asla bitmesin..diye...

28 Kasım 2009 Cumartesi

Doktor doktor baksana

Omurgada skleroz + düşük kan şekeri + yüksek kollesterol = 3 farklı hap + 1 krem

1,5 aydır hayatımı mahfeden bel ağrılarım sayesinde, insanın aklının galaksinin en ücra köşesine kaçmasına neden olacak bir miktar ödeyerek kan ve idrar tahlili ve yüz bin milyon röntgen sonucunda, bir kez daha "önemli bişem olmadığını" öğrenmiş bulunmaktayım. Bayram sonuna kadar kullanacağım ilaçlar ağrıları dindirmeye yeterli gelmezse fizik tedaviye gidecekmişim. Bla bla bla...

Migren diyorum, çok sıklaştı diyorum, hele şu bel sorununu çözelim önce diyor.
Tansiyon diyorum, çok çıkıyor kimi zaman diyorum, şimdi ölçtüm gayet iyi diyor.
Üstelik söylediklerimi ağzıma tıkmak için, beni dinlememek için insanüstü bir çaba sarfediyor.

Doktorlar "hastayı dinlememe yöntemleri" gibi bir özel ders alıyor olabilirler mi acaba?

21 Kasım 2009 Cumartesi

+18 Pejinalar dünyası

Dünyanın bir penis, iki meme ve bir vajina üzerine kurulduğunu kabullendiğin an tüm sorunlar çözülüyor.
Hatta memelere gerek bile yok.
 Bir penis ve bir vajina yeterli.



Tüm insanlar dünyayı kadınlar ve erkekler olarak görüyor. En koyu feministi de, maçosu da, eşitlikçisi de, özgürlükçüsü de, emperyalisti ve hatta komünisti de böyle görüyor dünyayı. Ve bu beni rahatsız ediyor. Bunun yüzünden uykularımın kaçtığı zamanlar oluyor. Sinirimden kudurduğum ama insanlara anlatamdığım.

İnsanları kadın-erkek olarak görmek sanki kedi-köpek, kuş-balık olarak görmek gibi geliyor bana. İnsanları hayvanlaştırmak olarak geliyor bana. Çünkü işin içine penis ve vajina giriyorsa ancak hayvansal dürtüler söz konusu olabilir gibi geliyor.

Bu yüzden birisi bana
- Bu iş kızlara göre değil. (Jigololuk değil mi? Hı Hım..)
- Siz kız kıza dertleşin azıcık, rahatlarsınız. (Öyle anlar olur ki duvarla bile dertleşsen rahatlarsın ama gönül ister ki karşısındaki insan olsun. Keza vajinaların kulakları bile yok!)
- Erkekler bilmemnereye gitti. (Penislerinin üzerine basa basa gittiler heralde)
vb. cümleler kurduğunda cinlerim tepeme çıkıyor. Çünkü yaptığım işleri hayvansallığımla veya dürtülerimle değil aklımla, kimi zaman da duygularımla yönetiyorum ben. Duygularımın ne kadar işin içine gireceğine de aklımla karar verdiğime göre, aslında tamamiyle aklımı kullanıyorum bile diyebilirim. Aldığım kararların vajinamla bir ilgisi olmuyor, ya da penisimin olmayışıyla.

Ama gel gör ki...

- Bir işe sırf kadın veya erkek olduğun için alınabiliyorsun... Halbuki kadından da taksici olur, elektriçi veya postacı olur. Veya erkekler de çok iyi temizlik yapabilir, çok düzgün sunumlar gerçekleştirebilir, insan ilişkilerinde iyi olabilir ya da aksi yönden ele alacak olursak bir kadın kadar duygusal olup çok önemli bir iş görüşmesinde ağlamaya başlayabilirler...

- Toplum sırf erkek veya kadın olduğun için sana fazladan haklar verebiliyor... Kadınsan alacağın kararları ne kadar geç alır, insanları ne kadar oyalarsan o kadar kıymetlisindir. Erkeksen gece istediğin saatte eve girebilirsin. Dinde bile bilmemkaç kadının sözü ancak bir adam ediyor. Nedenmiş efendim kadınlar regl oldukları hafta, öncesindeki hafta ve sonrasındaki hafta kafaları düzgün çalışmazmış. Hımm... Bunun yanında da şöyle bir durum var: Bir kadına tecavüz edilirse kesin yüz vermiştir; bir erkeğe tecavüz edilmesi söz konusu bile olamaz. Bir diğer deyişle erkekler hayvanlık ederse bu insaniyet sınırları dahilindedir ama bir kadının tecavüz etmesi kimsenin aklına gelmez. Nedir peki tüm bunlar? Kadının regl olup 4 haftanın 3ünde deli sayılması mı, erkeğin hayvanlaşmasını normal addetmek mi akla uygun?

- Penisin varsa porno izleyebilirsin. Herhangi bir filmden farksız olabilir ve abazanlığından çok ayrı olarak sırf sıkıldığın için bile porno izlemek, bunun hakkında konuşmak normal karşılanabilir. Vajina sahipleri ise bunu ya yapmaya bile utanırlar ya da gizli saklı yaparlar. Diğer vajina sahipleri ile çok nadiren konuşabilirler belki ama asla bir penis sahibi ile bunu konuşmaları söz konusu olamaz. E hani herhangi bir filmden farksız, abazanlıktan bağımsız bir olguydu bu? Vajinan varsa olgular değişiyor mu yani?

- Vajinan varsa mesela, tüm gün evde oturup örgü örebilir veya kocanın kazandığı parayı harcayabilirsin rahatça. Toplum sana hiç garip bakmaz. Ama penisin varsa parayı sen kazanmalısın, evde oturmak olmaz. Neden ama? Penis mi para getiriyor yoksa kafanın içindeki mi? Boynunun üzerinde taşıdığın şey eğer patates çuvalı değilse penisinin veya vajinanın olması neyi değiştirir anlamıyorum ben.


