23 Aralık 2011 Cuma

İşte Tüm Türkiye’nin Merakla Beklediği Tarif!


Son zamanlarda herkesin konuştuğu hatta Obama’nın hanımının bile merak ettiği tarif; Pınar Labneli!

Herkes bu tarifi merak ediyor, lezzeti dünyanın bir ucuna yayılıyor.

Pınar Labneli Yedi Baharatlı Pasta’nın tarifini www.facebook.com/PinarLabne adresinden öğrenebilirsiniz.

Diğer Pınar Labne’li tarifleri herkesten önce öğrenmek için sayfayı takip etmeyi unutmayın!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

15 Aralık 2011 Perşembe

Yenilik

Bloğun sağ kenarına bir kutucuk daha ekledim bugün. Ne yapsak diye düşünenlerin işini kolaylaştıracak cinsten bişiy hem de!

Bir de bundan sonra arada bir, konuk yazar misali, tanıtıcı yazılar da görebilirsiniz blogda, şaşırmayın diye haber veriyim dedim. Görmeye de bilirsiniz. Belli olmaz!

Ayrılık zor mesele


Banyoya kamera yerleştirildi, Sütlaç ve Güllaç canavarlarını her dakika olmasa da olabildiğince görebileceğimiz umudu tamam.

Kedi bakıcısı ayarlandı, iki akşamdır gelip mamalarını veriyor, güvende oldukları hissiyatı sağlandı.

Banyo kapısının arkasındaki havulalar kaldırıldı, kapıya tırmanma şansları azaltıldı.

...

Herşey tamam gibi görünse de onları nasıl bırakıp gideceğimi hala bilmiyorum. Bakıcı kız hiç de kedileri yakalayıp sevecekmiş onları mıncıklayacakmış gibi görünmüyor. İnsana ve sevgiye hasret kalacak yavrularım. Nasıl olacak bilmiyorum...

14 Aralık 2011 Çarşamba

Şanslı gün

Validesi sayesinde, bence gayet isteksizce, ablasıyla birlikte bizim yanımıza tatile gelecek ufak kuzen için Belfast'a gitmem gerekti bugün. Kızcağız haftalardır uğraşıyo yanımıza gelmek için, ufak kuzenin derdi ise arkadaşlarıyla interrail yapmak, ki bence hiç sakıncası yok; ama valideleri kızın tek başına gezip tozmasına pek bi dertlendi dedense. Aslında mesele kızın tek başına gezmesi değil, oğlanın hımbıl hımbıl evde oturması bence. Çünkü geçen yıl kız Fransa'ya da kendi başına gitmişti. Neyse. Gelmeleri benim için mutluluk kaynağı ama keşke validesinin dangoşluğu yüzünden değil de gerçekten istekli olduğu için gelseydi diye de içimden geçiriyorum... Umarım onlar için de benim için de çok keyifli olur o vakit. Görüciiiz.




Belgeyi aldıktan sonra Queens'in hediyelik eşyacısına baktım ama yine bulamadım Bizans'a uygun bi hediye. Ben de şehir merkezine gittim. Gittim ki ne göreyim? Christmas Market açılmış! Hoop, girdim tabii içine. Ama sanırım ilk günler olduğu için ve bir de gündüz vakti olduğu için ortalık çok sakindi. Fiyatlar fazla uçuk değildi ama yine de benim hediye olarak alabileceğim birşey yoktu. Geçen yılki afrikalıyı aradı gözlerima ama onun yerine bir Hintliye ahbap oldum bu defa. Yolan geçenlere bir kağıt uzatmak için uğraşıyordu zavallım, nedense insanlar da pek direndiler adamın duyurusunu almamak için. Ben de yolumu değiştirip gittim onun dükkanına, alıverdim kağıdını. "Bizim için tüm canlılar önemlidir. Evren canlılarda vücut bulmuştur." gibisinden bişiyler yazıyordu, tam aklımda kalmadı. Sanırım kağıdını aldım ve okudum diye sevdi beni Hintli amca, pembe bir taş uzattı, "şans getirecek bu sana" diyerek. Pek sevindim doğrusu.
Biraz daha dolaşınca bakın karşıma ne çıktı:

video

O sırada bir de güzel mail aldım Murtaza'dan, "that's progress!" adamın bana yazabileceği en iyi cümle sanırım. Neyse, pembe şans taşımın işe yaradığına sevindim. Gidip turist info'dan bir minik hediye seçtim Bizans'a, bindim otobüse geldim. 

Aa bir de Belfast'a giderken yanıma oturan tatlı bir teyzeden öğrendim ki bizim Scotch Street'in adı 17. yüzyılda Armagh'a gelen İskoçların o sokakta yerleşmelerindenmiş. Ve MarketHill'de de kasabalardan gelen kimselerin oluşturduğu bir pazar olurmuş, tahıllar, yumurtalar, tavuklar, domuzlar falan satılırmış orda, yaaa...

13 Aralık 2011 Salı

Finlandiya büyükelçisi

Sabah sabah Murtaza beni kendi kuyusuna çekti ve onunla birlikte Finlandiya büyükelçisi ve ordaki UK büyükelçisini ağırlamam gerekti. Halbuse oturup çalışacaktım güzel güzel ve sonra da CouchSurfer'ımızı uğurlayacaktım. Murtaza kendisine eşlik etmemi istediğinde ilk gözüme ilişen yarısı dökülmiş koyu gri ojelerim oldu. Neyse ki ofıste hazırda bekleyen bir şişe asetonum ve hızlı kuruyan beyaz ojeden vardı da, hemen bir cila çektim ellerime. 

Fazla uzun sürmedi milleti gezdirmece (bu arada farkettim ki iyi ki Murtaza yapmıyor halk günlerindeki turları, hiç düzgün anlatamadı tarihçeyi, ben bile daha iyi anlatırdım) ama yine de yolcu etmeye yetişemedim. Sorun değil, sevdiceğin orda olması da yetti benim içimi rahat ettirmeye. Sonrasında gidip irlanda poundlarını ingiliz poundlarıyla değiştirdik. Çok ilginç geliyor bana, burda her banka kendi parasını basabiliyor. Yani ülkenin tek bir parası yok, çeşit çeşit... Ama öyle olunca da bu paraların tüm UK içinde güvenliği zor oluyor tabii. Bi de ben salak gibi bu irlanda paralarını değiştirmeyi unutup Türkiye'de bozdurmaya kalktım ve tabii ki döviz bürosu bu para burda geçerli değil deyince mal gibi kalakaldım. E boşuna dememişler bir musibet bin nasihatten yeğdir diye. Bu söz özellikle benim gibi burnunun dikine giden ve ben herşeyi bilirimciler için söylenmiş olsa gerek. Neyse canım, bak şimdi yolculuğa 4 gün var ama biz hazırız =)

Sonrasında tüm öğlemolası boyunca teyzeme hediye aradım ama bulamadım. Ne alsam beğenmeyecek gibi geliyor. En sonunda bir mutfak önlüğünde karar kıldım ama onu da beğenemedim. Acaba kumaş olup da elini kurulayabileceği gibi bişiy mi ister yoksa kalın plastiğimsi olup da bulaşık yıkarken göbişini ıslanmaktan kurtacak bişiy mi bilemedim, alamadım sonunda. Her zamanki gibi Zerrincim'in ve Haydut'umun çok seveceği bi dolu şey buldum ama almadım. Geldikleri zaman onlarla birlikte gezip alıcam diye avutuyorum kendimi nicedir. Yoksa tüm irlanda'yı taşımam gerekecek. 

Dün zilyon tane pul alıp postaya hazırladığım bir tomar kart hala çantamda duruyor. Umarım yarın bi zahmet sekreterin masasına koyucaz da postacı geldiğinde alacak. 

Son 2 haftadır über iş çıkartıyorum, aman maşallah deyin nazar değmesin. Yolculuk öncesi Murtaza'yı olabildiğince memnun etmek gerek.

Yarın sabahtan da Belfast yolları görünüyor bana. Bakalım bakalım...

yılbaşı katları 2

Bunlar da diğer kartlarım. Birisi ofisten bir arkadaşıma gidecek ama
sanırım mavili ve geyikli olanlar evde kaldı =\

Bu da telefondan Blogger uygulamasını ilk kullanışım olacak, bakalım yazı ve resimler nasıl görünüyor.

