27 Temmuz 2011 Çarşamba

GA'da ikinci gün














Güne erken başladık. Murtaza ile kapının önünde buluştuğumuzda saat 9'du. Önceki gece yatmadan önce yarın sabah kaçta buluşalım diye sorduğunda sen bilirsin dememem gerektiğini 8,5 iyi mi dediği zaman anladım. Kısa bir pazarlığın ardından 9'da anlaştık neyse ki. Kahvaltı için, kaldığımız yere 5-6 km mesafede bir ilçeye yürüdük ve kahvaltımızı minik bir cafede yaptık, Hello Sailor! Önceki günün yorgunluğu ve 9'da hazır olmak için 8,5'te kalkmış olmanın verdiği mahmurlukla tabii ki sabah sabah hiçbirşey yemek istemedi canım ama taze bir portakal suyu ile açılışı yapınca Murtaza'ya eşlik etmek için ben de bişiyler yedim işte, yağda yumurta, sosis, vs.


Kahvaltıdan sonra odalarımıza çekildik. Bugün için tek planımız öğle yemeğinde Murtaza'nın bir arkadaşı(Cılız hoca diyelim) ile buluşması ve akşam yemeğine davetli olduğu bir başka arkadaşı vardı. Tabii onun arkadaşları(!) benim tez konumun üstadı hocalar oldukları için çok ilgi çekici kimseler oldular benim için. Öğleyin Cılız hoca ile buluşma vakti gelince konukevinin önündeki bahçede bekledik ve ben de bu sayede farkettim oradaki diğer binaların aslında SAAO (South African Astronomical Observatory) tesisleri olduğunu. Elimde fotoğraf makinemle ilginç birşeyler araken önce karşıma bir güneş saati çıktı. Bir süre onunla oyalandıktan sonra karşılaştığım şeye inanamadım ilk anda: Bir Cennet Kuşu çiçeği! Evet evet, bundan 7-8 yıl önce yaklaşık 2 yıl kadar masaüstü resmim olan "Bird of Paradise" (daha bilimsel adıyla Strelitzia), hem de öylesine kenarda duran bir bitki gibiydi Güney Afrika'da! Ne var ki ancak bir kaç kare çekebilmiştim ki Cılız hoca geldi, ve yemek için yine "River Club"a doğru yola koyulduk.


Öğle yemeğinin asıl konusu Murtaza ile Cılız hocanın Temmuz başında CapeTown'da düzenleyecekleri kongreydi. SGAC'nin düzenleme komitesinde olduğumu ve daha önce iki uluslararası kongrenin de organizasyonunda yer aldığımı söylediğimde Cılız hoca beni bu kongre işlerinde kullanmayı düşünür gibi oldu ama ne var ki Murtaza gözlemevinin bütçesinin buna uygun olup olmadığını bilmediğini söylerek kapattı konuyu. E işe başladığımdan beri ha bire geziyorum, bi türlü kendi işime odaklanamadım ki, adamın ilk anda tamam dememesi normal yani. Neyse, yemeğin sonunda, Cılız hoca Murtaza'ya bugün için planını sorunca Murtaza'nın verdiği cevaptan anladım ki akşamki davet Murtaza ve ekibine değil, Murtaza'ya özel bir davetmiş. Nasıl olmuşsa Murtaza'nın bu konuda ingiliz centilmenliği tutmuş da beni yalnız bırakmamak için bana çaktırmamış bu durumu şimdiye kadar. Gerçi bu da iyi mi değil mi bilemedim ya, akşama tek başıma olacağımı öğrendiğimde artık Pierre veya SGAC'den bir başka tanıdık olan CJ ile buluşmayı istesem de ne yazık ki Pierre'in programı buna pek müsait değildi. CJ'e de ulaşamadım. Ben de şehri kendi başıma keşfetmeye karar verdim. Bunu duyan Cılız hoca hemen heycanlandı, nereye gideceksin, neyle gideceksin, gece geç kalma sakın diye temkinlere kadar götürdü işi.
Hal böyle olunca huylandım ben de. Ne de olsa ramazan ayında Kayseri'de tecavüz hikayeleri yaşamış birisiyim, en olmadık işler gelir beni bulur yine. Benim niyetim trenle şehir merkezine gitmekti ama Cılız hoca beni arabasıyla WaterFront'a bırakmayı daha uygun gördü. Önceki gün Pierre'in, bugün de Cılız hoca ve Murtaza'nın uyarılarının üstüne ben de pek itiraz edecek gücü bulamadım kendimde doğrusu. Ne var ki CapeTown'a gidip de yolumun bir alışveriş merkezinde (Victoria and Alfred Waterfront Shopping Centre) sonlanacağını beklemiyordum yine de. Ancak o sıcakta çok da sorun etmemeye çalıştım bunu, ne de olsa serindi ve birçok yerel dükkan vardı gezip görecek, incelenecek.