- Aşırı duygusal erkekler de tanıdım, çok duygusuz kadınlar da. Aslında hayatımın kimi dönemlerinde, söz konusu kimse ayaklarımın dibinde ölse dönüp bakmayacak kadar duygusuz da olabildim, bana günaydın mesajı göndermedi diye saatlerce ağladığım da oldu. Kıskançlıktan yoldan geçen arabalara saldırdığım bile oldu, gidip başkası ile yattığını öğrendiğimde sadece "intikamım kötü olacak" diyip umursamadığım da. İyiyi de kötüyü de kendimde yaşadığım için, herhangi bir olgunun kadına veya erkeğe atfedilmesini kabul edemiyorum. Kendimden biliyorum bir kadının ne denli ruhsuz, ne denli piç, ne denli acımasız ve gaddar olabileceğini; ve ne kadar duygusal, ne kadar tavizkar ve ne kadar ince düşünceli olabileceğini. Tabii kadınlar olgun varlıklardır, o yüzden kısa zamanda evrilip tüm duygu tecrübelerini geçirmiş olabilirsin diyecekler için(ki bunlar muhtemelen kadınlar olur); aynı şeyi erkeklerde de gördüm. Aşırı duygusal, aşırı ince düşünceli, sürekli süprizler, jestler yapan veya tam aksine bencil, karı parası yiyen, küstah erkekler... Bunlar da var. Ve eminim ki benim gördüğüm bu çeşitlilik benim çok görmüş geçirmiş olmamdan değil, karşımdakini anlamaya çalışmamdan kaynaklanıyor. Her önüme çıkan insan için "hımm bunun penisi var o zaman bu kesin az romantik, paralı ve sapıktır" "aa bunun vajinası var, demek ki bu konuşmayı çok sever, kesin romantik komedilerden hoşlanır ve asla futbol maçı izlemez" demeyişimden kaynaklanıyor yani.

Ve o kadar çok düşünüyorum ki, vajinalar ve penisler olmasa acaba o zaman gerçekten daha adil olur muydu dünya? Kadın olduğu halde güçlü, sağlam karakterli, mantıklı olduğunu; erkek olmasına rağmen ince düşünceli, karşısındakini önemseyen ve empati yapabilen birisi olduğunu ispatlamak için uğraşmak zorunda olmasaydı insanlar...

20 Kasım 2009 Cuma


İS - TE - Mİ - YO - RUM!

17 Kasım 2009 Salı

Dışa - İçe



Dışa: Ayşen hanımcım haksızlık ediyorsunuz Ayşe'ye. Ne de olsa genç. Bırakın gezsin tozsun, gençliğinin tadına varsın azcık.
İçe: Saat 9'u 1 geçe eve gelirsen canına okurum senin!


Dışa: Veli bey neden ısrar ediyorsunuz oğlana, yapmayın allaasen. Herkes illa ki üniversite okumak zorunda değil ki. Ara elemana da ihtiyacı var bu ülkenin. Tornacıya, araba tamircisine, postacıya...Sosyal düzen sadece üniversitelilere gereksinim duymuyor.
İçe: ÖSS'ye ne kadar zaman kaldı şunun şurasında, senin aklın hala başka yerde. Bi arkadaşlarına bak bi de kendi çıkardığın net sayısına. Utan utan!

Dışa: Ülkemizde sadece gençler değil ebeveynler de cinsellikle ilgili yeterli bilgiye sahip değil. Cinselliğin ve cinsellikle ilgili sorunların utanılması gereken olgular değil, insanlığın doğası, en temel ihtiyaçlardan biri olduğunu kabullenmemiz gerek artık.
İçe: Saçmalama Neriman, böyle şeyler için psikoloğa falan gidemem ben. Ne diycem elin herifine, "benim kuş ötmüyor" mu?


Dışa: Valla benim kızım olsun, hiç karışmam giyimine kuşamına. Devir değişiyor artık, gençlerin bize değil bizim gençlere uyum sağlamamız gerek.
İçe: Nazmiye, bu ne hal?! O mini etekle dışarı çıkmayı düşünmüyorsun heralde?!!

15 Kasım 2009 Pazar

.....



Sevgiden saygıdan bir altın kafes ördüm.
İnaçlarım kilit kilit oldu üstüme.
Aşıp bedenimi bendeki beni gördüm.
Hani nerde uğrunda azaldığım değerler?






.....

13 Kasım 2009 Cuma

Ales les les les

ÜDS'yi atlattık, şimdi sırada ALES var. Bu Pazar günü, üstelik de ilk defa Ankara dışında bir şehirde, Kayseri'de gireceğim ALES'e. Ömrüm boyunca tüm böyle derli toplu sınavlara Ankara'da girmiş birisi olarak, sınavdan çok Kayseri'de gireceğim için heycanlıyım :)

Öncekinin aksine bu defa ALES'in de geçmiş sorularını çözmeye niyetlendim. İlk denememde kafamı pek veremedim ama bu akşam 2008 Sonbahar döneminde çıkmış sorulara baktım, Sayısal1 ve 2'yi tam 2 saatte bitirdim. Sonuçlar özetle şöyle:

Sayısal 1
Doğru: 33
Yanlış: 3
Boş: 4

Sayısal 2:
Doğru: 33
Yanlış: 3
Boş: 4

Bir de gündüz yaptığım 2008 Bahar Sözel soruları var:
Doğru: 65
Yanlış: 13
Boş: 2

Sayısal sorunlarında yine istikrarlı bir tablo görmekteyiz. Sözeldeki hatalar, cevapları kontrol ederken farkettim, çoğunlukla soruyu eksik okumamdan kaynaklanmış. Gerçi ÜDS sonucumla kimseyi şaşırtamamış olmanın verdiği elem ve keder yüzünden bir daha asla deneme sınavlarımdan bahsetmeyeceğim diyordum ama neyse..

Sözeldeki 80 soruyu da 1 saatte yaptığım düşünülürse, zamanın yetmemesi gibi bir derdim olmayacak sanırım yine. Yeter ki sıkılmıyım sınavdan. Gerçi ALES hep eğlenceli gelmiştir bana ama yine de belli olmaz benim dikkatimin ne zaman dağılacağı. Hadi bakalım hayırlısı.

Bu arada başka güzel gelişmeler de oluyor ama kesinleşince yazıcam! Umarım bi an önce kesinleşir!

10 Kasım 2009 Salı

düşünüyorum da...

Bir insana huzur vermenin bir karşılığı olabilir mi? "Ben seni mutlu
ediyorum, o zaman sen de hayatındaki kimi şeylerden vaz geçeceksin
benim için" demek ne kadar anlamıdır? Bir karşılığı olsun diye
yapılmıyorsa başta, yapılan şey takdir görünce sonradan karşılık
istemek ayıp değil midir?

9 Kasım 2009 Pazartesi

Kahvaltıyı sevmiyorum!