12 Aralık 2011 Pazartesi

yeniyıl kartları

Haftasonum deli gibi yılbaşı kartı yapmakla geçti. Evdeki tek masayı işgal etmiş olmanın huzursuzluğu biraz keyfimi kaçırmış olsa da akşam yemeğimizi sırtımızı kalorifere dayayıp yerde oturarak , sabah kahvaltımızı da piknik masasında yaparak seksen kere toparlanma sorunumu bertaraf ettik. Ben tüm kartların fotoğrafını çektim zannediyordum ama sadece güzelleri çekmişim =) evde bi kaç tane daha var sahipsiz duran, belki bi ara onların da fotoğrafını çekebilirim.


Mac'te iPhoto kullanıyorum fotoğrafları derli toplu görmek için. Zaten iPhone'dan aktarabilmek için de öyle gerekiyor. Ama kolaj yapılamadığını farketmemiştim şimdiye kadar. Hızlıca picasa kurdum ben de.

Dün öğleden sonra Armagh'taki evimizde ilk CouchSurfer'ımızı ağırladık. Bu gece de bizde kalacak, yarın Dublin'e geçecekmiş. Kanada'lı, Business-Economics üzerinde IT okuyor. Bu farklı ülkelerdeki garip bölümleri aklım almıyor. Bonn'daki bir arkadaşım da French-Deutsch Historische gibi bi bölüm okuyordu, tam emin değilim de böyle bişiydi işte.

Ha bi de geçen gün Murtaza'nın dersine gittik ya hani. Ha işte o dersin sunumunda almanca bir sayfadan bir görüntü koymuş, üzerindeki yazıları da tercüme etmemiş. Zaten 3 kelime vardı, manyetik alan çizgisi, dönme ekseni, bi de bişiy daha. Almancalarını okuyup ingilizceye çevirdi ve "almanca kolay bir dildir zaten" dedi. Orda kocamaaaan bir kahkaha patlatasım geldi ama çok üşüyordum ve başıma bela alacak takatim yoktu. Dangalak adam anadili dışında 5 kelime yabancı bişiy biliyosa noolıyım yaa. Sonrasında Christmas Market'te mulled wine içerken "demek almanca çok kolay bir dil, hı?" dedim, tüm bilmişliğiyle "evet biz avrupalılar için kolay" dedi ve uzaklaştı. Devamında başına gelecekleri bildiği için kaçtı bence. Neyse bu aralar birbirimize iyi davranıyoruz.

Son olarak, şunu da eklemeden geçemiyciim şekerler. Bana haber vermeden taşınıyorsunuz, sonra ulaşmıyor postalarım. Bilmiyor musunuz ki:

 "Her kim ki adresini değiştirir, ilk iş cadıya haber vermelidir." (cadı suresi, 87)

9 Aralık 2011 Cuma

Islak kedi


Hahayt! işte ben bu sabah tam da bunu yaptım! Aslında gayet uslu uslu, üstelik tüm hastalığımla banyo yaparken...küvetin kenarından yürüyen bir karaltı gördüm önce. Sonra o karaltı banyo perdesinin içine doğru uzattı kafasını merakla. Eeee, boşuna dememişler kediyi merak öldürür diye. İşte tam o anda düştü aklıma hin fikirler. Üstüne üstlük bir de bir kol uzanımı mesafede kıvrılıp, perdenin aralığından beni izlediğini farkedince...dayanamadım naapiyim! Aldım sarıldım bi güzel, sıcacık akan suyun altına girdik birlikte! Evet başta biraz korktu ama sonra yıpış yıpış haliyle bir sarıldı bana, bir mayıştı suyun altında ki değmeyin keyfine. Ama yine de ben fazla cesaret edemedim, sabunla falan yıkayamadım. Zaten onlara ayrı bir şampuan falan kullanmak gerekiyordur büyük ihtimalle. Bir de hava soğukken üşütür falan diye de fazla zorlamak istemedim şansımı. Sevdiceğe verdim, bir güzel kuruladı havluyla. Derken diğeri de eksik kalır mı? En sevmediğim şeydir kardeşler arasında ayrım yapılması. Hooop onu da aldım kucağıma... Bence eğlendik harbiden! =) Ama sonra saç kurutma makinasıyla kuruma kısmını pek sevmemiş olabilirler, işte bundan pek emin değilim. 



Ha bi de dün Murtaza dedi ki Louis de Bernieres'in Birds Without Wings(Kanatsız Kuşlar)'ini okumuş. Mustafa Kemal ve 1922'ye kadarki mübadeleleri öğrenmiş. Bilmiyorum artık ne kadar ne öğrendi ama ben onun sayesinde Louis de Bernieres'nin İngiliz olduğunu öğrendim. Nedense Fransız sanıyordum ben bu adamı. Şimdi kitabı Altın Yayınları'nın güvenilmez tercümesi yerine orjinalinden okumak farz oldu. Ama yine de Türkiye'ye gidince alınacak bi dolu kitap var listemde. İlk sırada da sevgili arkadaşım Gül Sevin Pekmezci'nin "Dünya Beni Bekler Mi? (Bir Fizikçinin Zihni)" var tabii ki. Hiçbir kitap alamasam bile bunu mutlaka alıcam bu gidişimde. 

Sulu Dublin

Murtaza Trinity College Dublin'de vereceği son derse katılmamızı isteyince dün bütün gün Dublin'de geçti. Eve döndüğümüzde besbeter grip olmuş durumdaydım, o yüzden bugüne kaldı bu yazı. Bu defa fotoğraf değil bir minik video var hem de. TCD'de yer alan Science Museum'un bu günlerdeki konusu Su * Surface Tension - Yüzey Gerilimi.

video

Nasıl çalıştığını detaylıca anlatmak isterdim ama sırf bu tür detaylarla uğraşmaya üşendiğim için blog yazmaz hale geldiğimi fark ettim. Ama yine de merak edenler için kısa bir açıklama videosu buldum.


Tek cümleyle Türkçe bir özet geçmek gerekirse, www.ireland.co sayfasındaki trending kelimelerin buraya aktarıldığını söyleyebilirim sanırım.  

Sergideki bir diğer ilginç obje de, okyanusun kimbilir neresinden geldiği bilinmez bir veri akışının simülasyonu! İlk başta aklımın alması zor oldu ama çok sevdim! Bakalım siz de sevecek misiniz?


Dahasını Surface Tension'un Youtube sayfasından izleyebilirsiniz.

8 Aralık 2011 Perşembe

hasta mı oluyorum ne



Dünden kalma kapuska yemeğinin üzerine eski Zombi oyununa sarınca sevdicek ben de aylardır okunmayı bekleyen dergilerden birini aldım elime. Diziydi etmaindi derken bi türlü gönlümce okuyamaz oldum yine son zamanlarda. Dergi taa Ekim 2010'dan kalma, varın siz düşünün halimi. 

Sabahtan beri nezle olmaya hazır bir durumda olduğum için biraz panik durumdayım. Ben aslında her yıl mutlaka en az bi kere grip olurum ya, nasıl oldu bilmiyorum bu ayaz ülkede grip olmamayı başardım geçen sene. Bu başarımın sırrı ise Türkiye'den getirdiğimiz bebe aspirinlerinde. Sabah uyandığımda hafif bi boğaz yanması vey burun aktısı hissedersem hemen bi tane bebe aspirini alıyorum, bi de gece yatmadan, ertesi gün de duruma göre belki bi tane daha. Böylelikle gribi uzak tutmayı başardım ya, darısı bu seneye. Gün boyu bolca mandalina yedim zaten. Akşam da dergimin yanına yine Türkiye'den getirdiğimiz Lipton'un Nane-Limon çayı, hem de ballı! Değmeyin keyfime. Sümüklü mendilimi de sümüklü diye hor görmeyiniz lütfen, o da tee Türkiye'den geldi, hem de papatya kokulu; burda Watson yok da! burda zaten hiçbişiy yok! Almanya'ya giderken orda sevdiğim şeyler bulamam diye ne varsa yüklenmiş sonra da bi dolu şeyden memnun kalınca  hamallığıma gülmüştüm. Gerçi orda da kıyafet beğenemiyordum ya, en azından H&M daha uygun fiyata ve 3 sokak aşağıdaydı. Burda da aynısı olacak diye olabildiğince az eşyayla geldim ama dımdızlak kaldım valla ortada. Neyse, alt tarafı fotoğraf açıklaması kısa bir yazı olacaktı bu, döküldüm yine. Özlemişim yazmayı sanırım =) 

Hepinize huzurlu ve keyifli geceler efem.