İlk girdiğim dükkanda el yapımı minik heykeller, anahtarlık vb şeyler satılıyordu, üstelik hemen oracıkta yapıyorlardı kara kara adamlar. Sonrasında ne hikmetse kendimi kitapçıda buldum her zamanki gibi.


Bolca kartpostal aldıktan sonra, dükkan dükkan gezdim, kendime ve sevdiceğe Güney Afrika t-shirtü, ve yıllardır istediğim gibi kemik bir zarf açacağı aldım kendime. 



Migros'a benzer büyükçe bir yer buldum ve hemen Güney Afrika şaraplarına doğru yol aldım. Bolca şarap, yerel kahve, Pierre'in mutlaka denemelisin dediği -sadece Cape Town'un belirli bir kısmında yetişen bir bitkiden üretilen- Roibos çayı ve sevdiceğe götürmek üzere konsantre creme soda, bir de kumaş çanta aldım, malumunuz çevre dostuyuz, naylon torba kullanmaya karşıyız. Ha bir de akşam yemeğim olsun diye biraz cips, biraz da üzüm aldım kendime.


Elim kolum o kadar dolu olunca, Cılız hoca beni bırakırken yol üstüne görüp de gözüme kestirdiğim Sealife'a gidecek enerjim kalmadı. Dönüş için taksiye binmeyi düşünüyordum ama daha ben Armagh'tayken Pierre'in bana yazdığı mektupta taksilerle ilgili anlattıkları gelince aklıma bu da ayrı bir maceraya dönüştü. Üstüne, tam da alışveriş merkezinden çıktığımda karşıma çıkıp taksi lazım mı ablaaa diyen adamları görünce, gerisin geri içeri girdim. Oralarda bana en güvenilir gelen tabii ki kitapçı oldu, ordaki adama sordum çıkışta bekleyen taksiler güvenilir midir diye. Bir sorun olmayacağını söyleyince içim rahatladı biraz ama gerginliğim geçmedi. 

Ben de elimdeki yüklere rağmen dışarı çıkıp biraz oturdum, kendimi şehirdeymiş ve güvenli bir ortamdaymış gibi hissetmeye çalıştım. Değişik bir müzik aleti çalan adamı dinledim. Biraz fotoğraf çektim, biraz manzara izledim. Hele ki reklam panolarından birisinde THY reklamı görünce nasıl komik bir huzur doldu içime anlatamam. Türkiye ile alakalı bişiy olsun da içim rahatlasın diye bekliyormuşum meğer.


Sonunda alışveriş merezinden biraz öteye ilerleyebildim ki karşıma "Nobel Square" çıktı. 



Birkaç kare fotoğrafın ardından daha fazla dayanacak gücüm kalmayınca taksilere yönlendim. Ne var ki o tedirginliğimi yenemedim bi türlü. Taksici taksi mi arıyorsunuz dediğinde hayır dedim ilk önce, 1-2 dakika adamı süzdükten sonra SAAO'ya kaça gidersiniz dedim. Adam makul bir fiyat söyleyince kendimi rahatlatmaya çalışarak tam arabaya biniyordum ki telsizden bir anons geldi, taksici ötedeki başka bir taksiyi göstererek şuna binin dedi bana. Amanın, elim ayağım birbirine dolaştı bir anda. O taksici nasıl korkunç göründü gözüme, sanki biner binmez beni mezbahaya götürüp böbreklerimi çalacak! Ama artık o noktada vazgeçmek olmazdı. Bak kızım dedim kendi kendime, o iyi kalpli taksici seni bir caniye yönlendirmiş olamaz, plakayı telefonuna yaz, acil bir durumda mesaj olarak Pierre'e göndermek üzere hazırlıklı ol, ve aklı başında bir insan gibi davranarak bin şu taksiye! Kendi kendimin sözünü dinledim, ilk 30 saniye bir polisiye filmin 90.dakikası heycanıyla geçse de sonradan taksiciyi pek bi sevdim, beni doğru yoldan götürüyor mu diye yolları incelemeyi bırakıp eldım elime fotoğraf makinesini alıp etrafı çekmeye başladım. Bu yazıyı okuyabildiğiniz üzere sağ salim vardım odama, aldığım kartpostalları yazdım ve mışıl mışıl uyudum.