#Neden 1#



Çocukluğumdan beri kabusum olmuştur kahvaltı denilen olay. Servisin gelmesine 5 kala açtığım gözlerim, hızlıca halledilmiş tuvalet faslı, akşamdan hazırlanmış önlüğü yarım dakikada giymek, yarım dakikada saçları toparlamak ve koşar adım servise yetişmek; yani olabildiğince çok uyumak ve serviste de uyumaya devam edebilmek için elinden geleni yapmak. Veya: Servisin gelmesinden 1 saat öncesinden kalkıp çay demlemek veya süt içmek veya portakal suyu çıkarmak, ve daha gözlerini bile açamamış zavallı midenin başına aşşağı pata küte peynir zeytin taneleri fırlatmak. Ben birincisini seçerdim hep kavga kıyamet. Hal böyle olunca, onlarca yıl kahvaltısız bir hayatın tadını sürdükten sonra şimdi de bünye kaldırmıyor kahvaltı denen mefhumu.


Gel gör ki tüm gün aç kalmaya razı olabilecek ama asla kahvaltısız yapamayacak bir sevdiceği olunca insanın, zamanla alışmaya, uyum sağlamaya çalışıyor zavallı bünye. Ben de bu sabah erkenden uyanınca, sevdiceğe bir öpücük kondurup sessizce kalktım, mutfağa geçtim. Dün akşamdan kalan rezil tabakları bulaşık makinesine dizdim, çay demelemek üzere çaydanlığı aradım ki salonda çıktı, yine dün akşamdan kalma bi dolu pis çay bardağı ile birlikte. Bir kahvaltı hazırlama aşamasında bunlar çok normal şeyler olabilir ama başta yazdığım gibi, kahvaltı yapmaya alışkın olmadığım gibi sevmem de. O yüzden çok da sevgi dolu bir durum olmadı benim için tahmin edersiniz ki. Geçen seferki kahvaltı hazırlama girişimimde nasıl olsa corn flakes yenilecek diye çay koymayışım sorun olmuştu. Halbuki ben corn flakes'li kahvaltı sonrasında içilir diye çayı da hazırlıyordum yavaş yavaş ama kahvaltıda ne olursa olsun mutlaka çay da olmalıymış. Neyse, ders aldım bu durumdan, bu defa herşeyden önce çayı koydum ocağa. Kahvaltı masasını sildim, sofrayı hazırladım, ekmek var mı diye kontrol ettim, yoksa gidip alacaktım. Hatta çıkıp poğaça almayı da planladım ama en son adımlardan biri olarak. Yumurtaya koymak üzere kaşar kestim yamuk yumuk, çünkü küp küp kesince erimesi daha zor oluyor ama yamuk yamuk olunca ince yerinden başlıyor usulca erimeye, çok daha lezzetli oluyor. Neyse efenim, kaşarımızı da kestikten sonra, "omletleri şimdi pişirsem çay demlenmemiş olur işim bittiğinde, o yüzden gidip içeride oyalanayım bari biraz" dedim. Geldim, reader'ı açtım, SeMe bişiyler yazmış Erkek Blogları'na onu onudum, tam yorum yaparken sevdicek uyandı. Uykulu ve yarı kırmızı gözlerle geldi, birkaç gündür haber beklediğimiz Apple Servisinden gelen maili anlattı ve içeriye giderkeeeenn.... Mutfağa girdi! Mutfaktan gelen tıkır tukur seslere huylandım çünkü hiç hoşlanmam yaptığım işe karışılmasından. Hele ki bu kadar kendimi ileteye iteleye alıştırmaya çalıştığım bir işe karışılmasından hiç mi

hiç hoşlanmam, sevdicek de çok iyi bilir bunu. Ama sen tut, çayın altını kıs! E tamam hem müsriflik, hem de çay demlendiğinde suyun aşınmış olması durumu söz konusu olduğu için iyi bişiy. Ama yaptın bi iyilik, tut çeneni ve ilerle di mi? Yooook! Sen gel, "bak ama neden kızıyosun ki" diye bişiyler söyle, görmezden duymazdan gelinmesi zor da olsa benim bu müdahaleyi  farketmemiş gibi yapmama izin verme, ve üstüne de "asma suratını" diye başlayıp doğalgaz fiyatlarından, müsriflğin kötülüğünden, doğadan, bıdır bıdır bıdır konuş. Kafana terlik ye ama yine de susma, trip atarak içeri git. E hal böyle olursa ben de hiç üşenmem gider o sofrayı gerisin geri toplarım! Hatta çayı da dökecektim ama  sinirin ve müsrifliğin de bir sınırı olmalı diyerek dökmedim.

Nedir yani sessizce ocağın altını kısıp yoluna devam etsen be adam? Ne olur yani? Bak işte bi önceki kahvaltıda çay bile yoktu, öğreniyorum yavaş yavaş, derdin nedir? Nedir? Neeee?
elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler
masum değiliz hiçbirimiz

6 Kasım 2009 Cuma

Sıfır Noktasındaki Kadın


        28. İstanbul Kitap Fuarı'nda Ece'nin söyleşisinde gördüm, dinledim, konuştum kendisiyle. Neval El Saddavi, Mısırlı bir yazar. 1931doğumlu. Feminist de denilebilir kendisine devrimci de. Psikiyatrist ama hayatının on yılını dinleri araştırmaya ayırmış olduğu için din bilimci de diyebiliriz sanırım. Çocukluğunda sorgulamaya başlamış Allah baba neden oğullarıyla kızlarını aynı kefeye koymuyor diye. Neden başını örtmek zorunda olduğunu sorgulamış, dinleri kendi kitaplarından okuyup öğrenmeye çalışmış ve olabildiğince çok dini anlamaya çabalamış.

Sıfır Noktasındaki Kadın, Firevs'in öyküsünü anlatıyor; çocukluğundan,  idamına kadar. Gelişmemiş bir toplumda bir kız çocuğundan nasıl bir fahişe yaratıldığının öyküsü bence bu. İyimserliğe ve sabıra rağmen nasıl katil olunacağının da aynı zamanda. Kitabın kahramanı Firedvs'in dediği gibi "kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye?"

Kitaba dair çok fazla şey anlatmak yerine okumanızı tavsiye ediyorum. Edebi olarak bakacak olursam anlatım dili gayet sade ve akıcı bence.
120 sayfa olan kitap hızla okunabilimesine rağmen kolay kolay akıldan
çıkmayacak bir etki yapıyor insanda.