PS: Gaza gelip koca bir yazı yazmıştım telefondan ama göndere göndere sadece fotoğrafı göndermiş bloga aptal alet, baştan yazdım, olduğu kadar =(

7 Aralık 2011 Çarşamba

Klasörüm

Mangolu ilk fotoğraf yazımı paylaştım ama 19:12'de çalıştırdığım kod saat 19:26 olmuş hala bitmemiş olunca bari ben de bu arada bugün çektiğim asıl fotoğrafı koyayım buraya.



Bu klasöre Murtaza ile yazışmalarımızı ve onların üzerinden ilerleyen çalışmalarımı koyuyorum. 4 halkalı olması önemli bir detay, keza iki halkalı klasörlerden dilleri dışarı çıkan kağıtları hiç sevmiyorum. Hele ki bir de şu naylon dosyaları falan takarsanız vay halinize. İlginç ki burada 4 halkalı klasör bulmak neredeyse imkansız. O yüzden Türkiye'den gelirken getirdiklerim, bi de Zerrincim'in gönderdikleri çok kıymetli. Geldiğimde yine alıcam bu güzellerden. Nezih kırtasiye yaşadı yine =)

Tee bi ara Murtaza benden haftalık rapor yazmamı istemişti. İlla bana göndermene gerek yok ama bir deftere falan not alırsan iyi olur sonrası için, ha bu arada bana gönderirsen ben de senin nelerle uğraştığını bilmek isterim tabii demişti. Ben de bunu kendime bir dürtük olarak algılayıp olabildiğince her hafta başında veya sonunda ona mail atmaya çalıştım yaptıklarımı. Sonuç beklediğimden de iyi oldu. Birincisi adam benim çalıştığımı farketti. İkincisi nelerle oyalandığımı gördü. Üçüncüsü ve en önemlisi de bilimsel açıklamalarını o da bana maille yazar oldu - gerçi bunun asıl sebebi o sıralarda ülke dışında olmasıydı ama olsun. Bu sayede adamın söylediklerini yazıcam diye helak olmaktan ve bişiyleri unutmaktan kurtuldum.

Mor kulakçıklar şu sıralar üzerinde çalıştığım kodların yerini belirtiyor.

Monte Carlo Simülasyonu denilen şeyin ne olduğunu anlayacağımı ve hatta yapacağımı da hiç tahmin etmiyordum, o da çıktı aradan. Ha bu arada, Monte Carlo Methodunun adının Monako'daki Monte Carlo gazinosundan geldiğini biliyor muydunuz?  (Meraklısı için MC ile ilgili hoş bir yazı; gerçi ben de henüz tamamını okuma fırsatı bulamadım ya, neyse) Ayayayayyy! Linki verirken farkettim ki Open this link in a new window seçeneği koymuşlar hem metinlere hem de resimlere! Sonunda!!! Göndermiş olduğum zilyon tane feedback işe yaramış! Yihhaaa!!!

Sevdicek hadi eve gidelim dediğinde saat 19 sularıydı. Şimdi beni bekliyor hadi desem de gitsek diye...

Saat 19:39 oldu ve kod hala çalışıyor! Tanrımmmm!!!

Mango


Geçtiğimiz ay manyaklar gibi Lost izlerken "şu dizi bi bitsin de bundan sonra bloguma yine eskisi gibi yazıcam bi dolu bi dolu" diyordum. Dizi bitti de ne oldu? Yok migrendi, yok mide ağrısıydı, yok eve geç geldik, aman temizlik yapalım derken yine yazamıyorum. Ben de bundan sonra her gün hiç değilse bir fotoğraf yüklemeye karar verdim. Uzun uzun yazmak istediğim zilyon tane detaydan bir kaç damla olsun aktarabilirim belki böylece. İlk fotoğraf Lost'un anısına mango =) Sawyer sağolsun, insanın canını çektirmekte birebir!

13 Kasım 2011 Pazar

neden biliyor musun

Van'da deprem oldu ve yine şerefsiz müteahhitler yüzünden bi dolu insan öldü. Devlet aldığı deprem vergilerini yollara kullandığı için afetle başa çıkamadı. Örümcek beyinli insanlar Cumhuriyet Bayramı'nı kutlamamayı uygun gördü. Kış geldi ve deprem böglesindeki evsiz insanlar donarak ölüyor.

Ve ben tüm bu olanlarla ilgili hiçbirşey yazıp çizmiyorum. Umursamadığımdan değil. Söylediklerimin afaki olduğuna inandığımdan. Artık biliyorum ki yazdıklarımı sadece benim gibi düşünenler okuyor. Benim gibi düşünmeyenlere ulaşabilecek, onların fikirlerini değiştiremesem de en azından durup düşünmesini sağlayabilecek kapasitede yazılar yazamıyorum. Yeterince konsantre olursam yazabileceğimi biliyorum ama benim işim bu değil, o yüzden o yeterince konsantrasyon için gereken vakti buna harcayamam. İşim bu değil deyip sıyrılmak marifet mi? Değil ama benim insanlığa katkım sosyal bilimlerden geçmiyor ne yazık ki. Bu durumda yapabileceğim en iyi şey kendi işimi layığıyla yapmak. 

Facebook statüslerindeki, twitter iletilerindeki, profil fotoğraflarındaki protestolar anlamlı değil benim için. Bu ülkede şehit aileleri başbakana hakaretten hapis ve para cezasına çarptırılıyor. Üniversite öğrencileri evlerinden alınıp hapishaneye tıkılıyor. Bir profesör tutuklandığında buna tepki göstermek "abartı" oluyor. Bu ülkede işler artık bilgisayar başından düzeltilemez halde. Sanal tepkiler tepki değil. Sokağa çıkıyor, gösterilere katılıyorsan gerçeksin. Çünkü her an atılması olası bir gözyaşartıcı bomba yüzünden kalp krizi geçirmeyi, sebepsiz yere mapusa tıkılmayı göze aldığın kadar gerçeksin. Cesur olduğun kadar anlamlı olabiliyor senin tepkin bu ülkede. Facebook'ta bir grubun bir milyon üyesi oldu diye canı sıkılmıyor RTE'nin. Kimse umursamıyor o grupları kurucularından başka. Tutkuyla üye olduğunuz gruplar anlamsız. Millet üşürken sen şarkı paylaşıyorsun diye kızmanız da öyle. Çok önemliyse o üşüyen insanlar zaten sen bu sırada facebook'ta gezinmekle değil kendi kazaklarından oraya göndereceklerini ayıklayıp paketlemekle meşgulsündür, görmezsin benim şarkımı ve üstelik bilemezsin de belki ben az önce gönderdim kendi battaniyemi ve her ne kadar yetmese de elimden geleni yapmış olmanın verdiği iç huzurla dinliyorum o şarkıyı.  Belki benim tüm elinden gelen Kuzey Irak'ta asker olan arkadaşımı arayıp moral vermek, ve diğer arkadaşlarımı da onu aramaları için ha bire uyarmaktır, bilemezin. Hayat facebook'ta değil, derdimi/endişemi  facebook'ta paylaşmıyorsam bu dertsiz tasasız olduğumdan değildir. 


Ha peki bunca lafın üstüne neden profil fotoğrafını değiştirip Türk Bayrağını koydun, Mustafa Kemal'i koydun diye soran olursa da çok haklı. Bence mantıklı tek bir sebebi var bunun, yabancı arkadaşlarım. Facebook'taki 510 arkadaşımın 83'ü yabancı. Bu kişilerin Türkiye ile ilgili bildiği şeyler büyük çoğunlukla satılmış medyanın aktardıklarıyla sınırlı. Ve ben istiyorum ki bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti'ndeki herkesin Tayyip kılıklı olmadığını bilsin. Makul ve mantıklı olarak gördükleri birisinin, benim, bu hükümete ve yaptıklarına karşı olduğunu bilsin. Her ne kadar zorla da olsa gerçekleri kabullenip ülkemizdeki zihniyetin geriye gittiğini bilsek de ülkemizi ebedi karanlığa mahkum etmeyeceğimizi, sadece sabrımızdan eksildiğini ama vazifeye atılmak mecburiyetinde kaldığımızda da gözümüzü kırpmadan gerekeni yapacağımızı bildirmek adına... bir resimle neleri anlattığımı zannediyorum değil mi? Değil. Olur da o 83 kişiden birisi bile sorsa, neden profilinde bayrak var diye, işte o zaman gerçekleşiyor benim amacım, çünkü o zaman Türkiye'deki siyasal durumdan, benim facebook iletilerimin neden Türkçe olduğundan, Çin'deki ve dünyadaki komünist sistemden, ütopik bir parasız dünyadan ve ekonomiden bahsediliyor burda tam 3,5 saat! 