26 Temmuz 2011 Salı

Güney Afrika'da ilk gün ve penguenler



Botanik bahçesinden çıkıp doğrudan Boulders Beach'e gittik. Arabayı makul bir yerde park edip, 1 km kadar bir yol yürüyerek vardık penguenler mekanına. Yol üzerinde minik hediyelikler satan birkaç tezgah gördümse de Güneş batmadan, bi an önce penguenlere yetişmek için dönüşe erteledim alışverişi. Yumurtasından yeni çıkmuş yavru penguenler, tüy değiştiren çocuk penguenler, avaz avaz bağıran penguenler, kayalıklara çıkıp atlayan penguenler, sevgilisyle sahilde yürüyen penguenler…









Penguenlerden ayrılmak pek kolay olmadı ama dönüş yolunu da hesaba katınca fazla da oyalanmak doğru değildi. Arabayı park ettiğimiz yere giderken önceden gördüğüm tezgahların çoğu kapanmıştı, bir iki tanesi de toparlanıyordu. Hemen gidip pazarlığa giriştim, ve tanesi 60 rand dedikleri minik penguen heykelciklerden ikisini 70 Rand'a aldım. Pazarlık kültürüne parseklerce uzak olan Murtaza ise benden 7-8 metre uzakta büyük bir hayranlıkla bana bakıyor, bir yandan da Pierre'e beni gösteriyordu. Alışverişimi bitirip yanlarına döndüğümde, yaptığım pazarlığı sordu Murtaza, ve şaşkınlığını atlatır atlatmaz ilk cümlesi "bundan sonra UK dışında alışverişlerimi sen yapacaksın" oldu. Zavallı adam ne bilsin pazarlık yapmayı, haklı tabii.



Civardaki bir restorantta, sahil manzarasına karşı biraz dinlendikten sonra, Cape Town'a gitmek için kıyı şeridini takip ettik. Bu yol normaldekinden biraz daha uzun sürse de, yol boyunca birçok minik gözlem yerinde durup bi dolu fotoğraf çektik. Harika manzaranın yanısıra, kocaman bir sahilde minik silüetini gördüğüm atlılar beni en çok etkileyen şey oldu sanırım. Yukarıdaki fotoğraftaki atlıyı seçebiliyor muunuz?

Cape Town'a döndüğümüzde Murtaza ben yoruldum diyerek biraz mızmızlansa da Pierre "Signal Hill'i mutlaka görmelisiniz" diyerek o yöne doğru sürdü arabayı. Gerçekten de harika bir şehir manzarası olan Signal Hill, yapacak fazla etkinliği olmayan yerlilerin yeni gözdesi olmuş; ellerinde fenerlerle tepeye tırmanmak son zamanların en popüler aktivitelerindenmiş. Gerçekten de yavaş yavaş ilerleyen minik ışıkları farketmemek mümkün değildi.



Günü logosunda bir kızılderili olan bir et restoranında, Spur'da, tamamladık ve benim de "creme soda" ile tanışmam böyle oldu. Ana yemeklerin gelmesini beklerken soğuk birşeyler içelim dedik; ilk başta Pierre'in ne içtiğine dikkat etmemiştim ama sonra parlak yeşil renkte bir şeyi büyük bir zevkle içtiğini görünce dayanamadım, sordum, azıcık tadına da baktım. Bir tür gazoz diyebilirim sanırım, tadı bildiğim birşeylere benzemiyor, belki BigBabol sakızına benzetilebilir. Pierre ise creme sodanın Türkiye'de veya UK'da bulunmadığına çok şaşırdı. Bu güzel yemeğin üstüne deliksiz bir uyku ile ilk günü tamamladık...