5 Kasım 2009 Perşembe



Duymak istediklerini söylemek gerek insanlara. Kimi insanlar inatla
"bana duymak istediklerimi söyle" diyolar. Olur da duymak
istediklerinden farklı doğruları dile getirirseniz de yine bir şekilde
kendi huzurunuz duymak istediklerini söylemek zorunda kalıyorsunuz
onlara. Mükemmelliğinize toz kondurmamak adına istenilen miş gibi
yapmak ile içinizden gelen olmak arasında kalıyorsanız bu kimin suçu?

Neyimiz Eksik?

Bizim neyimiz yok biliyo musun ,

sessiz sakin oturup çalışabileceğimiz bir çalışma alanımız yok. Facebook'u, friendfeed'i, twitter'ı, rapidshare'i, torrent gate'i ve bunun gibilerini engelleyen, illa ki girmek istiyorsak en fazla 60 dakika süre tanıyan, sessiz, sigara içilmeyen, sıcak, interneti olan bir çalışma alanımız yok.

Çalışmak istiyorum diyince gidilebilecek en uygun yer olarak Milli Kütüphane gelirdi eskiden aklıma ama orda da bilgisayarla gidip çalışmak ancak aradaki salonumsu yerda mümkün olabiliyor ki orası da çok gürültülü. Başka da bi yer yok zaten ne çalışmak ne de keyifle iki çift laf edip sohbet edebilmek için.

Çok sevgili noel baba, hazır vaktin varken sipariş etsem, bu yılbaşında bize güzel bir kübik ayarlar mısın piliz?


Pollyanna - Annayllop





Aşk içinde Pollyanna'yı mı barındırır?  Yoksa aşk gelip de yerleşince kalbe, Pollyanna aklı alıp da dağ başına mı kaçar?

Pollyanna'yı pek sevmezdim çocukken. Büyüyünce yeniden okuma fırsatım olmadığı için şimdi sever miyim bilmiyorum ama hala bir antipati var içimde. O yüzden aklımı Pollyanna'nın kaçırdığına değil, kendi rızası ile sevdiceğime kaçtığını düşünüyorum. Bu yüzden zaten kafamı karıştıran her durumda önce mantıksız olan geliyor aklımdan geriye kalan boşluğa. Halbuki Pollyanna aşkın içinde olsa, en sevimlisi, en olumlusu gelirdi. Belki de sevdiceğin tabiriyle Annayllop vardır. İlk anda akla gelen Annayllop, durum en dehşetengiz halini alınca yerini Pollyanna'ya bırakır; hızlı bir çeki düzen verilmeye çalışılır kendi kendini kan revan içinde bırakmış olan kalbe. Değil sakin güvenli bir kara, tutunulabilecek herhangi bir dal parçasından bile fersahlarca ötede salınan bir şarap şişesi mantarı gibi, ya da artık korkmaktan vazgeçtiğim zombiler gibi.. Bulanık bir zihin ve her acaba..?'ya, her yoksa..?'ya atlayan, sınıfın sinir bozucu öğrencisi gibi akıl boşluğunun içinde tepinip durur Annayllop.

Ne yapmak gerek Annayllop girince akıl boşluğuna? Sevdiceğe gidip anlatmak mı gerek? Yoksa bozuntuya vermemek, çaktırmamak mı? İletişimciler hep derler; bir sorun varsa konuşarak çözmeye çalışın diye. Ama bu Annayllop o kadar büyük bir yüzsüzlükle o kadar sık çıkabiliyor ki insanın karşısına, her defasında sevdiceğe gitmek, sonunda, içinde "yine mi", "bu defa", "şimdi" cümlelerini barındıran tepkilere yol açabilir, ki en çok da bu acıtır. Yok her seferinde değil sadece çok gerekli anlarda anlatılmalı ise sevgiliye, nedir bu çok gereklilik kriteri? Hangi acaba daha az acıtır ki insanın canını, söz konusu en sevdiğin olunca?

4 Kasım 2009 Çarşamba

Geniş Zaman Kare

Ben kareyi severim. Köşelerini, sivriliklerini, keskinliklerini. Dikkat etmezsen canını acıtmasındaki ciddiyeti severim.
O yüzden nerde kare varsa gider onu alırım elime. Etraftaki tüm karelere bakar, o anki şartlar içinde en sevimli gelenini seçerim. 
O günlerde sarı kareleri seviyorumdur, başka gün kahverengileri. 
Önemli olan kare olmasıdır, rengi zamanla solsa da çok sorun etmem.
Elime aldığım kareyi sağa sola çarpmamaya, düşürmemeye çok dikkat ederim. Çünkü çarparsam bozulabilir, yamulabilir.


Arada geçen zamanla karenin kenarlarının çok da keskin olmadığını görürüm. Neyse derim, zaten fazla keskin olursa gereğinden fazla acıtabilir canımı.
Haftalar geçer, köşelerinden sanki minik üçgenler çalınmış gibi olduğunu fark ederim. İçim biraz huzursuzlanır ama çok sivri olmasa da olur derim.
Aylar geçince görürüm ki sekizgen olmuş kareden çok. Afallarım, nasıl yani, derim, nasıl fark etmemiş olabilirim bunca zaman elimdekinin kare değil de bir çokgen olduğunu?
Ve gün gelir, aslında onun bir daire olduğunu anlarım. Dünyam sanki içinde yaşadığım bir kareden ibaretmiş de üstüme yığılmış gibi altında ezilirim yanılgımın. 


Bu noktaya varınca yapılabilecek iki şey vardır. Ya bırakırım kare sandığım daireyi, başka kareler ararım. Ya da daire de olsa içinden hala bir kare çıkabilir diye onu sevmeye devam ederim.
Mantıklı olanın hangisi olduğu değişkendir. Aramaya inanan ve Pollyanna'cılık oynayan iki farklı ruhtur aslında bu seçenekler. 