Kartpostal


Biliyorsunuz artık, insanlara kart göndermeyi seviyorum çünkü bana kart gönderilmesini seviyorum. Postadan bana bişiyler gelmesi beni çok mutlu ediyor. Birilerinin beni hatırlayıp, bana zaman ayırması, beni mutlu etmek için bişiyler yapması..misal: yolda yanından geçerken dikkatini çeken kartpostalın beni hatırlatması, iki dakika durup onu alması. Eve gidip 5 dakika ayırıp bişiyler yazması.  Facebook sayfama gidip adresime bakması veya biryerlerde yazmış olduğu adresimi bulması. Ertesi gün postaneye gidip bana onu göndermesi. Bir kart geçince elime tüm bu süreç geliyor aklıma. Ve insanların artık birbirlerine gerçekten de değer vermediği, sırf çıkar ilişkisine dönüşen arkadaşlıkların NORMAL olduğu günümüzde bu kartlar beni çok ama çok mutlu ediyor. Ben kart göndereceğim zaman üstüne ne yazacağımı bile bilemiyorum. Ya çok uzun oluyor yazmak istediklerim, kart yetmiyor, ya da çok kısa geliyor komik oluyor. Ama yine de gönderiyorum. Hatırlanmaktan mutlu olacağını düşündüğüm herkese gönderiyorum hem de. Hatta bazıları "bana da..." diyor, onlara da gönderiyorum, nedir ki sonuçta, bir kartpostal ve bir pul masrafı mı yoksa yazacağım iki tatlı cümle mi zarar verir bana? Ve hiçbir karşılık beklemiyorum. Sonuçta ben o kart yazma işinden de zevk alıyorum. Birisini mutlu edeceğimi bilerek, işe yarayacak bişiyler yaparak mutlu oluyorum. Varsın o insanlar benim kadar vakit ayırmasınlar, ayıramayacaklarını sansınlar, nolucak ki. Yeter ki kartımı aldıkları zaman, bana bir haber versinler, mutluluklarını paylaşsınlar. 

Hal böyleyken bir an geliyor ki işin rengi değişiyor. O an: kişinin aslında kartlardan mutlu olmadığını farkettiğim an. "Hee kart gelmiş bana. İyi." diyip bi kenara koyan kişi. O kartı panosuna asmayan, masasına koymayan veya bir kenara kaldırmaya üşenip de alakasız bir zamanda evrakları arasında bulduğunda bile sevinmeyen insan. İşte o insanlardan cevap bekliyorum nedense. Nedense o insansın sırf nezaketen de olsa bana bir kart atması gerektiğini düşünüyorum. Salakça bir düşünce ama böyle. 

Bu yılbaşı için çok güzel kart fikirlerim vardı ama yılbaşında Türkiye'de olacağımız için sanırım gerçekleştiremeyeceğim aklımdakileri. Yine de bana da kart at diyen olursa aranızdan, bir mail atıp adresini vermesi yeterli (witchieofstars@gmail.com). Çekiliş yok, kura yok =P Sahi bir de sanal arkadaşlıkların gerçek isim ve adreslerini söyleyebilme cesareti söz konusu. Hatta geçtim sanal arkadaşları, ortaokul lise arkadaşlarım bile bazen kendilerine süpriz yapmak için adreslerini nedensizce sorduğumda vermeye çekiniyorlar. Ulan üniversitede birlikte 3-5 ders aldığım sonradan ünlenen müzisyen arkadaşım bile çat diye veriyorken adresini sana ne oluyor be dangalak? Yeni evlenmişsin, ben de sana bi tebrik kartı atıcam hepsi bu. Ama salaksın işte, kafa güzelliğe iyiliğe çalışmıyor ki. Bak sinirlendim yine!

Fotoğraf: Bu yaz britanya turu sırasında Swindon'da yazdığım kartlar ve ordan aldığım Che'li dolmakalemim.

14 Ekim 2011 Cuma

kedamin


Evde durdukça bunlarla uğraşıyorum işte, über terapi oluyor. Eğer sonunda düzgünce çerçeveletmeyi de berecebilirsem kedi vakfının hayrına satın alacak birileri de bulurum umarım. Benim yaptığım birşeyin birilerinin evini süsleyecek olması fikri çok heycan verici! 




Yoğuştum

En nihayetinde bu cücük kasabadaki hayatım istediğime yakın bir hal alıyor sanırım. Öyle tek bir işe odaklanmak bana göre değil diyip durdum da kimseye anlatamadım buralarda. Neyse ki işler kendiliğinden gelişiyor. Şöyle ki, önümüzdeki iki hafta boyunca Ptesi sabahları gereksiz de olsa Yıldız Yapısı ve Evrimi konuşmaları olacak, akşamları sevdicek 2 saat dil kursunda olduğu için gizli saklı hediye/süprüz projelerim için vaktim var artık. Salı akşamları olan Almanca kursum için buradan 15:05 otobüsüne binmem gerek yani Salı öğleden sonra da dolu. Zaten Çarşamba günleri gözlemevinin rutin beyin fırtınaları oluyor ki gelecek hafta benim sunum yapmam gerek. Nasıl olduysa Perşembe'leri bişiy yok. Ama bundan sonra her Cuma bizim grup toplantılarımız var. 
Şimdi duruma bakacak olursak;
- Gauss fitini yapmayı bi şekilde becerdim ama parametreleri kontrol ederek ha bire hata veren minik programcığı saf dışı bırakmam gerekti. Bunun başıma ne gibi dertler açacağından şimdilik bi haberim. Dalgaboyu aralığı ve fitin max. noktalarını fare ile tıklayarak berlitmek yerine kodun içinde bir yerlerde yazmayı becermem gerek. Bir de işin açığı ben bu fitin en iyi fit olduğundan şüpheliyim, kaç yaklaşım yapıyor bilemedim. Zaten hepsini hallettikten sonra çizginin kanatlarına Gauss değil Lorentz fiti uygulamam gerekekecek ki bu da ayrı bir macera. Ha hepsi bir yana, artık Murtaza'nın memnuniyetsizliğini umursamıyorum. Her işi burnumu oynatıp sihirli değneğini sallyıp halletmemi beklemesin benden.
- Bugünkü grup toplantısının ödevi olarak CSbilmemkaç kod adlı yıldıza ilişkin 3 makale verdi Murtaza, onları okuyup anlamam gerek.
- Yine bugünkü grup toplantısında sorduğum sorulara kendisi yeterli cevapları veremediği için eşşek kadar bir Fourier dönüşümleri ve uygulamaları kitabı verdi Murticiğim, ona da baksam iyi olur. Bu mesele yıllardır kafama takılıyor zaten. Bizim bölümde daha lisans 3. sınıfta bunu halletmiş über arkadaşlarım vardı. Hala imrenerek bakıyorum onlara. Sanırım başarının sırrı Fourier dönüşümlerinde saklı.
- Yıldız yapısı ve evriminde şimdiye kadar kaçırdığımız derslerin notları da internete yüklenmiş, onlara baksam iyi olacak ki Ptesi günü daha verimli geçsin. Bi de bu über akıllı Murtaza bana astronomide eksiğim varmış gibi davrandıkça adama kafa atasım geliyor, notlara bakayım da beni ters köşe yapamasın.
- Önümüzdeki hafta bi ara şu gelecek perşembe günkü sunumu hazırlarsam tam süper olacak kanımca.

Evet, işte böyle güzel güzel dolu dolu bir program beni mutlu ediyor. Hele bi de dün aylık ev alışverişimizi hallettiğimiz düşünülürse, üstüne de hem kankamın hem Zerrincim'in hem de sevdiceğin, "sen kilo mu verdin" sorusu eklenince, ve harbiden de azcık kilo vermiş olunca. oohhhh, değmeyin keyfime.  Haa, almanca kitabını da Melis vercek bana, amazondan sipariş etmeme gerek kalmadı. Aslında kitap alırım, çok severim, parasına da hiç içim yanmaz ama söz konusu bence kalitesiz bir kitap olunca hiiç parmağımı kımıldatmak gelmedi valla içimden. 

Akşama da köfte ve pilav düşlüyorum. Bi de biri sarı biri mor iki kedi yapmaya başlıycam, ama renkleri kafama göre seçtiğim için pek haycanlıyım, bakalım nasıl olacak. Aslında ben yılbaşı temalı bişiyler düşünmüştüm ama sevdicek illa kedili olsun diyince ve hazırda yılbaşı temalı sevimli kedi bulamayınca böyle oldu işte. 

Acıktım ben, hava kararmadan eve gitmeli.

Kalın sağlıcakla!

