Çünkü ben artık hepinizden çok yoruldum...
çünkü ben artık hep sevişten
çünkü ben artık hep verişten
çünkü ben artık hep bir umutla bekleyişten
çok
yoruldum
çünkü ben artık hepinizden
çünkü ben artık hepinizden
çünkü ben artık hepinizden çok yoruldum
çünkü ben artık umutlardan
çünkü ben artık hayallerden
çünkü ben artık gözlerimdeki yağmurlardan çok yoruldum
ama sırf bu yüzden, incelikler yüzünden
ben artık çok yoruldum...
çünkü ben artık hepinizden çok yoruldum
çünkü beklemekten, çünkü anlamaktan, çünkü kırılmaktan çok yoruldum
çünkü sandım ki ben
ben ne kadar veririsem
sen o kadar seversen
hep daha güzel olacak
çünkü sandım ki ben
ben söylersem istediklerimi
sen anlarsan bunları
biliyorsan sevildiğini
neden beni mutlu etmek istemeyesin ki?
işte ben artık yoruldum
bin verip bir almaktan
düşünüp kaybolmaktan
kaybolup bulunamamaktan
yoruldum
yoruldum anlaşılmayı beklemekten
çekindim açık açık bişiyler istemekten
utandum sırf ben istiyorum diye yapılan şeylerden
üzüldüm içten gelmeyenleri ummaktan
Sandım ki ben ne kadar verirsem, ben verirsem elimde kalbimde ne varsa, görürse bunu insanlar, anlarar ne kadar sevildiklerini, anlarlar değerli olduklarını ve 'değerlinin en ufak bir çiziği, en derin yarıktan daha çok acıtır diye canı' daha dikkat ederler, çok dikkat ederler...
Hep aynı, herşey aynı, herkes aynı... Cesur yüreklilikle içimdekileri koyuyorsam ortaya bu benim salaklığımdan değil dürüstlüğümden, bu benim içimi içimde tutamayışımdandır; bilemediler. Açıkça gösteriyorsam değer verdiğimi, bu "bakalım daha ne kadar verecek" diye sınanayım diye değil, "nasıl olsa elimin altında" sanılayım diye değil, kimseye muhtaç olduğumdan değil, sadece sevgiyi paylaşınca güzelliğini hissettiğimden, sevgiyi verdiğim kadar alınca tadına vardığımdan... Sanıyorlar ki salaklığımdan şımartıyorum insanları, sanıyorlar ki salaklığımdan feda ediyorum bişiyleri, sanıyorlar ki salaklığımdan yapıyorum herşeyi. Oysa... oysa ben hep düşünüyorum ki, benim kalbim benim için nasıl kıymetliyse, sizler de öyle kıymetlidir sizin için. Benim kalbimi nasıl sıcacık yapın istiyorsam ben, sizlerinkini de ben öyle yapayım istedim. Ama hala inatla, yıllar geçti işte hala inatla, öğrenmedim insanların böyle istemediğini. Öğrenmedim insanların sadece sevilmeyi sevdiğini, öğrenmedim insanların sevildikçe sevmeyi bilmediklerini ama yüz vermedikçe beni kıymetli sandıklarını öğrenmedim işte. İnat ettim de öğrenmedim; kaçmayı, gösterip vermemeyi, numaralar yapıp peşimden koşturmayı inat ettim de öğrenmedim. Ve hep ve herkes, sandı ki, kaçarlarsa kovarım... Halbuki ben kovalamadım... Ben sadece onlar kaçsa da verebileceğim kadar verdim sevgimi, ve sonunda o sevgiyi beslemek yerine kaçtıkları için zamanla tükenince sevgim, bıraktım sevmeyi de, durdum en son kaldığım yerde. Sonra dönüp arkalarına baktılar ki yok kimse peşlerinde. Dönüp iyice uzaıp baktılar ki hiç kovalanmamışlar meğer. Meğer peşlerinde sandıkları sadece yanlarında olmak istermiş, meğer sadece sevilmek istermiş sevdiği gibi, sevdiği kadar... Anlayıp geri dönen oldu, baştan başlamak için, durumu kurtarmak için, bu defa kovalamacalar olmadan, oyunlara saklanmadan sevmek için..ama bilmediler ki kovalanmak için attıkları her kaçış adımında azalttılar sevgiyi, ve sonunda kalmadı yeniden başlamak için... Kiminin yüzü olmadı gerçeği anladığında, ne bir daha selam verebildi, ne bir daha karşıma çıkabildi...