3 Kasım 2009 Salı

Bilgisayarda yer açmak için çöp kutusunu boşaltmaya yeltendim. Olur da yanlışlıkla sildiğimiz bir şey varsa diye de içinde ne var ne yok diye bir bakıyım dedim. rmx uzantılı dosyalar dikkatimi çekti. Bilseydim, kesseler açmazdım: sessizce hazırlamaya çalıştığı acemi ama sevgisi bakışlarından okunan görüntülerle minik bir süpriz yapmayı planlıyormuş meğer; kamera karşısına geçip kaydettiği denemeleri bulmuşum...üzüntüsü 5 yaşındaki bir çocuğunki gibiydi...
Aralarında bir bağ kalmadığı halde boşanmayan insanları anlamazdım. Sanırım şimdi anlıyorum. Boşanmaya zahmet bile etmiyor, içlerindeki kini birbirlerinin gözlerinin içine baka baka birbirlerine saygısızlık ederek gidermeye çalışıyorlar sanırım. Hayat gerçekten beni dehşete düşürüyor.
Çıkmadık candan umut kesilmez. Ama çıktığına da bir kere inandın mı, kimse seni vaz geçiremez.
O yüzden insan elindekinin kıymetini iyi bilmeli. Kimi zaman çıkmış cana çıkmamış muamelesi yapıp günlerce dirilecek umuduyla bakmak bir cesete, kimi zaman dipdiri karşında duran insanın senin için artık bir ölüden ibaret olduğuna kanaat getirmek mesela. Ne zaman hangisinin daha doğru olduğu her seferinde münferittir.

Geçenlerde bilgisayarda eskiden kalma notlarımı ayıklarken okudum, şöyle yazmışım:


İki şey arasında seçim yapmak, hangisini istediğine değil hangisinden vazgeçebileceğine karar vermektir.



Dikkatli düşünmek lazım:

Elimdekinden memnun muyum?
Bunun için bu kadar çaba sarfetmeye ve özveri göstermeye değer mi?
Elimdekinden vaz geçebilir miyim?
Bundan mahrum kalmak bana ne yapar?

Sözün özü şu aslında:
  Değer mi?
Hayat zaten çok saçma. Bi de ekstra saçmalıkları neden kafama takayım ki? Boşveeeer!
Unuttuğundan emin olmam için sabırsızlıkla beklediği uzun bir günün ardından şehirlerarası otobüs koltuğuna bıraktığı en sevdiğim çikolata ile teşekkür etmek istemiş hayatımın lokumu: birlikte geçirdiğimiz, mutluluğumuzu, üzüntümüzü, heyecanlarımızı paylaştığımız 10 ay ve paylaşacağımız daha nice 10'larca yıl için...

İstanbul Kitap Fuarı

Horul horul uyuyarak geçen Ankara - İstanbul yolculuğunun ardından sağ salim vardık Bakırköy'e sabahın 8:30'unda. Tutarsız cüceye sms attım gelsin de kahvaltı yapalım diye ama iletilmedi. Hızlı bir kahvaltı yapıp yol üstündeki simitçide, ilk önümüze gelen internet cafeye girip fotoğraf makinesindeki yazlıktan kalma görüntüleri aktardık external hard diske. Fuar servisine bindik ve 10:30'da vardık fuar yerine. İstanbul o kadar soğuk o kadar soğuktu ki... Hemen girdik fuar binasına ama kapılar 11'de açıldı. İlk daldığımız salon çoğunlukla çocuk kitapları içerse de bizim için çok da bişiy değişmedi; onca kitapla bir arada olabilmek öylesi güzeldi ki!

Çocuk kitapları bölümünde anlayıp da 2. salona geçişimiz biraz vakit aldı. Girmek istediğimiz ilk söyleşi saat 12'de (Ece Temelkuran ve Nawal Saddavi'nin Allah’ın Oğulları ve Yeryüzü’nün Kızları) olduğu için ben öncesinde hızlıca dolaşıp, hangi yayınevinin nerede olduğunu kafamda kabaca yerleştirip, detayları sonraya saklamak niyetindeydim ama üç kişi olunca biraz yavaş ilerliyor süreçler.

Ece her zamanki gibi çok hoştu. Konuşması, duruşu, kelimelerin ağzından çıkışı... Nawal hanım ise hem bir psikiyatrist, hem bir yazar. İmkan olsa oturup saatlerce konuşabileceğim, yanında kendin gibi davranmaktan sakınmayacağın bir insan portresi çizdi bende. Bir de kitabını aldım, Sıfır Noktasındaki Kadın. A bu arada tabii ki yolda Çöplüğün Generali'nin kalan 30 sayfasını da okudum, dün gece de başağrıma rağmen birkaç sayfacık ile başladım Sıfır Noktasındaki Kadın'a...

Söyleşi sonrası Ece kitaplarını imzadı. Ve ben imkansızı gerçekleştirip bu defa onunla konuştum. Ece beni hem Frankfurt Kitap Fuarı'ndan hatırladı hem de yanımda götürdüğüm Frankfurt'ta çekmiş olduğum fotoğrafların çıktılarını çok sevdi, hepsini kendisine aldı, birisini bile imzalayıp bana vermedi :) Evet biliyodum, Ece de beni seviyo! Bana "denizleri aşan kadın" diyo :)    Epeyce kilo vermiş ve saçının rengini değiştirmiş...pek sevmedim bu son durumu.

Ece'ye kitapları imzalattıktan sonra koşar adım Oya Baydar söyleşisine gittik, Zerrincim ise Doğan Cüceloğlu'na gitti. Oya Baydar'ın editörü Turhan Günay ve bizlerle konuşmak istediği konu "Romanda Gerçek ve Kurmaca" Çöplüğün Genarali idi. böylesi ünlü ve kuvvetli bir kalemi olan bir yazar olan Oya Baydar'ın, okurlarından gelecek her türlü eleştiriye açık ve meraklı olması gerçekten çok hoştu. Çöplüğün Generali'ne dair en büyük endişesinin yerel değil genel olabilmesi, günümüzde başka zamanlarda ve başka ülkelerde de okunabilir olması ama bunların yanı sıra edebiliğinden de çok fazla ödün vermemesiydi. Kitapla ilgili düşüncelerimi ayrıca yazacağım için şimdi fazla detaya girmek istemiyorum. Bu söyleşinin ardından da Oya Baydar imzalıyordu kitaplarını. Elveda Alyoşa'yı evde unutmamı, daha doğrusu anneannemin okumak üzere alıp da kim bilir nerede bıraktığı için bulamayışımı saymazsak, Erguvan Kapısı'mı bile bulup, tüm kitaplarımı imzallatım, hatta iki tane de yeni yıl hediyesi bile imzalattım Seyfi ve Ercan için :)

İki söyleşi ve iki uzun imza kuyruğunun ardından gerçekten yorulmuştuk. Sırada Nihat Behram'ın şiirle ilgili bir oturumu vardı ama biraz dinlenmeden tek bir adım dahi atacak mecalimiz kalmamıştı. Sonradan Nihat Behram oturumuna gittiğimizde ise 15'lık gecikmede çok da birşey kaybetmediğimizi gördük. Hatta öyle ki sevdiceğin gözler kapandı yorgunluktan :) Nihat Behram'ı daha önce görmemiştim, fotoğrafını da. 98 yazında okuduğum Darağacında Üç Fidan olmasa ilgimi de çekmezdi sanırım. Oturumda fazla kalmadık, Nihat Behram çok ateşli bir şekilde kendi şiirlerini okuyordu ama o sadece yazsa ve biz kendimiz okusak daha iyi olurdu eminim. Çıkışta Zerrincim ve sevdicek oturduğukları sandalyelerden kalkamaz haldelerdi artık. Bense son bir gayretle Nihat Behram'a da kitabını imzalatmak istedim.