Güney Afrika'da ilk gün ve Kirstenbosch Botanical Garden


CapeTown'a vardığımızda artık Pazar olmuştu. Önceden ayarlanmış bir taksi gelip aldı bizi. Meğer taksicinin Murtaza ile de tanışıklığı varmış fi tarihinden. Taksici pek konuşkan birisi çıktı; hemen kiminle çalıştığımı, nerede ne yaptığımı falan sorgulamaya koyuldu. Meğer QUB'daki danışmanımı da tanırmış, epeyce şaşırdım doğrusu. Herşey bir yana, valizinin sapı kırık olan Murtaza'ya akıl vermeyi de ihmal etmedi taksici amca, "havaalanı firmasına şimdi kırıldı dersen sana yenisini verirler" diye. Konuşkan bir taksici kimi zaman iyi bir rehber de olabiliyor, keza kalacağımız yere varana kadar bana bir çok yeri anlattı: Masa Dağı, Aslan Başı Tepesi, dünyada ilk başarılı kalp naklinin gerçekleştirildiği Groote Schuur hastanesi, üniversite tesisleri vb.




Gözlemevine çıkmadan önce 2 gece kalacağımız SAAO - Cape Town tesislerine geldiğimizde, odalara yerleşmeden önce Murtaza ile yemek için sözleştik. Her ne kadar Murtaza şimdiye kadar sık sık yinelese de Pazar gününü dinlenmeye ayırdığını, SGAC'den tanıştığım Güney Afrikalı arkadaşım Pierre ile planımız olabileceğini söylediğimde bu defa çok da uzak durmadı bu davete.



Odaya yerleşip birazcık dinlendikten sonra hemen buluştuk kapının önünde, konukevinden çıkıp araba yolunu kısaca takip edip, minik bir köprüden geçip hemencecik sağa dönünce SAAO'nun yakındaki "River Club"a vardık birşeyler yemek için. River Club hem restorant hem de bir golf kulübü aslında. Üzeri golf topları ile dolu, minik bir golf aracının gezip topları topladığı bir yeşil alan karşısında yiyorsunuz yemeklerinizi. 


Bu arada bi dolu sms arasında Pierre'e konumumuzu bildirdim, ve o SMS'ler arasında farkettim yanıma güneş kremi almamış olduğumu. Pierre ile mesajlaşmalardan anladım ki, güneş kremi Murtaza'nın dediği gibi sadece eczanelerde satılmıyormuş Güney Afrika'da, ve pazar günü de güneş kremi alabileceğimiz bir market bulabilirmişiz.



Öğle yemeği olarak klasik "fish and chips" yerken ben, Murtaza ne yedi hatırlamıyorum valla, çok acıkmışım ki hiç dikkat bile etmedim. Bu arada Pierre geldi, günün planını yaptık. Odalarımıza uğrayıp fotoğraf makinelerimizi aldıktan sonra Pierre'in arabası Green Mamba ile gideceğimiz mekanları belirledik: ilk olarak Kisrtenbosch Botanical Garden, ardından da Simon's Town'daki Boulders Beach yani penguenler! Güney Afrika'da penguen ne arar diyenlerdenseniz, meselenin geçmişi için sizi wikipedia'ya  yönlendirebiliriz. Aslında botanik bahçesi benim pek ilgimi çekmedi, keza Mart ortasında havalar kuzey yarı kürede ne kadar soğuksa güney yarı kürede de o kadar sıcak ve güneşli oluyor. O sıcağın altında börtü böcek görmektense bir an önce penguenlerime kavuşmayı tercih ederdim ama ne hikmetse Pazar günü ben onca yolluk uçuştan sonra yorgun olurum diyen Murtaza birden bire gezme heveslisi çıktı, ve botanik bahçesine giderseniz ben de gelirim yoksa gelmem diye triplere girdi. Hal böyle olunca, ben de çok itiraz etmedim, hatta bu huysuz adam bu kadar istiyorsa vardır bir güzelliği dedim. Var mıymış, yok muymuş fotoğraflara bakarak siz karar verin ;)




Öğle yemeği sonrasında, botanik bahçesine doğru yola çıkmadan önce, odalarımıza gidip fotoğraf makinelerimizi aldığımızda Murtaza'nın makinesinin pilinin bitmiş ve bu yüzden cep telefonundaki fotoğraf makinesine kalmış olması da büyük bir şanstı sanırım benim için, keza adam cep telefonuyla çektiği fotoğraflarda bile o kadar oyalandı ki elinde manuel ayarlı bir makine olsa halimiz nice olurdu düşünmek bile istemiyorum doğrusu.