7 Ekim 2011 Cuma

sinir



Harbiden ya; sizi çok kızdıran insanlara kafa göz dalmamak için bir formülünüz varsa söylesenize bana, lütfen. İçimden ona kadar saydım, yetmedi, elliye kadar saydım; gözlerimi kapatıp güzel şeyler düşündüm; hatta o salak ölse ailesi ne kadar üzülür diye düşünüp ona acımaya bile çalıştım ama olmuyor. Boğarak öldürmek istiyorum adamı, kafasını duvara sürerek kıvılcım çıkartmak falan istiyorum. 

Bir insan ancak bu kadar sinir bozucu olabilir! 

28 Eylül 2011 Çarşamba

ceviz

Son zamanlarda ne kadar hassas ve kırılgan ve ne kadar kolay üzülebilen birisi olduğumu düşünürken hatırladım eski sertliğimi. 
Harbiden kaya gibiydim. Kolay kolay canım acımaz, kolay kolay üzülmez, neredeyse hiç ağlamazdım. Ağladığımı gören kişileri saysan 5 etmezdi belki de. Ha şimdi de ha bire herkesin önünde ağlayan birisi değilim ama kalbim çok çok daha kolay kırılıyor.
Neden diye düşündüm de... Eskiden sevgiye inanmazdım, insanların doğuştan yalancı olduklarına, herkesin birbirini halihazırda aldattığına ve kimsenin samimi olmadığına, kimsenin gerçekten karşısındakini umursamadığına inanırdım. O yüzden zaten birisi bana nasılsın diye sorduğunda gerçekten nasıl olduğumu söylemez, tek dostumun kendim (bi de Zerrincim) olduğuna inanırdım (bilirdim demek daha doğru olur belki de). Kimse beni üzgün göremezdi, kimse benim zaaflarımı bilemezdi.
Şimdi ise... kendime korkma hakkı tanıyorum. Sanırım korktuğumda elini tutabileceğim, hastalandığımda nazlanabileceğim, üzüldüğümde başımı omuzuna yaslayabileceğim kişiler kattığım için hayatıma. Bu insanları kendime nasıl dahil ettim, o dışımdaki sert kabuğu nasıl kırdım bilmiyorum. Belki de Bonn'da geçirdiğim süre zarfında gerçekten çok zayıf düştüm ve sonrasında da buna alıştım... 
Mesela ben eskiden, sırf kendi nefsimi eğitmek adına, fırına gider, taptaze ve sıcacık ekmekler alır gelirdim, ince ince dilimler sofraya koyar ve sonrasında tek bir dilim bile yemezdim: hayat böyle bişiydi benim için. Sadistlik miydi bu acaba, yoksa dünyadan zevk alma beklentisi olmadan ömrünü tüketip, buralardan çekip gitmeyi beklemek miydi, bilmiyorum. Garip teorilerim vardı zaten hayatla ilgili, bir çoğunu hatırlamıyorum bile. Mesela, deli diye tımarhaneye kapatılanların gerçek akıllılar olduklarını; normal diye sokakta gezinen insanların uyuşturulmuş bilinçsiz varlıklar olduklarını düşünürdüm. Mesela, hayat dediğimiz şeyde her olguyu sonuna kadar yaşamalı, iyice hissetmeliysek, yanarak ölmek gerek diye düşünürdüm; daha zevkli olacağından değil, olması gereken olduğundan.
Eskiden insanlara karşı da daha katıydım. Mesela çok iyi hatırlıyorum, beni çok seven bir sevgilime, her şey çok güzelken ayrılmak istediğimi söylemiştim. Açıklaması da şu: "Biz seninle kesin ayrılırız ilerde, sebep ne olur bilmiyorum ama her güzel şey biter elbet, yani biz de ayrılırız bu kesin. Madem öyle, kavga falan etmeden ayrılalım da bari biribimizi güzel hatırlayalım." Zavallı çocuğun ağlayışı hala aklımda, Batıkent'te yokuş yukarı yürüyorduk ben bunları söylerken, elini bile tutmuyordum nasıl olsa az sonra ayrılıcaz diye. 
Şimdi ise tam tersine, karşımdakine şöyle dersem kırılır mı, böyle dersem beni yanlış anlar mı, bak öyle dediğine göre kesin bu adam beni sevmiyo diye diye kendimi yoruyorum anca. Eskiye dönüş yapsam, ağlamaktan nefret etsem yeniden, ağlamak sıkıntıları geçirmeyen, sonu olmayan bir kuyuda gittikçe dibe düşmek gibi ama bir yere varmayan bir olgu olsa yeniden... Sevdiğim adamı keskiden olduğum günlerdeki gibi hiç ama hiç kıskanmasam... Biz olmaktan çıkıp birey olmaya dönsem... 
Bunları yapamaz mıyım yoksa gerçekten yapmak istemiyor muyum bilmiyorum. Bildiğim şu ki bunların yarısını yapıp yarısını yapmamayı beceremediğim. Yani insanlara karşı katı bir tutum sergileyip öte yandan sevdiceği yine çılgıncasına sevmeyi beceremeyeceğim. Aslında mesele çılgıncasına sevmek değil de...her an vazgeçebilecekmiş gibi sevmek. Twitter'da okuduğum bir söz geliyor aklıma: "Hiç gitmeyecekmiş gibi seven, hiç sevmemiş gibi çekip gider" sanırım böyle bişiydi. Ve ben tam da böyle bir insandım. 
Nerden nereye geldim yazdıkça. Kafam gerçekten de karışık. Aslında tek derdim, son zamanlarda gereksiz yere çok sık yaptığım alınganlıkları kendime yakıştıramayışım. Ama benim bildiğim bundan kurtulmanın yolu da gereğinden fazla sert oluyor. 
Aslında bazen sevdiceğe sıkıntı verdiğimden/vereceğimden de endişeleniyorum. Hatta bazen değil çoğu zaman. Neyse ki aklımdaki tüm manyaklıklarımı olduğu gibi yansıtmıyorum da adam az da olsa rahat nefes alabiliyor. Yoksa kara çarşaf giydirip evde oturtucam tüm gün. Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş dedikleri böyle bişiy sanırım =)
Öte yandan bazı bazı bakıyorum da ben sevdiceğe hiç de kuzgun görünmüyorum galiba. Onun benim kadar abartılı duygusal olmadığını, sadece beni bozmamak için duruma uyum sağladığını düşünüyorum. Hayatım boyunca o veya bu şekilde aldatıldığım düşüncesi yakamı bırakmayacak ve ben hep paranoyak yaşayacağım galiba. Neden birisinin beni benim onu sevdiğim "kadar" değil de "gibi" sevdiğine inanamıyorum? Belki de sorun sadece bende değil, karşımdakindedir de...belki buna inanamayışımın tek sorumlusu ben değilimdir?
Şimdi bu satırları yazınca, sevdiceğin bunları okumasını isteyip istemediğimi de bilemedim mesela. Adam okuyup ne dese kabat olacak çünkü biliyorum(ukalalığa bak biliyorum!) neler diyeceğini ve o diyeceklerinin benim hoşuma gitmeyecek şeyler oluğunu, bişiy demese daha da kabahat. Ha kabahat olup da ne olacak, dırdır edecek değilim ama içime oturacak.
Başka bi blog açayım dedim, onun bilmediği. Anında tam tersi geldi aklıma: ya benim bilmediğim bi blogu varsa onun?

Sonradan gelen not: Konuyla alakalı eski bir yazı: http://witchieofstars.blogspot.com/2009/12/blog-post.html
Sonradan gelen not 2: Yorum yazmadan gitmeyin e mi... her ne olursa olsun yazdıklarınız beni daha da düşünmeye sevk edecektir ve bunu iyice düşünüp halletmem gerek artık.

20 Eylül 2011 Salı

Kitap güncellemesi

Ocak ayında okumaya başladığım Maya'yı yaz ortasında bitirdim çok şükür. Kesinlikle çok eğlenceli ve düşündürücü bir kitap bence. Zevkle okuyacaksınız diyebilirim, tavsiye de ederim. 

Burada derneklerin küçük küçük dükkanları var, bizim bakkallar gibi düşünün ama ikinci el kitap, kıyafet, takı vs. satıyorlar. İşin güzel yanı da kitapların çok ama çok ucuz ve gayet de temiz olması. Hal böyle olunca tabii ki yıllarca hasretini çektiğim ingilizce kitaplara burada kavuşmuş oldum. Maya'yı da bu dükkanlardan birinden almıştım işte. Ama salaklığıma geldi ki sanki orjinal dilinden okuyacakmışım gibi heveslenerek aldım. Halbuki adam ingiliz değil ki! 