Bu aralarda bir yerde bir de Server Tanilli'yi görünce, Seyfi'den aşırıp el koyduğum Uygarlık Tarihi'ni neden yanıma almadım diye bir kez daha hayıflandım ama sonra cüzdanımda Zerrincimin kredi kartının olduğunu hatırlayınca üzüntüyü hesap kesim tarihine erteleme kararı aldım, elime de bir adet yeni basım Uygarlık Tarihi :) Server Tanilli gerçekten çok yaşlanmış. Tekerlekli sandalyesinde oturarak imzaladığı her kitabın sahibiyle en az iki cümle etmeye özen gösterip, kimilerine başka kitaplarından tavsiyelerde bulunup, okuma sırasını bile öneriyor; oldukça ağır hareket ediyordu. Yan masada önü boş duran Zeynep Oral ise kendisine getirilen ıspanaklı çörekleri yemekle meşguldü. Ve bu sahne beni çok ama çok mutlu etti.

Fuar sonundaki olaylar ise tam bir kabus tadındaydı. Yağmurlu ve soğuk İstanbul'da karanlıkta bilmediğimiz yolların ortasında, vızır vızır geçen arabaların arasında kalmak; yanlış üstgeçişlerden inip çıkmak; buz kesen bacaklarım, ağrıyan belim ve nerede ineceğimizden emin olmadığımız toplu taşım araçları ve kibarlık adı altında yavaşaklık eden gerizekalılar...

Sonunda Vildan Ablanın evine ulaştık. Karnımı doyurdum ve bir kez daha karar verdim ki birgün bir evim olduğunda ilk fırsatta alınacaklar arasında mutlaka bir mikrodalga fırın olacak. Ve son gördüğümde gecenin 3'ünde salondan mutfaktaki annesine, olanca ergen sesiyle "annneeeaaaaaaaağğğğ, hamburgeeeeeeeaaarrr" çığlıkları atan kuzenimin 19 yaşı... o şimdi 26'sında olmak istiyor, bense bir an önce 35'ime gelmek. :) Hayat hep ilerisini istemekten ibaret galiba...

Ve harıl harıl çalışan ısıtıcılar sayesinde sıcacık geçen İstanbul-Ankara yolu...

PS: Fotoğraflar en kısa zamanda eklenecek.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Dün sabah geldiğimiz Kayseri'den bu gece ayrılıyoruz yine. O kadar özlemişim ki, tüm dağınıklığı ve pisliğine rağmen dünyanın en sevimli evi gibi görünüyor gözüme. Odalardan birine el koymuş bulunan ev sahibimize de öğrenci konutu adı altına inşa edilen konutlardan bi dene çıkmış. Öğrenci konutlarını internet ve su dahil aylık 300TL'ye öğretim görevlilerine vermek nasıl bir mantıktır anlamış değilim doğrusu. Neyse, işin beni ilgilendiren kısmı, bu sayede artık evde bir odamız olacak! Salonu cebren ve hile ile zapt altına almış olmamıza ev ahalisi bişy demese de bu yeni şekil çok daha güzel olacak tabii ki. Kim bilir belki pazar kahvaltılarımızı artık salonda bile yapabiliriz :)

Ve beni asıl heycanlandıran durum şu ki: İstanbul'a gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Yani büyük bir aksilik çıkmadığı taktirde kesin kitap fuarına gidişimiz. İmzalatılacak kitaplarım, fotoğraf makinemiz ve iki ev sevdiğim ile yola koyulacağız cumartesi gecesi. İstanbul'da olup da görüşmek isteyen olursa fuara beklerim :)

Bir de kötü haber... Antalya'da olduğumuz dönem içinde çok şiddetli bel ağrıları çektiğim için artık bu konuya el atma vakti geldi sanırım. Ankara'ya gittiğimizde hem bu bel ağrısı için hem de yıllardır süregelen ama artık dayanılmaz hale gelen boynumdaki kas spazmı için bir doktora gitmem lazım. Bir de tez meselesi yüzünden her zamankinden daha yoğun ve aralıksız baktığım bilgisayar ekranı gözlerimi iyice mahfettiği için sanırım gözlük nuamramı da yeniden ölçtürüp olabildiğince kullanmam gerekecek gözlüğümü.

Geleceğe dair planlar arasında ise yıl sonunda İsrail'de gerçekleşecek olan bir kış okulu var bu sıralar gündemde. Başvurumuzu yaptık, FFÖ'nün recomendation letter göndermesini bekliyoruz. Eğer adamlar yol ve kalış masraflarımızı karşılarlarsa yılbaşına İsrail'de girme şansımız var!  

25 Ekim 2009 Pazar

Eş ruhlarımız



Çeşit çeşit bilinir kelebekler; kimisi Akdeniz civarında görülür sıklıkla, kimisi Anadolu'da, kimisi özellikle Çukurova civarlarında. Kimisi kocaman kahverengi, üzerinde turuncu benekleri, kimisi minicik mavi, kimisi minicik beyaz...

Aslında her biri kalbi kadar büyüktür kelebeklerin; kalbi ne kadar büyük, gönlü ne kadar geniş, içinin ne kadar farkındaysa o kadar büyüktür kelebekler.