Botanik bahçesinde tahmin edeceğiniz üzere çok nadir bulunan ve kimi koruma altına alınmış çeşitli bitkiler ve çiçekler bulunmakta. Bitkilerin yanında/önünde bulunan minik panellerde kimilerinin çeşitli dertlere deva olduğu, kimilerinin zehirli olup olmadıkları vb bilgiler yazılı. Genel itibariyle kaba ve küstah birisi olduğuna kanaat getirdiğim Murtaza'nın başağrısına iyi gelen otları bana göstermesi ve önermesi ise benimle ilgili bir detayı aklında tutmuş olması bakımından beni hayrete düşürdü.


Bahçenin girişinde/çıkışındaki alanda bir de heykel sergisi var ki bence çok sevimli figürler barındırıyor.

PS: Hediyelik alışveriş için botanik bahçesinin çıkışındaki dükkanı tavsiye ederim. Fiyatlar gayet normal, ve çok güzel, çeşitli hediyelikler bulmak mümkün. Ayrıca girişteki information desk'ten ücretsiz CapeTown haritası da alabilirsiniz. 

Güney Afrika'ya Gidiş 2


Uçakta okumak üzere yanıma yüzyıldır bitmek bilmeyen Maya'yı ve düzeltmelerini yapmak üzere Elif'in makalesini almıştım. Başlarda çenesi durmayan Murtaza bir anda alakasız bir makale çıkartıp okumaya başladı. Ben de Elif'in çevirisini elime aldım ama Murtaza'nın ikide birde bana dönüp konuşmasına engel olmadı bu. Ben de çareyi kulaklıklarımı takıp bişiyler dinleyerek soyutlanmakta buldum. Daha önce bahsetmiş miydim bilmiyorum. Kulaklıklardan çok çektim ben. Pek bir severek alıp, aramda duygusal bağ kuruyorum kulaklıklarımla, ama sonra çantamda derbeder oluşları çok üzüyor beni. Son 2-3 yıldır ise güzelce temizlenmiş bir nivea kutusu kullanıyorum kulaklıklarımı ve iphone/ipod kablosunu taşımak için. 

İlk defa görenin gözleri açılıyor, neden koca bir nivea kutusuyla gezdiğime anlam veremiyorlar. Hele bir de havaalanlarında el bagajını kontrol eden salak görevlilere denk gelirsem; hemen ukalaca başlıyorlar konuşmaya, "hanımefendi uçağa bu kadar büyük bir likit alamazsınız, uyarıları düzgünce okumamışsınız, bik bik bik…" sonra bir hışımla kutuyu ellerine aldıklarında duydukları tıkırtı ile biraz şaşırıyorlar, içini açtıklarında gördükleri kablolar sayesinde yüzlerinde oluşan ifadeye karşılık sırıtmama engel olamıyorum. Sen çok akıllısın da ben salağım di mi? Herneyse, Nivea kutusunu görünce aynı tepki Murtaza'da oldu bu defa, ve ardından gelen şaşkınlıkla karışık hayranlık. Meğer o da uçakta vs. verilen kulaklıklardan ziyade kendisininkini kullanmak istermiş de nasıl taşıyacağını bilemezmiş. Murtaza gibi, bazı bilimsel konularda kafası çokça çalışan, insanların böylesi günlük pratikliklerden uzak olmaları garip geliyor bana. Harbiden pratik zeka başka bişiy demek ki… 
Bu arada aklıma geldi, önceki yıl Çeşme'de kaybettiğim Philips kulaklıklarımın kendi saklama kabı da çok hoştu, şimdi fırsatım olsa yine alırım, size de tavsiye ederim… Fotoğraftaki o değil ama bir benzeri.

Elif'in tercümesini kontrol edişim en fazla 15dk sürmüş olsa gerek, bu arada benden de hiperaktif çıkan Murtaza makalesini okumaktan sıkılmış, kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Öyle garip bi adam ki, sohbet etmek istediği için mi yanında oturmamı istedi yoksa sadece gözünün önünde olayım istedi ama sohbet etmek istemiyor mu kestiremedim. İşin açığı her ikisine de uyum sağlamakta zorlanmazdım, yeter ki ne istediğini anlayabileyim. Bu belirsiz durumlar beni gereğinden fazla geriyor… Kulaklıklarımı çıkardım isterse sohbet edebilsin diye, bir yandan da ekranın kumandasını kurcalamaya başladım. Bir iki cümle ile sohbet eder gibi olan Murtaza daha sonra kumandayı kurcalamayı tercih etti ama fazla uzun sürmeden onu da geri koydu. Sanırım daha önce hiç kullanmadığı için benim yanımda deneyip yanılmaktan çekindi.