Maya, biz Turunç'tayken bitti. Kitapsız kaldım napıcam needicem derken iwxf oralarda bir D&R bulabileceğimizi söyledi bana mavi kuş aracılığıyla, biz de düştük yollara. Ne var ki D&R falan hak getire, tek bulabildiğimiz Tansaş'ın kitap reyonu oldu. Ben de Elif Şafak'ın İskender'ini ve Cumhuriyet Kitapları'ndan Mustafa Balbay'ın birkaç kitabını aldım. Ama bu kitap alışverişine gitmeye fırsat bulamadan önce yazokulunun yapıldığı enstitünün güncel bir kitaplığı olduğu keşfettim! Tam anlamıyla bir kitaplık denmese de, güzel kitapları vardı ve herkese açıktı işte, daha ne olsun. Emre Kongar'ın Demokrasimizle Yüzleşmek kitabı tam da o sıralarda yokluğunu hissettiğim türden bir kitap olunca, sarıldım tabii hemen. Ne var ki kitap bizim dönme vaktimizden önce bitmedi. Bak sen şu tesadüfe ki ben de kitabı çantamda unutmuşum, taa Kuzey İrlanda'ya kadar getirmişim beraberimde. Neyse dedim, okuyup bitirince geri gönderirim, hem onlar için de hoş bir anısı olur, hem de yanına burdan aldığım kitaplardan eklerim.
Ne var ki geçtiğimiz ay, Ağustos ortasında ayaz yaşadığımız günlerden birinde şömineyi ve mumları yakmış film izlerken bir koku geldi burnuma: masadaki şeyleri itip sevdiceğin getirdiği içeceği koymak için yer açarken güzelim kitabı mumun üzerine doğru iteklemeyelim mi?! Neyse ki kokuyu takip ede ede yanan şeyin şöminede bir odun değil de kitap olduğunu farketmemiz fazla uzun sürmedi. Ancak kitap artık geri gönderilemez bir hale gelmişti. Eh böyle olunca ben de kalan kısmını rahat rahat, altını çize çize okudum. Şimdi ilk fırsatta burdan aldığım güzel kitaplardan bir set göndereceğim.

Şimdi ise tee bi zamanlar alıp da okumaya fırsat bulamadığım 1984'te sıra. Hayvan Çiftliği*'ne olan beğenimi göz önüne alırsak bu kitabı da çok seveceğimden şüphem yok ama bir de okumaya fırsat bulabilsem... 

* İlk bakışta çocuk kitabı gibi görünebilir, sakın aldanmayın, gayet politik altyapısı olan bir eserdir, okumamışsanız kesinlikle tavsiye ederim. Üstelik kitabı okuduktan sonra sizi bir de görsel şölen bekliyor ki filmi de çekilmiş ;) 


19 Eylül 2011 Pazartesi

5 GEDG

Bugün ofise gelmek nasıl zor bir şeydi benim için, anlatamam. Sevdicek olmasa tüm gün kendimi yorganın altında gizler ve büyüttükçe büyütürdüm içimdeki karanlığı. 


Çarşamba'dan beri işe gelmiyor olmak çok feci karamsarlığa sokuyor beni. Ha içini karartacak ne var derseniz, alt tarafı bir Gaus fiti! Ama işle ilgili aksilikler çok fazla canımı sıkıyor. Kolaya kaçmaya mı alışmışım yoksa sürekli başarılı olmaya mı bilmiyorum ama herhangi bir şey için azıcık çabalayıp da istediğim sonucu alamayınca hemen vaz geçiyorum, hemen kararıyor içim. İşin komiği arkamdan çok hırslı olduğum dedikodusunun yapılıyor olması! 


Neyse, cuma günü doktora gittik. Parmağımdaki siğilimsi şeyin geçmediğini söyledim doktora. Tırnağa çok yakın olduğu için sıvı Azot'la yakmak çok makul değilmiş. Kendiliğinden geçebilirmiş ama geçmeye de bilirmiş. Buraya geldiğimden beri kilo alıyorum, üstelik az yememe rağmen alıyorum. Geçen ay boyunca çok dikkat ettim yediklerime, günlük 1200kalori bile etmedi yediklerim, üstelik hemen hemen her gün yarım saat de olsa bisiklete binmeye de çalıştım -evet bu arada bisiklete binmeyi de yeniden öğrendim- ama işe yaramadı dedim. Egzersiz yapmadan kilo veremezsin dedi doktor. E haklısın doktor amca ama ben azıcık bişiy yapsam belim hortluyor? Yüzmeyi önerdi. Hem bel için iyi hem de kilo vermek için. Bi de sürekli yorgunluktan bahsettim, kan değerlerime bakacaklar. Bu hafta içi bir sabah erkenden gidip kan vermem gerekiyor. 

Yahu, asıl diyeceğim, Cuma günü bir "Cross-stitching" dergisi aldım! Veee içimdeki el işi canavarı hortladı tabii. Doktor öncesi hemen gidip ip ve etamin aldık bana. İlk denemem de aha burda! 
Zerrincim'e söylemeyip süprüz yapcaktım güya ama okuyunca görcek artık, napalım =)
Böyle minik minik bi dolu yaparsam, hem Minik Düşünce'ye koyacak malzeme çıkar, hem de güzel hediyeler olur bunlardan diye düşünüyorum.

PS: başlığın açılımı "5 Gün Evde Durmamak Gerek"

13 Eylül 2011 Salı

Ku

edebi bişiyler yazacaktım kedilerle güne başlamak üzerine, ama güzel cümle kuracak itinaya sahip olmadığımı fark ettim. belki başka zaman yazarım. iyi oluyor kedilerin beni uyandırması.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Shet

Ya ben var ya, harbiden salağım ha!

Bu salak Murtaza beni deli ettikçe ben öyle ağzına pamuk tıkılmısö sıkıtdan patlamaya hazır bir halde, iki büklüm ve somurtmaktan suratım ağrıyarak duruyorum ve bekliyorum ki geçsin bu sıkıntım da işime döneyim bi an önce. Ya ben biliyorum ki içimdeki bu pamuk yutmuş hissiyatı yazdıkça geçiyor, e o halde niye yazmıyorum ya blog? Ya ben harbiden salağım ha! Ben ne güzel yazar yazardım derdimi tasamı, yazdıkça içimden çıkarır kenara koyardım, şimdi neden yapmıyorum böyle?



Ya neyse akıl edebildim sonunda yeniden yazmayı.

Galiba içime çok dert oldu bi türlü Güney Afrika yazısı ve daha birçok başka şeyi yazamayışım da o yüzden güncel meselelere gelemiyorum. Bi de böyle kaliteli, ilginç yazılar olan bi blog olsun istedim burası, nedense? Bi de bi de bi dolu yazım hatası yapıyorum, sonra da hızlı hızlı okumaya alışkın olduğum için yazdıklarımı ne kadar okursam okıyım kolay kolay göremiyorum o hataları, ama sonra yazıyı yazışımın üzerinde 3-5 ay geçip de yeniden okuduğumda bi dolu hata görüyorum ya... hah işte bu yüzden bi de istiyorum ki vaktim bol olduğunda yazayım ki sonrasında okuyayım güzel güzel düzeltmeler yapayım...

aman yahu, bu blog açıldığından beri seksen kere format değiştirdi sanırım.

Ben yine iç dökmelerime başlayalım burada, belki bu gazla arada yazmak istediğim oricinal yazılarımı da döktürürüm belki, belli mi olur?

Bak yazdıkça yazasım geliyo. Aklımdaki birkaç şeyi hemen yazıyım da kurtulayım bari.
1- Tutsi ve Leah'cım beni bloggerın enlerinden seçmişler. Kendilerine çook teşekkür ediyorum. Yazabileceğimi bilsem hemen kendimi mimlenmiş varsayardım ama ne yazık ki olmayacağını biliyorum. Zaten milleti zilyon tane kimse izliyor. Beni hem az kişi izliyo hem de kimseden yorum yok. yani yazsam da pek reklam olmazdı zaten.

2- Pippi haşmet'e söz verdim her yazısına yorum yazıcam diye. Okuyup da yorum yazmadan geçmiyim diye de kendime şart koşmutşum yorum yazamayacaksam okıyım diye. Amma mallık etmişim, yüzbin yazı yazdı hatun, ama ben hala okumadım. Aslında okumak için yanıp tutuşuyorum ama bi kere ofiste eşşek kadar ekranda blogları pek rahat okuyamıyorum, her an birisi gelecek endişesiyle. İkincisi, google reader salağı bi türlü uyum sağlayamadı benim telefonumla. İphone'de güzel çalıştığını bildiğiniz bir reader uygulaması varsa haber ederseniz pek makbule geçer. Ha ama işte üçüncüsü de, readerdan okusam da yorum yazmak için bloga gitmek gerek ki bu da telefondan çok kastrıyor.