Ve derler ki kimileri, ömrü üç gündür kelebeklerin; kimileri de bir gündür der. Halbuki ömürleri, eş-ruhları kadardır kelebeklerin. Ama bilmezsiniz siz, kelebeklerin eş ruhlarının olduklarını da. Her kelebek bir insanın ruhunun bir parçası, bence en doğru tabirle, ruhunun bir eşidir, ve fakat her nerede olmak istiyorsa orda olabilenidir. Mesela sevdalıysan Akdeniz'de teni yanık bir esmer güzeline, her sabah oralarda uçuşur kelebeğin, sevdan ne kadar büyükse o kadar kocamandır da. Aklına geçen yaz gördüğün sarı saçlı dilber düştüyse ansızın bir sabah uyandığında, ordadır kelebeğin ama minik ve uçuk sarı kanatlarını çırpıştıra çırpıştıra dolaşır; bir görünür bir kaybolur. İçinden hiç söküp atamıyorsan pamuk tarlasında görüp de vurulduğun elleri nasırlaşmış pamuk işcisi oğlanı, döngele gelip de köye haber verip pamukların olduğunu da oğlan köylüsüyle birlikte inene kadar Çukurova'ya, bekler senin kelebeğin onu orada, kocaman, hem de en kocaman kanatlı, en güzel ve en tutkulu turuncu benekli haliyle bekler. Aklından çıkıp gittiğinde sarı saçlı dilber, uçar gider kelebeğin, geçen gün balkonda görüp de iç geçirdiğin kumralın balkonuna. Kalbindir kelebeğin senin; sen kimin yanında olmak istiyorsan orada ve ne kadar büyük bir aşkla istiyorsan o kadar büyük kanatlarıyla...

30.08.08

unutmak


kimi zaman, vaz geçmek eşit midir unutmakla? umudu unutmak mıdır mesela vazgeçmek?
unutmak istesen de unutamaman veya unutmanın engellenmesine kader mi denilir? var mıdır kader adında bir şey ya da olgu, her ne ise. NEdir, NE olabilir ki kader...

unutmak, çözümse ve insansa beynine hükmedebilen, en basitinden öğrenme süreçlerini geçirmesi bunun bir örneği ise, unutmak kasten yapılabilen bir eylem midir? öyle ise bu neden öğretilmez bize? duygusal olgunlukla kazanılan bir deneyim midir istemli unutmak mesela?

Fatih Ekspresi 18-08-08

22 Ekim 2009 Perşembe

Çekiç - Çivi - İhtiyaçlar



"If you only have a hammer, you tend to see every problem as a nail."
Quote of the Day by Abraham Maslow

Gmail'de gelen kutusunun üzerindeki kısımda kimi zaman abuk sabuk reklamlar yer alsa da kimi zaman da böyle güzel alıntılar çıkabiliyor. Kendimi günün koşturmacasına kaptırmışken, durup düşünmeme neden oldu yine. Aslında üzerine yazılacaklar o kadar çok ki bu cümlenin..

Gerçekten de 
elimizde sadece bir çekiç varsa, her sorunu bir çivi gibi görmeye meyilli oluyoruz 
sanırım.

Abraham Maslow bir psikolog. İnsan gereksinimlerini beş ana sınıfa ayırmış ve bunların hiyerarşik bir sırada olduklarını öne sürmüş: 1- Fizyolojik Gereksinimler 2- Güvenlik Gereksinimi 3- Ait Olma Gereksinimi 4- Sevgi gereksinimi 5- Saygınlık Gereksinimi 6- Kendini gerçekleştirme gereksinimi.  Bu teoriye göre kişi üst kategoriden başlayarak aşağı doğru ilerleyen gereksinimlerinden hangisinde yoksunluk duyarsa bir alt kategorideki bir eksikliği algılamadan önce mevcut (üst) kategorideki eksikliğin sıkıntısını çekmeye devam eder. Karnı aç olan kimsenin, karnını doyurma kaygısı ile güvenliğini tehlikeye atmaktan çekinmemesi, buna bir örnek olabilir.

Bekle bizi Tüyap!


Sen kalk Bonn'dan Frankfurt'a gitmek için sabahın 5'inde yola çık, trenler trenler değiştir, dönüşünde de hasta ol. Ne için? Ece'yi görmek için. Yanlış mı? Yoo, gayet doğru, gayet güzel, gayet hoş. Peki Ece'nin yanısıra, Oya BAYDAR, Adam FAWER, Vural SAVAŞ, Ahmet TELLİ, Ayşe KULİN, Ersin KARABULUT, Fazıl SAY, Hikmet ÇETİNKAYA, Selim İLERİ'nin de bulunacağı İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'na gitme. Bu olacak iş mi? Bence değil. Ha bi de benim pek ilgimi çekmese de tabii ki Can DÜNDAR, Elif ŞAFAK ve hatta Ebru ŞALLI bile var Fuar'da! Hulki CEVİZOĞLU, İclal AYDIN, İpek ONGUN da orda olacak, meraklılara duyurulur. Daha kimler mi var? İmza günleri listesi için buraya tıklayabilirsiniz.

28. İstanbul Kitap Fuarı, 31 Ekim'de başlıyor 8 Kasım'da sona eriyor. Benim ilgimi çeken gün ise Ece ile Oya BAYDAR'ın imza günü olan 1 Kasım Pazar. Hem şehir içi servis de koymuş adamlar, daha naapsınlar?! Üstelik program da şöyle;

Saat: 12.00-13.00

Söyleşi:"Che Guevara'nın Mirasının ve Latin Amerika Gerilla Hareketlerinin Kıtanın Güncel Politikaları Üzerine Etkisi"
Konuşmacı: Richard Gott
Düzenleyen: İlkeriş Yayınları


Saat: 13.10-14.10
Panel: “Küba Devriminin Küba Kültürü Üzerindeki Etkileri: Afrika ve İspanyol Kültürlerinin Entegrasyonuyla Yeni Küba Kimliği
Konuşmacı: Nancy Morejón
Düzenleyen: Küba Büyükelçiliği Ve "José Marti" Küba Dostluk Derneği

Saat: 14.15-15.15
Söyleşi: "Bir Yabancı Gözüyle Atatürk"
Konuşmacı: Fabio L. Grassi
Düzenleyen: Turkuvaz Kitap


Saat: 15.20-16.20
Panel: "Modern Romanya Edebiyatı ve Çeviri"
Konuşmacılar: Gabrile Chifu, Dan Cristea
Düzenleyen: Romanya Kültür ve Din İşleri Bakanlığı



Saat: 16.30-18.00
Söyleşi: "Kelimelerle Dünyayı Değiştirmek"
Konuşmacılar: Bernardo Atxaga, Carme Rieara, Cristina Fernandez Cubas
Düzenleyen: İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali-TÜYAP

Plan mı? Plan bir şekilde ağzından girip burnundan çıkıp Zerrin'cimi ikna edip 3 kafadar yola koyulmak, 1 günlüğüne de olsa fuara katılıp, Ece ve Oya B. ile birer fincan kahve içmek (evet bu sefer dilim tutulmayacak ve Ece ile konuşabileceğim), akşam otobüsü ile geri dönmek... Neden olmasın ki? Bence olmaması için hiçbir sebep yok. Evet evet yapabiliriz!