Her kaçan kovalanmaz, bunu bilmek gerek. Kovalamak isteyen varsa kaçın, eyvallah; ama bi bakın hele önce, kaçtığınız sizi kovalıyor mu gerçekten? Gerçekten sabrı var mı sizin oyunlarınızın bitip sıranın sevgiye gelmesini beklemeye... Boş yere tüketmeyin sevgileri, dostlukları, arkadaşlıkları, aşkları...
Yoksa yorulur insan gün gelir herkesten ve herşeyden, ve o zaman elinizdekinin hepsini verseniz bile yetmez, önceden verseniz taşacak olan o kalbe...
Sevilmenin kıymetini bilin bence. Size maskeler takmadan gelen insanların, en acı doğruların bile yalanlardan daha az can yakacağını bilen dostların, tüm insanlığınızla sizi seven yüreklerin kıymetini, kaybetmeden bilin bence. Çünkü sonra çok geç oluyor..sizin için.. ve çok yazık oluyor tükettiğiniz o sevgileri içinde besleyen yürekler için...
5 Şubat 2009 Perşembe
Level1'in bitmesine az kaldı
Az kaldı, yarın akşam olduğunda içimdeki bu yorgunluk, hem telaş hem acelecilik, daralma, sıkılma, bıkkınlık, kırgınlık, hüzün...hepsi geçmiş olacak. Cosmology'i bi şekilde atlatmış olucam, Nükleer'in ikinci sınav tarihini öğrenmiş, Kundt ile alışverişimi yapmış ve evime gelmiş olucam. Kafam rahatlamış olacak biraz daha ve gereksiz şeyleri gereksiz yere kurcalayıp kendime durduk yere sorun yaratmıyor olucam, alınganlıklarımın hepsini Cosmology sınav kağıdına yazıp çıkıcam. Şimdi kütüphaneye gidiyorum, biraz daha çalışabilmek umuduyla... Bu sınavları neden bu kadar abarttığımı da size bi ara ayrıca anlatıcam, söz!
Level 2, Mart ayının sonundaki bütünlemeler. Bi de o zaman dinleyeceksiniz benim bık bıklarımı, sonrası...eğer bunları halledebilirsem sonrası cennet gibi olacak. Halledemezsem de cennet gibi olacak ama öncesinde yorucu bir taşınma faslı gerçekleşecek. Neyse, düşünmekle değil çalışmakla değiştiriyoruz geleceği, ben gidip çalışıyım şimdi, sonra görelim bakalım neler olacak.
Level 2, Mart ayının sonundaki bütünlemeler. Bi de o zaman dinleyeceksiniz benim bık bıklarımı, sonrası...eğer bunları halledebilirsem sonrası cennet gibi olacak. Halledemezsem de cennet gibi olacak ama öncesinde yorucu bir taşınma faslı gerçekleşecek. Neyse, düşünmekle değil çalışmakla değiştiriyoruz geleceği, ben gidip çalışıyım şimdi, sonra görelim bakalım neler olacak.
4 Şubat 2009 Çarşamba
sihir, sabır ve an meselesi

Sabredemiyorum her zamanki gibi. Suyun bir girdap oluşturup süzüle süzüle delikten akıp gitmesini izlemeye tahammül edemiyorum. Herşey bir anda olmalı. Su bir anda kaynamalı mesela, veya buzlar bir anda çözülmeli, bir anda açmalı çiçekler, bir anda ölmeli ölecek olan, bir anda çekip çıkarmalı bıçağı sapandığı yerden ve bir anda yok olmalı, bir anda var olmalı. Sihir olmalı her yerde ve herşeyde. Hepsi bir anda olmalı, en kuvvetli sihir gibi! Sihirlerim bir anda işlemediği zaman, zamanla gerçekleşecek olan sihirler uyguladığım zaman, işte böyle zaman zaman zaman... Dayanamıyorum ben zamana! Düşünüyorum da bazen, çocuğum olsa adını asla zaman koymam, zaten 9 ay da bekleyemem ben herhalde, çocuk da bi anda olmalı! =)
acılar yaralar ve kabuklar
Neden acı çekeriz biliyo musun? Elimiz neden yanar, kalbimiz neden acır mesela?
Biliyorum artık ben.