3- Twitter'ı insanlar ne kadar mikro blogging için kullanıyo bilmiyorum ama ben öyle yaptığımı fark ettim geçenlerde. Harbiden de blog yazmaya vaktim/fırsatım olmadığında çok çok twit yazdım. Bi ara o twitleri ardarda koymaya fırsatım olursa buraya yapıştırıcam. En azından herşey derli toplu halde bir arada dursun istiyorum.

Amaaan, o kadar çok şey istiyorum ki zaten ben bu sıralar!
Mesela bi an önce şu gereksiz İrlanda vizesi hallolsun istiyorum. Yeniden düzgün bi Almanca kursuna gidebileyim de Almancam da artık akıcı olsun ve yeni bir dil öğrenmeye başlayabileyim istiyorum. Kış gelsin ve ben şömine önünde hem sevdiceğe hem de kendime çook güzel kazaklar öreyim istiyorum. Artık kilo vereyim ve özüme döneyim istiyorum. Zerrin'cim bi an önce gelsin ve evimi, işimi, irlanda'yi görsün, birlikte olalım, başbaşa olalım istiyorum. Evime bi dolu misafir gelsin istiyorum. Couchsurfer'lar gelsin bol bol kalsın istiyorum. Şu salak Murtaza adam olsun da gereksiz triplere girmesin istiyorum. Kedilerimiz her yemekte kıtlıktan çıkmış gibi birbirlerinin mamasına saldırmasın, ben onları yerlerine götürmeye çalışırken beni tırmalamasınlar istiyorum. Bol bol kitap okuyayım istiyorum...

Oyh.. böyle işte. Murtaza'nın beni neden darladığını yazamadım henüz ama bak yine de içim aydınlandı az biraz =)

Sahi ya bu arada benim çoook hızlıca IDL öğrenmem gerek, var mı yardım edebilecek kimse?


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Kısa bir fare arası

Taa ne zamandır evimizde ha bire fare çıkıyor ve biz habire kapanlar kuruyoruz. Canavarım kapanları ve cesetlerı topluyor temizliyor ama yine fareler çıkıyor. Sonunda evdeki en büyük ihtimalli fare kapısının üzerine tahta çakıyoruz ve rahata ereceğimizi zannediyoruz ama öyle olmuyor ne yazık ki. 

Hikayeyi baştan anlatmak gerekirse, herşey kenarı yenmiş bir kivi ile başladı diyebiliriz. Ben genellikle meyveleri yıkayıp ortalık bir yere koyuyorum ki, canımız bişiy atıştırmak istediğinde en kolayda meyve olsun, gereksiz abur cuburlar yerine meyve yiyelim. Bi gün bi baktım ki meyve sepetindeki kivilerden birinin kenarında minik bir ısırık var. Sevdicek hayatta böyle bişiy yapmaz. Bu tür muzurluklar olsa olsa benim başımın altından çıkar ama ben de bir meyveyi yemeye başladım mı zaten dururabilene aşk olsun. Sevmemişsem de o meyve bozuktur, zaten doğrudan çöpe. E o zaman kim bu diye düşünürken masada minik kivi kabukçukları görünce aydınlandım bir anda. Evde bir misafir vardı ve kiviyi kabuğuyla yiyemiyordu! 

O zamana kadar evde fare olabilir düşüncesi bana sadece sevimli geliyordu. Ne var yani bizi rahatsız etmediği sürece o da bu evin sıcaklığından faydalanabilirdi. Ama meyvelerimizin tadına bakması işin rengini değiştirdi. Aslında meyveleri araklasa yine sorun değil benim için. Ama kivi yerine elmayı tırtıklasa ve ben bunu farketmeden yesem? Ne gerek var şimdi bi de fare hastalıklarıyla uğraşmaya? Hayvanseverliğin, doğa dostu olmanın da bir sınırı var! 

Hal böyle olunce bir test yapmak istedim. Evden çıkarken yere bir tane erik bıraktık o gün. Ve eve döndüğümüzde gördüğümüz sahne:



Bunun üzerine kapan kuruldu, fare yakalandı, ceset ortadan kaldırıldı.

Üstünden fazla vakit geçmemişti ki yoğun çalışmalarımızı eve taşımak zorunda kaldığımız bir gece, ben kırmızı koltuğumda sevdicek de mavi kanepesinde oturmuş çalışırken, yeni bir fare ile gözgöze geldim! Yine kapanlar yine cesetler... Bunun üzerine malikanenin mazangozuna akıl danıştık, geldi baktı eve. Evin genelinde zaten duvar ile yerin birleştiği yerlerde boşluklar olduğu için pek güvenilir değil ama yine de o kadar minik boşluktan bişiy olmaz diyorduk.  Şöyle ki:




Ama biz yine de ne olur ne olmaz diye çok büyük boşluk olan ve farenin yanı sıra kışın çok soğuk rüzgarların da geldiği en büyük aralığın üzerine tahta çaktık.



E ama bir süre sonra yine evde fare krizi baş gösterdi! Üstelik bu defa kapana gelmedi de. Kapan sayısını artırdık, kapanın yerini değiştirmedik bir kaç gün, sonra değiştirdik falan derken... Sonunda vaz geçip gittiğine karar verdik.

Üstünden yaklaşık iki ay geçti son fare olayımızın. Türkiye tatili, Britanya turu ve bir Türkiye seyahati daha. Ve en son dün akşam yine!!! Sahura kalmak yerine geç vakte kadar oturalım da yiyip yatarız demiştik. Bizim beyfendi bekleyememiş olsa gerek yatmamızı ki, çıkı verdi ortaya; bizi görünce de hooop fırının yanına sokulup kayboldu. Fırınla duvar arasındaki boşuk ise en fazla 1,5 cm!

Bu defa iyice huzursuz olduk ve bugün seferberlik ilan ettik sevdicekle birlikte. Belki de çaktığımız tahtların üzerindeki o minik boşluktan geçip geliyordur diye düşündük başta ama sonra içimiz el vermedi. 



Duvara yakın eşyaları çekip duvarda bir delik aramaya başladım ben. Kırmızı koltuk çekildi, arkası temiz, yanındaki gazetelik çekildi, arkası temiz, derken... üstüne sevdiceğin vişneli kolaları ve fazla konserveleri koyduğumuz minik plastik raflı sehpaya geldi sıra: Tam da bu sabah okuduğum üzere bizim fındık faresi de un severmiş, kanıtlanmış oldu:


Tırtıklanarak yırtılmış kağıt un paketi, ve dipten dipten yenmiş un... Ve bir de ben söylene söylene etrafı toplarken elime geçen pasta süsü çikolatalarımın hali!!!


Soldaki, kutunun olması gereken hali, sağdaki de bizim misafirin baş yapıtı! Ha bi de sadece çikolatalıya gitmiş. Nasıl inat ettiyse iki kat sert plastiği de kemirmiş! Tabii o çikolatalar dooru çöpe! 

Bunun üzerine, artık evin heryanındaki minik girinti ve oyulardan şüphelenmeyi bir yana bıraktık; seferberlik boyut değiştirdi. Fırını yerinden oynatmaya karar verdik. Bizim ev için bu çok olağanüstü bir durum çünkü fırını yerleştirdikten sonra onun ordan çıkmasını engelleyecek şekilde tasarımlar yapmış evsahiplerimiz. Bi dolu eziyete girmek gerekti ama azimli sevdicek hiçbir engel tanımadan görevi başarıyla tamamladı! Fırın çekilince aralıklı aralıklı tahtalar çıkmasın mı alttan? E 150 yıllık evden ne beklersin?


Önce tahtalardan şüphelendik ama aramaya devam ettik. Ve delik bulundu! 


Fırının sol duvarındaki süpürgeliğin arkasını delmiş de gelmiş dangalak! 

E madem başladık, adam gibi temizlik yapalım dedik ya, o sırada bi de bunu bulduk:



İnternetteki bilgilere bakılırsa fareler çok mükemmel delikler açabilirlermiş. Ama bu deliğin üstündeki plastikte hiçbir tahribat olmayınca pek de emin olamadık.

Şimdi mi? Sevdicek alçı almaya gitti. Umarım bulur da delikleri bi güzel sıvarız alçıyla. Gece de kapana un koyar yatarız artık, nasıl olacaksa...