Biraz ukala bir havası var bu adamın. Tüm dağları ben yarattım, denizler zaten vardı tadına. Filmlere baktım, güzeller vardı içlerinde ama sevdiceksiz izlemek istemedim. Oyunları kurcaladım biraz, kendisiyle ilgilenmediğime emin olan Murtaza ise uçağın güya anlık konumunu harita üzerinde gösteren bir uyglamaya takıldı.



Bu arada yemeye geldi sıra. Ne yedik hatırlamıyorum doğrusu ama fena değildi. Yemek tabaklarını toplarlarken bir yandan da Virgin Atlantic çantaları dağıtıldı. İçinde bir mini dişfırçası, diş macunu, yolculuk çorabı, göz bandı ve yardım kuruluşlarından birisine verilmek üzere içine para koyabileceğiniz bir minik zarf bulunmakta.




Yemek bitip de kemer ikaz ışığı sönünce bir anda millet orta sütündaki boş koltuklara saldırdı. Sanırım bu kadar uzun bir uçuş olduğu için orta sütün özellikle boş bırakılmıştı, insanlar kıvırılıp uyumaya başladılar hemencecik. Ben genellikle oturduğum yerde uyumakta hiç zorlanmam, o yüzden buna gerek olacağını düşünmedim. Murtaza ise tam tersine "böyle uzun yolculuklarda uyuyamam ben, uf napıcam" diyip durdu ama olduğu yerde kaykıldı ve uyuyuverdi. İşin komik yanı ben uyuyamadım! Bi ara uçak çok havasız geldi ki aslında havasız değildi. Bazen oluyor bana böyle, bu kadar çok insan bu uçağın havasını soluyor, açabileceğimiz bir pencere bile yok, kaç saattir aynı havayı soluyoruz, kaç saat daha bu böyle devam edecek diye düşüne düşüne kendimi strese sokuyorum; alıp verdiğim her nefes haram oluyor resmen. Sonra çok şükür ki dikkatim başka bir şeye kayıyor ve unutuyorum. Unutmadığım zamanlar oluyor bazen, o zamanlarda midem bulanıyor, oracıkta yığılsam bayılsam falan diye düşünüyorum, derken felaket senaryosunu kurgulamaya kaptırıyorum kendimi ve nefes alıp verişleri hesaplamaktan vazgeçiyorum. Konsantrasyon sorunu olan birisi olmak iyi bişiy olabiliyor bazen.

Şimdiye kadar ilk defa uçakta böyle bir sistem gördüğüm için mi bilmiyorum ama Virgin Atlantic'in hem müzik hem de film seçenekleri çok hoşuma gitti. Belki tüm uçaklarda bu kadar itina ile seçimler ve kategorilendirmeler yapılıyordur bilmiyorum. Ayrıca "customer copy" olan Virgin Atlantic dergisini özellikle çantama koydum ki, döndüğümde o güzel filmler arasından seçip sevdicek ile birlikte izleyebilelim. Uyumamda yardımcı olan güzel meditasyon müzikleri ve yumuşak sesli konuşmaları ise http://www.meditainment.com/ adresinde inceleyebilirsiniz. 

Yarı uyur yarı uyanık tamamladık geceyi. Sabah kahvaltısı olarak iki seçenek vardı, ben Full-English-Breakfast seçtim. Armgah'tayken hep restorantların kapısında görüp denemeye hiç fırsatım olmayan bu kahvaltıyla çok da büyük bir zevkten mahrum kalmamış olduğumu öğrenmiş oldum böylece. Detaylarını merak edenler buraya tıklayabilir.



Fotoğraflar: http://www.airliners.net/aviation-forums/trip_reports/read.main/121346/

Başkalarının Rüyaları

İlk kısa filmimiz olan Başkalarının Rüyaları artık sanal alemde özgürce dolaşmaya başladı. Şimdiye kadar çeşitli yarışmalar vb. nedenlerle sadece kendimize saklamak durumunda kaldığımız ilk kısa filmimiz... Benim içim muhtemelen son olacak ama sevgili yönetmenimiz bu kısa filmin tamamlandığı Haziran 2010'dan bu yana birçok başka projeye imza attı bile. Tek seferde filmi anlamak pek mümkün olmuyor, biliyorum o yüzden en az iki kere izleyin derim ben =)







PS: Mutfakta yemek yapan da, eski sokaklarda fotoğraf çeken de benim. Sizce de komik değil mi aynı kişinin iki görüntüsü arasında bu kadar fark olması?