Aslında elimizle kalbimiz aynı şekilde tepki verir acıya. "Bu yaptığın şey, veya olmasına neden olduğun veya izin verdiğin bu şey, benim canımı acıtıyor" sinyalidir hem kalbimizin hem elimizin.
Neden acı çekeriz? Neden siniruçları vardır tüm vücudumuzda? Neden elimizi ateşe koyduğumuzda canımız yanar? Aslında sadece acıyı fark edelim diye. Bize zarar veren şeyi durdurmazsak, eğer bir son vermezsek bizim sonumuz olacak olan o şeyi farkedelim ve çekelim elimizi ateşten diye. Mesela yanan bir sobanın üzerine oturmayalım, ocağın üstüne elimizi koyup öylece lafa dalmayalım diye. Diye ki; yanarak ölmeyelim, diye ki; kendimizi koruyalım canımızı acıtanlardan. İşte bu yüzden acır kalbimiz sevdiklerimiz bizi üzecek bişiy yaptığında. Der ki kalbimiz, "sen seviyorsun onu ama o bana zarar veriyor, uzak dur ondan yoksa tükenirim ben. Beni korumak için geri çek kendini, gözden geçir ilişkini, benim tükenmeme izin verme" der. Ama elimizi ateşin üstünden çekmek kadar kolay ve hızlıca yapabileceğimiz birşey değildir kalbimize batıp duran sevgiliyi çekip çıkarmak veya bir minik şeffaf ama kuvvetli zarla örtmek o ufak kalbimizin üstünü, daha fazla acımasın canı diye...
Aşık olunca iş değişiyor. Eğer karşındaki de aşıksa sana, elin uyuşmuş da ateşin sıcaklığını hissetmiyor
gibi yavaş yavaş sokuyorsun elini korlara, gerçekten de hissetmiyorsun acıyı, acımıyor canın. Sonra birden uyandığında, sahilde yakıp etrafında mutlu dakikalar geçirdiğin alevin ortasına düşmüş buluyorsun kendini. Ne zaman o kadar dibine girdin ateşin, neden fark etmedin, farkettinse nasıl göze aldın bu yanma riskini, nasıl o kadar emin oldun O'nun seni asla o ateşin ortasında bırakmayacağından veya hep seni kurtaracağından? İlla çekip gitmesi gerekmez seni yalnız bırakıp, sadece senin kadar ateşin içine girmediğini farkedersen de acır canın; veya sana derse ki "aman o kadar derine inme" anlarsın ki cesaret edemiyor seninle birlikte yanmaya, sen yanarken gelip seni kurtarmaya... Aşk bu işte... Ateşe girerken etrafımızı saran kalkan, uyuşmuş bir el, cesur bir minik kalp... Bile bile elini ateşe sokmak; şimdi acımasa da bir gün gelip canının çok yanacağını bile bile...Ve sonra ne yaparız yaralarımıza? Hiç dokunmayız ki iyileştirsin kendini, kabuk bağlasın, sonra düşsün kabuğu kendiliğinden diye. Ama nasıl da kaşınır o kabuk, nasıl da dokunmak istersin ama nasıl da büyük bir yanlıştır o kabuğu kurcalamak...
Acıtıyorsa birisi canınızı, uzak durmak gerek ondan, bir mesafe koymak araya ve dokunmamak gerek yaralara, özlesen de yanaşmamak bir daha.
PS: Son yazısının üzerine, Üfürükten Prenses'e armağan olsun bu...
3 Şubat 2009 Salı
kırmızı burun

8,5 da uyanıp erkenden kütüphaneye gidip çalışmayı planlamıştım. Uyanma kısmı alarma bile gerek kalmadan kendiliğinden oldu ama hayallere dalıp yataktan çıkmayı unuttuğumu farkettiğimde 9,5 olmuştu. Bi de üstüne, alla allaa yaa, sabah sabah niye burnum akıyo ki benim durduk yere, diye düşünürken fark ettim ki, yine kanıyor. Geçen gün de kanadı, o zaman dedik ki odadaki ısıtıcı havayı kurutuyo heralde ondandır (heralde böyle mi yazılıyo herhalde yazınca bi garip geldi bilemedim bak şimdi, neyse). Ama dün gece de bu sabah da ısıtıcıyı çalıştırmadım ki... Sanırım haftaya çarşamba doktora gidicem..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)