27 Temmuz 2011 Çarşamba

GA'da 3. Gün

22 Mart 2011

Üçüncü gün, büyük gün, çünkü bugün artık Sutherland'a yani gözlemevine doğru yola koyuluyoruz. Sabah kahvaltımızı yine HelloSailor'da yaptıktan sonra hızlıca misafirhaneye doğru yol aldı Murtaza. Sutherland'a gidecek olan servis bizi ve diğer gözlemcileri SAAO kampüsünden saat 11'de alacak olduğu için Murtaza pek bir telaşlı. Dakik olmak adına herhangi bir buluşma öncesi bu kadar gerginliğe gerek görmüyorum doğrusu. Ben de dakikliğe dikkat ederim ve çoğunlukla da geç kalmayan birisiyimdir ama böylesi gerginliklere gelemem hiç. Murtaza tüm pimpirikliğiyle misafirhaneye doğru giderken ben dün gece yazdığım kartpostalları göndermek için postane derdine düştüm. Bu duruma biraz gerilse de sorun olmaz meraklanma vaktinde gelirim diyip ayrıldım yanından. Yol üzerinde birçok defa sorarak buldum sonunda postaneyi. Arada kaybolma ve gaspedilme korkusu hissetsem de saçmalama dedim kendime sen değil misin tek başına 2 yıl yurtdışında yaşayan, gecenin bi vakti tek başına yurda dönen? Bak bunların hepsi o olaydan sonraydı, aştın artık bu sıkıntıları. Hem zaten biliyosun sen adamın gözünü nasıl oyacağını. Neyse zor bela buldum postaneyi, epeyce bir süre sırada bekledim. Elimdeki kartpostalları gönderirken gözüme yurtiçinde kullanılan pullar ilişti. Uluslararı pullr hala 2010 Dünya Kupası temalı ama tabii ki diğerlerinden de birer set aldım ama görevliyi ikna etmem pek kolay olmadı. Kadın tutturdu bunları kartpostallarda kullanamazsın diye. Yahu tamam diyorum, kendim için alıcam bunları, pul kolleksiyonum var benim. Ama sanırım hayatında ilk defa kolleksiyon yapan birine rastlamış ki hiç anlam veremedi benim bu isteğime. 
Günümüzde çoğu yerde pullar artık sticker halinde üretiliyor ne yazık ki. Evet yalama derdinden kurtuluyorsun ama sonra o pulları zarftan ayırmak neredeyse imkansız oluyor. Pul kolleksiyonuma başladığımda sanırım 10 yaşında falandım. Dayımın fazla pullarını bir pul defterine yerleştirerek başladım. Sonra annemin yurtdışı paketlerinden gelen pulları ekledim kolleksiyonuma. Her biri ülkelerine göre ayrılmış ve kendi içinde yıllara göre dizilmiş 3 defter dolusu pulum oldu sonunda. O yaşlarda coğrafya ve tarihe karşı ilgisiz bir çocuk için en azından ülkeleri ve belli başlı temel kültürlerini öğrenmek için zevkli bir uğraştı bence. Şimdi ise ne yazık ki artık birçok posta elektronik pullarla veya doğrudan e-maillerle gönderiliyor. Ben de gittiğim ülkelerden, gerçekten kolleksiyon yapmaya uygun şekilde, kullanılmamış pul topluyorum elimden geldiğince. 

Aranızda pul kolleksiyonculuğuyla ilgilenen var mı bilmiyorum ama olur da bir zarfta güzel bir pul görür de saklamak isterseniz pulu kağıttan ayırmak için minik bir ipucu vereyim size. Kuru kuruya pulu altındaki kağıttan ayırmaya kalkışmayın sakın, zarar verirsiniz. Zarfın pul olan kısmını etrafında biraz boşluk bırakarak kesin. Bir kaba ılık su koyun ve kestiğiniz pulu suya koyun. Yaklaşık 1 saat sonra pulun kağıttan ayrılmış olduğunu göreceksiniz. Eğer çok eski bir tarihten kalma bir pul ise bu süre 3-4 saate kadar çıkabilir, acele etmeyin. Her kolleksiyonculuk gibi pul kolleksiyonculuğu da sabır isteyen bir iştir. Sudan çıkardığınız pulu kurutmak için bir kağıt üzerine serebilirsiniz ancak resimli yüzünün kağıda dönük olmasına dikkat edin yoksa nadiren de olsa yapışkanı tam olarak gitmemiş bir pulu kağıttan ayırmakta zorlanabilirsiniz. Eğer aceleniz varsa bu kağıdı kalorifer üzerine koyabilirsiniz ama genellikle kendi kendine kurumaya bırakmak en iyisidir. Ne yazık ki bu işlemler şimdilerde günlük hayatta kolaylık sağlayan kendinde yapışkanlı pullar için geçerli olmuyor. Belki internette bunun çaresi de vardır ama araştırmaya hiç vaktim olmadı. Bir bilen varsa, bana da öğretirse çok sevinirim doğrusu. Hatta aranızda pul değiş-tokuşu yapmak isteyen olursa, sevinçten havalara uçarım.

Öte yandan Güney Afrika'dan aldığım o güzel pul setlerini de defterime nasıl yerleştireceğimi bilemiyorum hala. Sanırım bu tür setleri ayrıca bir kutuda biriktireceğim. Geçenlerde Royal Mail'in "Magical Realms" pul setini alınca da benzer bir sıkıntıya düştüm. Pulları set halinde alınca genellikle ilgili bir açıklama veya özel bir kapla birlikte geliyor ve bunu bozmak istemiyor insan. Aldığım Güney Afrika pullarında ise "Big Five" ve "Small Five" ve bir de çeşitli çiçek türleri var.












Postaneye giderken dönüş yolunu kolay bulabileyim diye kafamın içinde minik bir pusula ile dolaşmıştım. Ne var ki postaneden çıktığımda geç kalacağım telaşıyla pusula beynimin derinliklerine kaçtı. Neyse ki Misafirhaneye giden yol üzerinde koca bir sirk vardı ve bulunduğum yerden sirkin bayraklarını görebiliyordum. Ana caddeye çıktıktan sonrası zaten kolaydı.

Misafirhaneye gittiğimde yapacak çok işim yoktu, valizlerimi önceki akşamdan hazırlamıştım zaten. Tek yapmam gereken pijamalarımı bir yerlere sokuşturmak oldu. Valizleri misafirhane binasının önüne koydum ve 200 metre ötedeki enstitü binasına gittim. 10:30 çayı için hemen hemen tüm enstitü üyeleri oradaydı. Murtaza'yı buldum, valizleri kapının önüne çıkardığımı söyledim, ne var ki illa ki enstitü binası önüne getirmem gerektiğini söyledi. Herkesin valizleri burdaymış, benim de öyle yapmam gerekiyormuş. Tek başıma biraz zorlandımsa da hallettim. O sırada enstitü binasına bakındım biraz, hızlıca.


Girişte SALT teleskobunun kartpostallarını görünce heycanlandım ama Murtaza zaten kartpostal meselesi için ondan ayrılmama bozulmuştu, bi de burdaki kartpostallarla ilgilenince iyice canı sıkıldı. Vaktimiz yok artık diyip döndü arkasını. Ben de servisin tam olarak kaçta geleceğini bilmediğim için fazla ısrar edemedim ama gözüm kalmadı, Murtaza'ya gıcık olmadım desem yalan olur. Üstüne bir de servisin gelmesi 11:30u bulunca iyice canım sıkıldı. Sonuçta 3-5 tane kartpostalın parasını ödeyecektim alt tarafı, ne kadar uzun sürebilirdi ki bununla ilgilenen kimseyi bulmak? Servis geldi, valizleri yerleştirdik, arabaya yerleştik. Sutherland'da bizim kullanacağımız 1.9metre'lik teleskoptan başka teleskoplar olduğunu da biliyordum ama kaç tane olduğunu bilmiyordum doğrusu. Ama koca bir servis dolu insanla yolculuk ediyor oluşumuzdan epeyce çok teleskop olduğunu anladım.















Yaklaşık 3 saat süren yol pek sorunsuz geçti, hatta yol kesen maymunlar sayesinde eğlenceliydi bile! Şehirlerarası yolda bir yol gişesi çıkışında yola devam edemediğinizi ve bunun nedeninin yolunuzu kesen maymunlar olduğunu düşünebiliyor musunuz? Kimi yerlerde gecekondular, çocukparkları, camiye benzer yapılar ve şarap bağları gördük; sonunda da sağ salim ulaştım Sutherland'daki SAAO'ya.