Pastayım pastasın pasta

Aklımda fikrimde pastalar var bu sıralarda.Hele ki şeker hamuru ile yapılanlar! Google'da pastalar arasında dolanırken Mutlu Dükkan'ı keşfettim. Sipariş vermeseniz de bakması bile çok keyifli! Blog'un sahibi Zeynep'e bu becerisinden ötürü ne kadar imrendiğimi tarif etmem ise imkansız. Yemek yapmayı pek değil, ama tatlı yapmayı ve insanlara yedirmeyi çok seviyorum. Ne var ki çoğu şeyde olduğu gibi bu da maddi olarak destek istiyor. O yüzden hayallerimdeki pastaları yapabilme imkanım henüz yok. Birgün zengin bir profesör olabilirsem o zaman mutlaka alınacaklar arasında bekliyor pasta malzemelerim de ne yazık ki. Kafayı takmış olduğum şeker hamuru aslında çok pahallı birşey değil, ortalama 15TL civarında ama farklı renklerde olsun, bir güzel kalıplarım olsun diyince işin boyutu değişiyor tabii.



Ah bi de şu pasta yarışması var ki; beni benden aldı götürdü resmen! Favori pastam ise Ankara'dan katılan Güzin hanımın pastası.

20 Ekim 2009 Salı

ÜDS Açıklandı!

İnsan kendini bilir de bu kadar kesin ve net mi bilir yahu?! ÜDS sonrası cevpları kontrol edince 68 doğru bulmuştum, 100 üzerinden 85'e denk geliyor. Aha da işte kanıtı:




















Bugün de sonuçlara baktık internetten:



















Noktası virgülüne tam tahmin!
Sevdicek de çok güzel bir performans sergiledi ama açıklamak bana düşmez; ben ancak çok sevindim, çok çok sevindim ikimiz adına da.
E darısı ALES'e artık!

PS: Siz de kendi ÜDS'nizi kontrol etmek isterseniz, burdan buyrun efenim.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Antalya Vol-0,75

Knocked up izledik; sevdim. Doğum meselesini ciddi düşünmeye başlayınca tekrar izlenmeli kesinlikle.

Güneş'in Oğlu'nu izledik. Türk yapımı komedileri kolay kolay sevmediğimi, aslında onların da "bak osurdum, ha ha, ne komik"ten öteye gitmedikleri düşünülürse bu filim oldukça güzel ve keyifliydi. Filmde söylenen herşeyi değil ama ÖLDÜR FİKRİ'Yİ kısmını gerçekleştirmeyi düşünmekteyim, gelecek günler gösterecek...

Ciy ciy ciy öten bir sesim olmadığı için mutlu oldum. Kimi zaman yabacılık çeksem de seviyorum sesimi.

Dağ evi keyfi yerini kozmoloji kabusuna bıraktı. Amerikalılarla muhabbetteyim bu sıralar, ABD'deki üniversiteler hakkında da bişiyler biliyorum artık. Başvurmayı düşünüp düşünmeyeceğimi düşünüyorum henüz. Ama Avrupa'ya yapacağım başvurularda kullanabileceğim bi dolu güzel cümle arakladım :)

Trcell'den nefret ediyorum! İlk fırsatta adıma kayıtlı tüm hatları Turkcell'den çekeceğim! Nasıl olsa artık numaramız değişmiyor, istediğimiz operatörü deneriz sırayla. Pis kazıkçı Turkcell'in attığı kazığı bilahare anlatırım, belli olmaz belki de sevdicek anlatır.

Bir hafta daha buralarda kalacağız sanırım bu toplantı bittikten sonra da. Her gün bir saat kozmoloji, matematik, ingilizce ve almanca çalışmaya karar verdim. Zaten aklıma geldikçe yeni yeni grafikler de çiziyorum tez için, danışmanım da vakit ayırıp yorumlamaya yardım edince geriye yazmak kalıyor ki onu da hızlıca halledicem umarım. Ama PhD başvurularının süreleri doluyor yavaş yavaş, bir an önce internet meselemi halledip başvurulara da teker teker başlamam lazım.

Zerrin'cimi özledim...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Antalya Vol-0,5

Ben bugün kaplumbağa gördüm! Evet evet bildiğin kaplumbağa. Hem de yolun ortasında. Aslında sadece görmekle kalmadım, bir de elime aldım. Yolda ezilmesin zavallıcık diye alıp onu kenara koydum. O kalın kabuğu ve minicik haline rağmenki ağırlığıyla onu ele almak çok garip bir duygu. Üstelik nefes alıp verişinin sesini bile duydum. Biraz daha yakından da bakacaktım ama ısırır dedi sevdicek, pek inanmasam da tırstım biraz. Tamam kaplumbağa ısırabilir ama beni neden ısırsın ki?
Doğaya dair yeni öğrendiğim herşeyde bir kez daha küçük hissediyorum kendimi. Sanki altı yaşında, gözlerini kocaman kocaman açarak etrafı keşfetmeye çalışan bir minik gibi. Öyle görünmediğimi biliyorum ama öyle hissetmek çok güzel, hem kime ne zararı olabilir ki?


Yine böyle hissetmeme neden olan bir şey de geçen gün şömineyi yakarken oldu. Hehe, evet, kaldığımız evde bir şömine var! Ama evin garip kedisi şömine dibine kıvrılmak yerine sürekli pencerenin dibinde oturuyor soğuk soğuk. Tamam yani odunları tutuşturmaya çalışırken başlarda biraz duman oluyor ama o kadar da değil yahu. Neyse ben asıl şey diycektim; yeşil alev! Evet ben yeşil alev gördüm! Çok heycanlandım, tıpkı kar yağıyormuş gibi, çünkü çok güzel! Tabii ki farklı kimyasalların farklı renkler çıkararak yandıklarını biliyorum ama bilmek başka, bunu gözünle görmek çok daha başka. Ha bu arada çam ile meşe odununu da ayırabiliyorum artık. Çam odunları hızla tutuşup yine hızla sönerken, meşeler daha yavaş tutuşup daha uzun yanıyor. O yüzden önce çam, üstüne de meşe odunu atıyoruz. Bi de eskilerin seni yaş meşe ile dövmeli sözünü daha iyi anladım; meşe cidden ağırmış!